NATO’ya karşı olan var mı?

Gorbaçov’un başlattığı Glasnost ve Presteorika sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde reel sosyalizm yıkıldı. SSCB’yi oluşturan 15 federal cumhuriyet Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) bağımsız devletleri oldu. 1991’de Varşova Paktı ülkeleri “Avrupa ile bütünleşme” adıyla bir protokol imzalayarak Varşova Paktı’nı dağıttı. Soğuk Savaş dönemi sona ererken iki kutuplu dünya, tek kutuplu hale geldi. Bu durum, başta ABD olmak üzere, Batı bloğunu temsil eden kapitalist-emperyalist devletler tarafından, reel sosyalizmin iflası ve kapitalizmin başarısı olarak değerlendirildi. Yenidünya koşuları, “Yenidünya düzeni, Globalizm, Küreselleşme” adlarıyla teorize edilerek emperyalizmin ideolojik, politik, ekonomik, askeri, kültürel çok yönlü saldırıları başladı.

1990’da Londra yapılan NATO’nun Zirve toplantısında “NATO stratejisinde köklü” değişiklikler yapıldı. 1991 Roma Zirvesi’nde ise NATO’nun yeni Stratejik Konsepti kabul edildi.  Buna göre ABD ve NATO’nun milli güvenlik stratejisi “dünyanın tüm uluslarının güvenliğine ve istikrarına” bağlı hale getirildi. Yenidünya koşullarında Türkiye 15. üye olarak NATO’ya alınmasının nedenlerinden daha önemli jeostratejik ve jeopolitik bir konuma ulaştı. NATO’nun “genişleme” vealan dışı” müdahalelere yönelmesi” sürecinde Türkiye, Balkanlar’dan Kafkaslara, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya kadar olan bölgenin kilit ülkesi haline geldi. Ulusal, sınıfsal, etnik, dinsel ve kültürel dinamikleriyle karmaşık bir fay hattı oluşturan bu bölge, aynı zamanda küresel stratejilerin de odak noktasını oluşturdu.

NATO’nun en sadık ve güçlü müttefiki olan ve AB üyeliğini kazanmaya çalışan Türkiye, Balkan Savaşı, Körfez Savaşı, Irak’ın işgali, Kürt Federe Yönetimi’nin kurulması, Afganistan’ın işgali, Suriye iç savaşı, Rojova devrimi gibi süreçlerde etkin rol üstlendi. Bakü-Ceyhan, Transhazar petrol ve doğal gaz boru hatları ile önemi giderek artan Türkiye bölgedeki senaryoların “esas oğlanı” oldu. Balkanlardan Orta Doğu’ya, Kafkaslardan Orta Asya’ya kadar olan bölgede Osmanlıdan kalan etnik, kültürel, inançsal tarihsel ayak izlerini takip ederek emperyal hayallerini gerçekleştirmeye yöneldi.

4 Nisan 1999’da yani, NATO 50. kuruluş yıldönümünde başlatılan genişleme süreciyle Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin ve sonraki yıllarda Doğu Avrupa ülkelerinin katılımıyla NATO’ya üye ülke sayısı 29’a yükseldi. Böylelikle NATO emperyalist kapitalist sistemin dünya jandarması görevin üstlendi. Bu arada G-8’lere 1999’da bölgesel güç konumundaki 12 ülke (Güney Kore, Çin, Avustralya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Meksika, Arjantin, Brezilya, Türkiye, Suudi Arabistan ve Hindistan) daha eklenerek ABD’nin küresel stratejilerine ve NATO’nun yeni stratejik Konseptine göre G-20 grubu oluşturuldu. NATO’nun Yeni Konsepti’ne göre G-20’ye alınan Türkiye, diğer ülkelerden farklı olarak ABD, NATO, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği bağlantılarıyla daha karmaşık ilişkiler içinde bulunuyor. Bundan dolayı Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Karedeniz bölgesini temsilen seçildi.

3-4 aralık 2019’da Londra’da kuruluşunun70.yıldönümü kutlanan NATO, aynı zamanda dünyanın en uzun sürecine ve en çok ülke sayısına sahip oldu. NATO bir savunma ittifakı olarak tanımlanmasına karşın esasa olarak bir saldırı gücü olduğunu da her fırsatta hissettirdi. NATO kuruluşundan 50 yıl sonra ise tanımlanabilir bir açıklıkla Soğuk Savaş örgütünden, Sıcak Savaş gücüne dönüşerek uluslararası ve bölgesel sorunlara müdahale etmeye başladı. Bu yeni stratejik konsept doğrultusundaki en kapsamlı saldırısını Yugoslavya’nın parçalanmasında gerçekleştirdi. Konsept’in son cümlesinde ifade edildiği gibi NATO, “tek merkezli ve tek sistemli”  bir dünya gezegeni yaratmaya çalışarak emperyalist-kapitalist kampın küresel jandarmalığı görevini üstleniyor. Türkiye ise emperyalizmin ve NATO’nun bölgesel jandarmacılık görevini layıkıyla yapıyor.

Ancak gelinen aşamada NATO, dünya, bölge ve Türkiye için daha tehlikeli bir savaş örgütü haline gelmesine karşın, Türkiye’de 1960’lı ve 1970’li yıllarda boyunca emperyalizme ve NATO’ya karşı süren kararlı ve tutarlı bir mücadele yok. Artık  “NATO’ya karşı olan var mı?” diye insanın sorası geliyor! Çünkü bu konuda sol ve sosyalist harekette neredeyse hiç kimseden ses çıkmıyor. Türkiye’nin tüm düzen partileri NATO’yu açıktan desteklerken Milli Askeri Stratejik Konsept (MASK) ve Milli Güvenlik Siyaseti Belgesi (MGSB) NATO konseptlerine göre belirleniyor. Sol ve sosyalist harekette NATO, AB, Rusya, Çin vb emperyalist ülkeler ve bloklara karşı antiemperyalist kampanyalar yapılmıyor. Sosyalistlerin bir bölümü NATO’yu ağzına bile almıyor. Daha büyük bir bölümü AB destekçiliği yapıyor.

Oligarşi partilerinin yerli ve milli söylemlerine ve beka palavralarına rağmen NATO’nun üsleri, tesisleri, füzeleri, silah depoları ve özellikle atom bombalarının varlığı bir savaş halinde Türkiye’yi savaşın ana cephesi haline getirecek. Türkiye’nin emperyalizmle iç içe olma hali ise devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin temel sorunlarından birini oluşturuyor. Bütün bunlar, sol ve sosyalist harekette egemen olan sosyal-şoven ve sosyal-reformist politikalara karşı sınıf bilinçli bir duyarlılıkla enternasyonal görevlerin yerine getirilmesinin önemini artırıyor.

Şaban İBA
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları