Not Ettiğim Şeyler

Prolog

“Bunlar adi, bunlar çürük, bunlar sürtük…”

Bir deja-vü kıskacındayız sanki, bir hamster tekerleğine hapsolmuş gibiyiz; ve yeniden başa dönüyoruz:

“Be ahlaksızlar, be terbiyesizler, haysiyetsizler… bre adiler…”

Bu hal; tam bir dekadans, toplumsal dekadans…

Deja-vû

Matrix filminden bir sahne; ajanlardan kaçalarken Neo bir anlığına duraklar, “neden” diye sorduklarında “aynı görüntüyü aynı sahneyi tekrar yaşadığından” söz edince Trinity ya da Morfeus acele etmesi hakkında onu uyarır: “ajan/virüs”

“Doğduğumdan beri” dersem kuşkusuz abartmış olurum, “işittiklerimi anlamaya-yorumlamaya başladığımdan bu yana, okumaya başladığımdan bu yana” demekte ise sakınca görmem… binlerce kez farklı zamanlarda, farklı mekanlardan, farklı ağızlardan duyduğumuz bir söz (o ağızların farklı imiş gibi algılanmasına da bakmamalı hepsi aynı soydandır/tıynet) : “…her zamankinden çok birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz bu günlerde…”

Bu/o günler nedense hiç bitmek bilmiyor; hayır öyle değil, sakil faşizmin yegane argümanı. Ve bir ekolali hali…

[Ekolali: ses tekrarı, sözcük yineleme hali… psikopatolojik bir sorunun belirtilerinden…]

Sürdürülebilir çaresizliğin ve çöküş halinin göstergelerinden biri; “sürdürülebilir” kelimesinin olduğu her şeyden, her yerden, her dilden uzak durulmalı…

Gerekçe

Onbinlerce insanın enkaz altında kalarak ya da kader planlarına uygun olarak / donmaya terk edilerek öldüğü günlerde iktidardaki ırkçı-dinci klik  olan ve olası tepkileri, eleştirileri “bütün bunları not ediyoruz” diyerek tehdit yoluyla susturmaya çalışıyordu: seçimlerden sonra hesabını görmek üzere! Bir kısım devletlü-uysal muhalefette bu söyleme alçak perdeden seslendirdikleri “bizde not ediyoruz” demekle birlikte daha sesli bir biçimde de, kaybedeceklerini düşündüğüm seçimleri işaret ederek “millet de sizi not ediyor” diye karşılık vermeye çabalamaktadır.

[Onlarca yıldan bu yana “birlik-beraberlik..” ya da “vatan, millet, Sakarya” söylemi ile (söylem=dayatma ve aynı zamanda tehdit vurgusu da içerir) zihinsel iğfale uğramış olan “milletin” not falan aldığı yok ve seçimlerde de nasıl oy vereceklerini de hep beraber göreceğiz. Ne yazık ki!]

İşte bende –naçizane- bu acılı süreçte kendime tuttuğum notları paylaşmak isterim; sırasız, zamansız ve dağınık notlar…

Dağınık notların bir kısmını derlemek üzere klavye başına oturduğumda cicimuhalefetin “paydaşlarından” cicifaşistler “kızdım oynamıyorum” diyerek diğer masadaki pastadan payına düşeni almak kaygıysıyla –pragmatik meşruluk hali!- oyunu bozmaya çalışarak terk etti. Bunun Nokta Haber Yorum’daki son dört yazımda dile getirmeye çalıştığım biat/kulluk hali bağlamında da yorumlamak da mümkün değil mi? Ya da güce tapınma…

Derin devletin tribünlerden yaptığı açık tehdit geçiştirildi bu arada…

Türkü

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım / Bu da gelir bu da geçer ağlama…” Kadereciliğin, teslimiyetin ve boyun eğmenin “türküsü” bence; şimdi tv’cilerin istisnasız her zaman yaptıkları gibi deprem görüntüleriyle klip haline getirilmiş, komplocuların pek sevdiği söylemle subliminal’e servisi yapılıyor. Tevekkül.

Yıllar, on yıllar önce yanlış anımsamıyorsam Isparta ya da Burdur’da meydana gelen -ve her zamanki gibi ihmal/sorumsuzluk ve piyasa- bir heyelanın ardından -çok sayıda ölüm- bu türküye yine afet görüntüleriyle bir klip yapılmıştı; faşizmin yemek davetlerine biat etmeyi görev edinmiş “değerli bir sanatçımızın” seslendirdiği şekliyle.

Hep ağıt, hep kader, hep teslimiyet…

Oysa Nazım’ın dediği gibi: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır / Bıktım be” Not: Cem Karaca güzel söyler…

Flagellants

Günahlarının kefaretini ödemek için (!) halka açık mekanlarda, meydanlarda kendilerini kırbaçlayan dini fanatiklere verilen ad. Kırbaçlı… Bu güruh, bu sapkınlık hali –öğretileri pek zayıf olsa da tarikat olarak adlandırılabilir- 14. Yüzyılda / Ortaçağ’da Avrupayı “düzleyen”, kimi tarihçilere göre nüfusun yarıya yakınının ölümüne neden olan Kara Ölüm / Veba çağlarında çokça görünür hale geldiyse de varlıklarını, tıpkı ortaya çıkışlarına neden olan ve onların “günahların bir sonucu /ceza” olduğunu düşündükleri hastalık gibi yüzyıllarca sürdürüyorlar.

Bazı ülkelerde farklı bir mazoşist halde devam edebiliyor; farklı biçimlerle! Kitlesel mazoşizm… Sosyal psikiyatrinin, sosyolojinin konusu!

Ortaçağ’da bu güruhun kasabadan kasabaya, kentten kente dolaşarak gösterilerini yaptıklarını ve bolca taraftar topladıklarını da günümüze ulaşan metinlerden, gravürlerden öğreniyoruz.

Bilimin henüz zihinlerde egemenlik kuramadığı bağnazlığın saplantılı bir değer olduğu zamanlarda ve ülkelerde din hegamonyası bu cezalandırılmanın nedeni olarak “öteki” olanı işaret etmekten de imtina etmiyor. Kara Ölüm yıllarında “öteki” örneğin “yahudiler” olabiliyor. Sonuç pogrom. Sonuç Kara Ölüm’ün zaferi (triumph). Bir deja-vü halinden söz edilecekse eğer çağların/on yılların tekrar halinde: faşizm!

Tarihçi Bernal veba yıllarını esas alarak şu soruyu soruyor: “Eğer ahlak ilkeleri iyilik getirmek üzere kötülük yapma hakkını bize tanımıyorsa, kötülüğün geleceğini bile bile iyilik yapma hakkımız var mıdır?”

Dilenene ve muhtaçlık nedenini sorgulamayan muhtaca yardım etmenin fetişizasyonu ve insanları muhtaç hale getirip kendisine el açanlara yardım etmek faşizmin ideolojisidir.

Biat faşizmin kanıksanması ve insanlığa dair varoluşun reddidir.

*

Hastalığın yayılmasında ticaretin, ticaret yollarının en önemli etken olduğu bilinmesine rağmen ticari davranışlara ara verilmiyor… ve bir başka tarihçinin, Flinn’in saptaması:  “Bir salgın tehdidi karşısında, vebayla ilgili önlemlere ilişkin kararları çoğu kez ellerinde tutan iş adamları servetlerini mi, yoksa yaşamlarını mı –yaşamları mı- tehlikeye atmaları gerektiği gibi ıstıraplı  bir kararla karşı karşıyaydılar. Açgözlülük açgözlülüktür; yaşamı mülke yeğleme konusunda  akıllar başa gelinceye kadar pek çok salgın geçmiş olması olasıdır.”

Kızılay

Aslında Kızılay’dan ürün satın alan, dolayısıyla kendilerine yapılan bağışları Kızılay’a aktaran, bu satın alma işini yirmi gün bağışçılarından gizleyen  “yardım kuruluşlarının” etiğinin tartışılması da gerekmez mi?

TV’lerdeki yardımseverlik hali küstahlık sınırında keyifle dolaşan kibir şovlarına dönüşmüş durumda.

Hemen herkesin Kızılay’la ilgili iyi kötü ya da kötü anısı vardır; ben kendiminkileri paylaşayım; bu anılar Kızılay pulu satmak ya da sarı zarflar içinde Kızılay’a yardımcı olmaktan ibaret değil. Öncelikle şunu ifade edeyim ki bugünkü Kızılay haline hiç şaşırmadım, çünkü neredeyse otuz senedir benim için Kızılay aynı Kızılay. Doksanlı yılların başında Ankara Kızılay Kan Merkezinde geçici olarak görevlendirilmiştim. İlk gördüğüm Kızılay yönetiminin şimdilerde nerdeyse demokrasi havarisi ilan edilmiş olan Demirel’e “gönülden” bağlı Düzcelilerden ve Doğu Karadenizlilerden oluşan bir topluluğun egemenliğinde olduğu idi.

Bu tür görevlendirmeler bir tür cezalandırılmadır; sürgün hali! Kanıtım olmadığı için oradaki birkaç haftalık görevimde gördüklerimi paylaşamayacağım; özetle diyeceğim o ki Kızılay’da benim için yeni bir şey yok, şahit olduğum üzere. Ve kan her zaman bir mübadele aracıdır! Süresiz görevlendirildiğim halde benim oradaki çalışmamdan ya da gördüklerime yaptığım –kuşkusuz naif- müdahalelerden memnun olmamış olacaklar ki kısa sürede işim son buldu.

Ve çalıştığım kuruma döndüm, üzerinden birkaç sene geçti.  İş yeri arkadaşlarımdan birisine dayısından bugünün parasıyla yüzlerce milyon liralık miras kaldı. Kıskandık haliyle! Dayı Ortaanadolunun bir köyünden çıkmış mülksüz yoksul bir vatandaşken siyasi bağlantıları/geçmişi ve tabii bolca şansın yardımıyla hızla yönetim kadrosuna kadar yükselmişti.

İnayet

Gerek tv’lerde gerekse sosyal medyada kendilerine fazlaca yer buluyorlar ve sanılanın aksine ilgiyle dinleniyorlar ve söyledikleri beklentilerimizin aksine değer buluyor. Beklentilerimizi kendi ideoloji-düşünce sistemimizle biçimlendirdiğimiz için onları azlarmış gibi görme yanılgısına düşüyoruz. Onların peşinden gidenleri de sol’un kronik hastalığı olan ve gün geçtikçe tedavisi olanaksızlaşan, halkseverlik hastalığından muzdarip olunduğu için kimi zaman görmezden gelmeyi yeğlemekle birlikte hem nicelik hem de nitelik olarak hesaba katma yüzleşmesinin sonuçlarından korktuğumuz için planlarımıza katmaktan özenle kaçınıyoruz. Hiç kuşkunuz olmasın ki halk adı verilen bu güruh, millet adı verilen bu topluluk sandığınızın aksine sizin değil, aklın, bilimin ya da ideolojik argümanların, özgürlük eşitlik vs. “değerlerin” değil bu yobazlığın/yobazların peşinden gitmeye meyillidir ve yazgılıdır (kader planı denilen şey de tamı tamına budur). Çok, çok daha korkutucu, ürkütücü olan “şey” ise bu kitlenin coğrafya denen yaşama alanımızda büyük, en olumsuz tahminimizden bile kat kat büyük çoğunluğa sahip olduğu gerçeğidir. İşte bu nedenle televizyon seyrederken fazla sinirlenmemenizi öneririm.

Birkaç örnek mi; depremin ardından görsel medyada kendisine yer bulan, buldurulan yobaz pisliklerin söylediklerine bakalım. Ve ne yazık ki gerçek olan ve daha fazla kabul gören bu! Onbinlerce insan ölmüş ya da “kaybolmuşken” ve enkazların altından yardım çığlıkları yükselirken, her ne demekse “ulusal” kanallardan birinde ilgiyle izlenen bir yobaz “enkaz altında kıble nasıl bulunur” ya da “enkazda namaz nasıl kılınır” gibilerden güle oynaya konuşma yapabiliyor. Ve izlenebiliyor. Ve onlar kadar önemlisi yayınlanabiliyor. Belki de beka için yayın daha önemli! Bir diğer “benzeri” kanalda bir başka yobaz pislik “inayet” kavramını “izleyicilerinin/takipçilerinin” önüne getirebiliyor: “Allahın inayeti…” diye sözlerine başlayarak “Allahın aileyi birbirinden ayırmamak için hepsini birden cennete ‘yolladığını” söyleyebiliyor. Ya da meleklerin gelip enkazdan “mucize kurtuluşlara” aracılık ettiğini. Ne var ki mucize kurtuluşların akıbeti hakkında fikir sahibi olamıyoruz!

[İnayet: Arapçadan… iyilik, kayra, lütuf, ihsan, atıfet…]

Bir örnek daha, bu sefer daha yüksek perdeden tartışılıyor. Ve ne kadar yüksekse o perde emin olun o kadar da insanlık dışı, utanç verici bir tartışma: “Evlatlık edinilen çocuklarla evlenilebilir mi?”

Sayısını bilemediğimiz kadar kayıp çocuğun varlığı ortada iken…

Zaman

On beş gün sonra devletin ve hükümetin ilk dakikadan itibaren milletin, halkın yanında olduğu söylenirken, yirmi bir gün sonra ilk günlerdeki ahval için helallik istendi. Helallik istenen hedef kitle konusunda ise bir belirsizlik var!

Sürpriz(mi)

Faşistle “demokrasi” masasına oturmak ve sonuç beklemek(mi)… Bir halk deyişi vardı “devletle bostana giren kıçında hıyarla dolaşır” diye değil mi. Birkaç kelimenin yerini değiştirelim, güncelleyelim: faşistle masaya oturan kıçında şemsiye ile dolaşır… Birde anneannemi deyişi vardı; “boş yere çene yorma geçen vakit nakittir, it sevene ad sorma …” diye devam eden…

*

Reklam arasının ardından hepsi döndü: sonu trajik olarak sonlanmaya mahkum en ucuzundan bir fars seyrediyoruz.

Daha beteri

Önceki birkaç yazımda dile getirdiğim iddiamın argümanlarını tekrarlayarak devam edeyim; bende mi öznel deja-vü’mün kıskacındayım yoksa? Güç fetişizasyonuna bağımlı bir biat topluluğu olduğumuzu, bu bağlamda toplum haline gelinmesinin her ölçekte olanaksız olduğunu, kültürel kodlanmanın sonucunda şükür “buna da şükür” kültüründe dilenci-sadaka ahlakına teslim olmuş topluluklardan ibaret olunduğunu vs. vs. düşünerek seçimlerin –olası seçimlerin- sonucunun da bu koşullara tümüyle bağlantılı olacağını iddia ediyordum.

Kader planı (mı), bu “tez” gün geçtikçe beklenenin aksine kabul görecektir. Farkında olunamayan çaresizlik halinin biricik çıkışı budur.

Deprem; isyanlar/eleştiriler azalacak, insanlar kader planına razı hale gelecek, yokluk içinde yaşamayı, ölnmeyi ve ölüme terk edilmeyi kanıksayacak; güçlü olana aidiyet ve din onların bu baş eğişini meşru kılacak. Tıpkı ekonomik kriz/bunalım sürecinde olduğu gibi. Kısa sürede yarı yarıyadan fazla yoksullaşan millet, halk, topluluk –nasıl adlandırırsanız öyle adlandırın- bu yoksulluğa açlığa alışmadı mı?

Kader planına göre onların karnı cennette doyacak; deprem/kader planı onların nasıl aile aile topyekun cennete gitmelerini sağladıysa!

“Allahın sınavı” diyor yobaz sürü hep bir ağızdan… Görünen o ki bu dünyadaki sınavda yoksullar, yoksunlar pekde başarılı olamıyor.

Depremin yedinci günü; doğrudan görmeden anlayamayağımızı, gerçek durumu algılayamayacağımızı her görenin dile getirdiği enkazların başında bir adam; bu dakikaya kadar herhangi bir yardım görmemiş, ailesinden çok sayıda ölü var, enkaz altından çıkacak –sağ mı ölü mü bilmiyor- yakınını bekliyor.  Kendisine uzatılan mikrofona durumunu anlatıyor ve sözlerini “Allah beterinden saklasın” diyerek bitiriyor; sözün bittiği yer derler ya işte öyle bir şey. Din bu.

“Daha beteri” ne olabilir ki? Yanıtı nasıl verilebilir bu sorunun? Ne yazık ki vatandaşımız insanlığının öldüğünün farkında değil.

Ya da “Allah razı olsun” bir çadır var!

Kont Belisarios

Bizim kuşak Robert Graves’i TRT’nin gece yarısı dizilerinden olan ve sonradan kitabı okuduğumuz zaman farkına vardığımız kadarıyla oldukça sansürlenmiş olarak izlediğimiz “Ben Claudius” dizisinin yazarı olarak tanır. Şanssız bir rastlantı sonucu depremden birkaç ay önce okuduğum tarihsel romanı Kont Belisarios’da 526 yılında olan Antakya depremine de yer verilir. Orada anlatılan korkunçtur, tıpkı bugünkü gibi; Yüzbinlerce ölü, Antakyanın ve komşu kentlerin neredeyse tümden yıkımı, depremden sonra başlayan salgınlar (veba, kolera), yağma ve hırsızlıklar, “felaketin sebebine ilişkin sert dini tartışmalar”, susuzluk ve bitmek tükenmek bilmeyen kargaşa…

[Marx’ın aforizması bu topraklarda geçerli olmuyor; tarih tekerrür ediyor ancak her seferinde daha ağır bir trajedi olarak.]

Kuşku

Memurluğumun devam ettiği günlerde Dünya Sağlık Örgütünün bir projesine kısmen katılmış ve bu projenin niteliğine dair bir kısım kuşkularımı Nokta Haber Yorum’da “DSÖ/WHO Laboratuvarı Olarak Türkiye” başlığıyla yayımlanmıştı. Gelişmelerin kuşkularımı haklılaştırdığını düşünüyorum. Görev nedeniyle deprem bölgesine sıkça gittim. Sınır boylarındaki “Suriyeli” çadır kentlerini ve kentlerdeki “Suriyeli” mahallelerini gördüm.

*

IŞİD ve diğer İslamcı/Sünni silahlı örgütlerin karşıda ve çok yakında konumlandırıldığını, konuşlandırıldığını biliyoruz. İdlib gerek Yayladağı’na gerekse Antakya’ya karayoloundan yaklaşık 100km. Kuş uçuşu 50km…

*

Demografik değişiklik; kuşkusuz depremin acı sonuçlarından biri olabilir.

Geçmiş seçimleri anımsamak

İktidardaki kliğin deprem bölgesindeki kimi merkezlerde aldıkları ortalama oy oranları olası seçimlerden sonraki oranlarla karşılaştırılsın diye bir şema halinde verilmiştir.

Merkez Son seçim de” Cumhur” oyları Olası seçim
Gaziantep %55
Gaziantep İslahiye %50
Gaziantep Nurdağı %80
Kahramanmaraş %70
Kahramanmaraş Pazarcık %50
Kahramanmaraş Elbistan %55
Adıyaman %60
Hatay %45
Hatay Antakya %55
Hatay İskenderun %40
Hatay Defne %5
Hatay Samandağ %5
Malatya %70
Şanlıurfa %60

 

Epilog

Olası seçimlerden sonra yazılacak bir yazıya prolog olabilir: harese…

 

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)