Munzur’a vurulacak altın kelepçe can suyu olacak mı?

Ben Mercan’ım. Mercan gözelerinden çağıldayarak doğuşumdan olsa gerek; adım Mercan. Gözelerden doğup Mercan Vadisi boyunca akarsularını, Munzur Nehri ile buluşur, Pülümür ve Peri’ye karışırım, Keban Barajı’nın göletinde durur akışım. Baraj yapılmadan önceleriydi Pülümür ve Periyle buluştuktan sonra Fırat Nehrinin deli suları ile kucaklaşırdım. Artık ne Munzur nehri ile buluşabiliyorum ne Pülümür ne Peri ne de Fırat’la…

Okuyacağınız benim öyküm. Asırlardır[1] buradayım ben ve asırlardır tanığıyım etrafımda süregelenlerin.

Gözelerimden sular ne zaman ilk kez yeryüzüne çıktı, ne zaman ilk kez güneşle buluştu, kaç asır önceydi hatırlamıyorum (Resim 1). Hayır, yaşlı değilim ben, her gün yeniden, yeniden doğuyorum.

Bir gün artık yaşama tanıklık edemeyeceğimi, “Keşke eskisi gibi yaşayabilsem,” diyebileceğimi, yok olmaktan korkacağımı, “yaşamımın sonunu” hissedeceğimi hiç varsaymadım. Zaman; benim için anlamlı değildi bugüne değin. Sonsuzluktu yaşam. Dedim ya “asırlardır” ve “yeniden”…

Asırlardır kıyılarımda bazen ağlayışlarınıza, bazen de coşkularınıza tanık oluyordum. Bazen aşktı gözyaşlarınızın nedeni, bazen sevinç doluydu gözlerinizden boşanan yaşlarınız. Zaman zaman serinlediniz sularımda, zaman zaman kana kana içtiniz sularımdan. Topraklarınızı suladığınızdaki, hayvanlarınızı serinlettiğinizdeki mutluluğunuzu doyasıya hissettim. Nedenini bilmem; bazen çatışırdınız birbirinizle, öldüresiye. Kan, gözyaşlarınıza, sularıma karışırdı. Ardından ağıtlar yankılanırdı vadimin yamaçlarında. En dayanamadığım yakınlarınızı yitirdiğinizdeki acılarınızdı. Yüreğinizin yanışını hiç dindiremedim. Zaman geçse de anılarınız değişse de yüreğinizdeki acı hiç sönmedi. Ben; sizi yaşadım asırlarca, sadece yüzler değişti kıyılarımda. Bu nedenle belki en iyi siz anlarsınız benim acılarımı da…

Sabah serinliğinde, bir de akşam gün batımına yakın iner ela gözlü ceylan kıyılarıma. Hem kana kana içer suyumu hem paylaşır mutluluğunu. O da ağlar, ağıt yakar yitirdiğinde yavrusunu.

Benim için gözelerden her doğuşumda başlıyordu yaşam, Gözelerden sonra yatağımdaki taşlardan coşkuyla, devrile devrile, tertemiz akmak mutluluktu. Her devrilişimde havadan kaptığım, içimde çözdüğüm oksijenle[2] daha çok daha çok canlıya yaşam sağlıyordum. Sadece oksijeni değil, yeraltındayken kayaçlardan, akışım boyunca topraklardan çözdüğüm mineralleri de içimde yaşayan, suyumu içen canlılara, suyumla sulanan bitkilere taşıyordum.

Bir gün aniden garip makinelerle geldiniz. Dertleşmek, duygularınızı paylaşmak değildi niyetiniz. Sevmedim bu gelişinizi. Sizi daha önce hiç böyle görmemiştim. Coşkuyla aktığım yatağıma daldınız. Üstünden atladığım taşlarımı, kumlarımı çıkarmaya başladınız. Zaman ilk kez durdu o gün ve sonraki gün ve daha sonraki gün. Kum çıkarıp para kazanırken birileri, ben zamanı tanıdım ilk kez.

Sularım bulandı, oksijeni çözemiyordum artık eskisi kadar iyi,[3] yatağımı deşiyordunuz, yatağım giderek derinleşti. Akışım değişti, dans edemiyordum artık taşlarımın üstünde, içimdeki binlerce canlı ölüyordu. Çoğunuz tanımaz onları, göremezsiniz çünkü. Bana yardım ederler onlar, siz atık sularınızı sulanma boşalttığınızda milyonlarcası içimdeki oksijeni kullanarak atıkları; parçalayıp[4] bir yandan kendi hücrelerini oluştururlar diğer yandan tüm canlılar için zararsız hale getirirler.

Canlı yaşamın devamı için pek çok süreci[5] tamamlarlar benimle birlikte. Böylece sularım yeniden tertemiz ve zenginleşerek akar. Artık milyonlarca minik yardımcıma yeterince oksijen taşıyamıyorum. Eskisi kadar kendimi temizleyemiyorum, oksijenle ve minerallerle zenginleşemiyorum.

Ardından Mercan Gözelerinden çıkan sularımın özgürce aktığı yatağıma betondan set yaptığınız, suyumu setin arkasında tutukladınız. Neden suyumun önüne set yaptığınızı ve neden yatağımı susuz bıraktığınızı da anlamadım. Setin arkasında biriken sularımı, su alma yapısından geçirerek 12 km çelik borunun içine hapsettiniz.

Duydum ki daha önceleri coşkuyla kucaklaştığım Pülümür, Peri ve Munzur’u da, diğer gözelerden doğan suları da baraja, borulara hapsetmişsiniz. Neden altın kelepçe diye övünerek boğazımı sıktığınızı, neden betonlar, çelikler içine alarak beni yerimden yurdumdan, otumdan, kuşumdan ayırdığınızı anlamadım.

Ne yapacağınızı merak ediyordum yatağımdan çıkardığınız onca kumu, taşı, suyu. Baraj ve nehir tipi hidroelektrik santrallerdeki (HES’lerdeki) betonarme yapılar için, yol inşaatları için kuma çakıla ihtiyacınız varmış meğer ve ihtiyacınız olan kum ve çakılı en yakın dere yataklarından, yetmezse ormanları yok etmek pahasına taş ocakları açarak ormanlık alanlardan elde ediyormuşsunuz. Sadece Mercan suyunu taşıdığınız, 12 km uzunluğunda çelik borunun geçtiği yerlerde kayma olmasın diye yaptığınız betonarme duvarda  ve betonarme mesnetlerde, regülatör binasında, yol yapımında kullanmak için tonlarca kumu çakılı kullandığınıza tanık oldum. Bunun için yatağımı deştiniz, diğer yörelerde ormanları[6] tahrip ettiniz. Yaptığınız tüm HES ve barajların çevresinde yollar açmak için tonlarca toprağı kazıp vadimden aşağılara ormanların üstüne atmaktan çekinmediniz. Kazamadığınız kayaları, dağları patlayıcı kullanarak aştınız. Her patlamada yerinden yurdundan kaçırdığınız canlıları, beni mineralleri ile zenginleştiren, yeraltındaki akışımı geciktiren kayaçların patlama sırasındaki bozunumunu, hiçe saydınız. Yolunuza çıktığı için ağaçlarını kestiğiniz, üstüne kazı topraklarınızı attığınız ormanları, o ormanların içinde yok olan yaşamı, “Doğa”yı umursamadınız.

Kriz insanları ekmeksiz ve aşsız bırakırken, kaçıncı önlem paketiydi hatırlamıyorum, altıncı krize karşı önlem paketindeydi sanırım bizleri sermayedarlara peşkeş çeken kararlar aldınız. Orta vadeli programlarınıza konu ettiniz. Siyasi iktidar bu kararları alırken, emeğin üzerinden birikim yapan, “Artık gözümüz açıldı bizi kimse durduramaz,” diyen insanlarla HES açılışını yapar oldunuz. Bu sözleri söyleyen SANKO Holding’e “suları ve doğayı” teslim ettiniz. Ormanlar gibi çekiyorsunuz bizim kuyruğumuzu da. Kuyruk çekmeyi son zamanlarda yaşadığımız krizle daha hızlandırdığınızı gördükçe yaşamımın nasıl hızlı yok edileceğini anlayabiliyorum artık.

Havayla, güneşle, toprakla buluşamıyorum, yeraltı sularını besleyemiyorum artık. Hidroelektrik santralmiş (HES) yaptığınız. Enerji elde etmek için yapıyormuşsunuz üzerimdeki HES’i; şirketmişsiniz.[7]

Enerji açığını kapatmak için yaptığınızı iddia ederek şirketlere sularımızın kullanım hakkını devrediyorsunuz; devletmişsiniz.[8]

Benim sularımın üstündeki HES’i yapmak için çevresel etki değerlendirme (ÇED)[9] raporu bile hazırlanmamış. Sularım tükenirken, etrafımdaki yaşam yok olurken, siz sermaye biriktiriyormuşsunuz; kamu-özel ortaklığı içindeymişsiniz.[10]

12 km çelik boruya hapsedilince bir kez daha anladım yaşamımın sonunun geldiğini. Kapasitesi düşük olan HES’ler doğayı tahrip etmiyorsa eğer; nerede Mercan Vadisi boyunca akan sularım? İçimde yaşayan onca canlının yok oluşunu kim açıklayacak, vadideki canlı yaşamın değişimini kim anlatacak bana.

Uzunçayır Barajı su tuttuktan sonra tanıyabildiniz mi, daha önce coşkuyla akışını gördüğünüz Munzur Nehri’ni? Suları coşkuyla akarken sesini dinlemiş miydiniz hiç Munzur’un, kıyısında yürümüş müydünüz, suyunu içmiş miydiniz ya da içinde yüzmüş müydünüz, orada büyümüş müydünüz? İşte o Munzur içindeki milyonlarca mikro canlı iş yapamadığı için, suları ile beslenemediği için, yatağına deşarj edilen Tunceli Kentinin atık suları ile baş edemiyor ve Munzur atık su akıyor artık. Munzur Nehri; Uzunçayır Barajı’nın su tutmasından önce etrafına yaşam verirken, şimdi, salgın hastalık riski taşıyor.

Yaşam ölüyor etrafımda… Bu yüzden: şirketler, buna izin verenler, yandaş olanlar ve sessiz kalanlar “O” gün çıktılar öykümden. Benim için onlar “O” gün öldüler.

HES’lerle, barajlarla sularımı hapsederek, yaşamıma, sonsuzluğuma müdahale ediyorsunuz. Enerjiymiş nedeniniz, “sular kıtlaşıyor,”[11] diye iddia ediyorsunuz, boşa akıyormuşum[12] tutuklayacakmışsınız beni, altın kelepçe takacakmışsınız sulanma, içimde yaşayan balıklar için “can suyu” verecekmişsiniz.[13] Duydum ki ölmeden önce verilirmiş insanlara can suyu.

Hedefinizi artık biliyorum: suyumu, havzamdaki tüm doğal varlıkları sermaye birikimine sokmaya çalışıyorsunuz Bunun için kamu kuruluşları eli ile şirketlere akarsuları, havzalarını 49 yıllığına devrediyorsunuz. Duydum ki Fırat ve Dicle Havzası’nı, sadece doğayı değil o havzada yaşan halkları da yok sayarak Avrupa birliği üye ülkeleri, İsrail ve Türkiye birlikte yönetmeye karar vermişsiniz (2009 Aralık).

Bunları yaparken sadece doğayı ve akarsuları değil[14] kültürü, tarihi, orada yaşayan insanları yok etmekten, bunları daha kolay yapabilmek için yeni yasalar[15] çıkarmaktan çekinmiyorsunuz. Suları HES ve barajlarla kontrol altına alarak, bu işi bir dizi teknik düzenleme yaparak, kamu-özel işbirliğinde şirketlere devredip, ticarileştiriyorsunuz.[16] Yeşilırmak’ta olduğu gibi bazı akarsularda da sular denize kadar borularda açık kanallarda yatağının dışında taşınacakmış. Akarsular denize dökülemezse, akarsuların denize taşıdığı en verimli topraklar, deltalar da olamayacak artık. Deniz ve tatlı su canlılarının üreme alanları, deltalar yok olurken orada üreyen canlılar da yavaş yavaş yok olacaklar o ekosistemden. Deniz, denize kavuşamayan akarsuların yatağına ve yeraltı katmanlarına doğru girecek, tuzlu sular içeriye doğru yol alacak Toprak, yer altı suları kıyılardan içerilere doğru giderek daha fazla tuzlanacak. Tarım; tuzlanma nedeniyle, değişen iklim şartlarıyla, HES ve barajlarda suyun hapsolması, sulamanın yapılamaması nedeniyle ölecek. Suyun alınır satılır meta haline gelmesi, kapitalizmin en güçlü yıkımını yaratacak Doğa yok olacak.

Mercan gözelerinin çıkışında su tutulduktan sonra yatağım 14-15 km boyunca susuz. Daha önce sularımda yaşayan canlılar yok artık. 1938’de, gürül gürül akan sularımın rengi kızıla bulandığında sizinle birlikte hissettiğim acıları unutamadım daha. Bilmem şimdilerde siz de benim için aynı acıyı çekiyor musunuz? Dersim’de doğmuş büyümüş kişilerin şirketleşerek gözelerden çıkan suları pazara sunduğunu görünce, bizleri daha da çok pazarlayanlara karşı nasıl mücadele edeceğinizi düşünemiyorum.

Oysa; bu coğrafyanın her yöresinde benim için, yaşam verdiğim tüm canlılar için, ekosistemin her bir nüvesi için, zenginleştirdiğim her birim toprak için, yaşamımı yeniden yaşayabilmem için, suyumun, doğanın asırlarca var olması için, üzerinde 1.600 HES projesi, onlarca baraj kararı kesinleşmiş tüm akarsuların özgür akışı için ses olmanızı isterdim. Geç kalınırsa eğer, kapitalizmin yıkımı ’38’den daha güçlü ve geri dönülmez olacak bilesiniz.

Artık buluşamayacağım, ela gözlü ceylanla, dağ keçisiyle, kızıl ayıyla, tilkiyle, semalarda dans eden, seyrettikçe coştuğum pike yapan şahinle, kartalla. Nice uçarı göremeyeceğim artık.

Dinleyemeyeceğim kuşların böceklerin karşılıklı serenatlarını Mercan Vadisi’nde. Etrafımdaki tüm renkler, tüm bitkiler yok olacak birer birer. Sizin anılarınıza da tanık olamayacağım artık.

Mercan Vadisi ölüyor yavaş yavaş, Munzur Vadisi de… Sonra… Munzur Vadisi’ni öldürdükten sonra… cansızlaştırdığınız, kimliksizleştirdiğiniz sularla ne yapacaksınız?

Dokunmayın ne olur gözelerime, yatağıma… Sonlamayın ne olur içimdeki yaşamı… Faydası olur mu bilmem hatırlatmamın; ben yok olursam bir gün, ya da çölleşirsem, biliniz, yok oluyorsunuz siz de…

Bu yazı, Şükrü Aslan’ın derlediği “Herkesin Bildiği Sır Dersim” kitabından alınmıştır.


[1] Ekosistemdeki su döngüsü suyun doğaya hizmetini sonsuz kılar. Yağışla yeryüzüne düşen su yeraltı ve yerüstü yolculuğunu yaparken nehirleri, yeraltı akiferlerini, gölleri, ve denizleri oluşturur. Cansız yapıdan çözdüğü mineralleri ve besi maddelerini içinde barındırdığı tüm canlılara taşıyarak doğada cansız sistem ile canlı sistemi buluşturur. Canlı ve cansız yapının yüzeyinden terlemeyle, göl, akarsular ve denizlerin yüzeyinden buharlaşmayla su atmosfere döner ve atmosferde su buharı olarak dolanır, sonra yoğunlaşarak yağış olarak yeniden yeryüzüne düşer.

[2] Atmosfere açık sularda havadaki oksijen, havanın içindeki oranına ve buhar basıncına bağlı olarak difüzyon (Fick yasası) ile suya geçer ve suda belli bir değere ulaşıncaya kadar çözünür [her gazın suda çözüneceği maksimum değer, doygunluk değeri olarak bilinir, suyun tuzluluğuna ve sıcaklığına, basınca bağlı olarak değişen bu değer var olan şartlarda sabittir. (Henry Gazların çözünürlük yasası)] Suyun akışındaki türbülans, oksijenin suya geçişini hızlandırır.

[3] Oksijenin havadan suya geçiş hızı suyun bulanıklığı arttıkça azalır, difüzyon suyun derinliği arttıkça zorlaşır (Fick Yasası).

[4] Mikroorganizmalar suda çözünmüş serbest ya da bağlı oksijeni elektron alıcısı olarak kullanarak organik maddeleri (karbon kaynağı olarak kullanarak biyokimyasal olarak parçalayarak) hücrelerini yapılandırır (sentez yapar) ve okside ederek suya, karbondioksite, son ürünlere dönüştürürler. Mikroorganizmalar tarafından organik azot ve fosfat da biyokimyasal olarak parçalanır.

[5] Resim 6’da sularda ve topraklarda var olan yüzlerce mikroorganizmadan birkaç tane örnek organizma 2000 kez büyütülüp görünür kılındı (Dr. Nüket Sivri desteği ve http://www.denniskunkel.com).

[6] Kendisi için “çevrecinin daniskasıyım” diyen (09.07. 2008 61 HES temel atma töreni DSİ Genel Müdürlüğü) Başbakan; “Kemal abim “iyi tüccardır,” diye devrin maliye bakanın Kemal Unakıtan’dan övgüyle bahsetmektedir. Başbakanın Kemal abisi ormanlar için daha önceki yıllarda bir beyanında “çekin kuyruğunu gitsin,” diye ormanlarla ilgili görüşünü açıkça belirtmiştir (07.07.200> Y Türker).

 

[7]Mercan HES Zorlu Şirketi tarafından yapılmıştır.

[8] Mercan HES ve diğerlerine onay veren kamu kurumu Çevre ve Orman Bakanlığı’dır. Süreç bakanlığın bünyesindeki DSİ tarafından yürütülmüştür.

[9] Çevre etki değerlendirme yönetmeliği Md 15a bendi Ek II md 28 c gereğince gücü 0,5 MWa kadar olan HES projeleri ÇED süreci kapsamında değildir. 0,5 MW ile 25 MW arası kurulu gücü olan HES’ler için seçme eleme kriterine bağlı izin verilir. CED Raporu hazırlaması zorunlu değildir.

[10] Sekretaryası Avrupa Birliği Komisyonunun Çevre ve Kalkınma Genel Müdürlüğü Bünyesinde çalışan AB Su Girişimi (EUWI: European Union Wate Initiative)’ne göre su yönetişimi düzenlemelerini geliştirmek için “kamu- özel şirket ve yerel ortakları (loca! stakeholders) bir arada çalışmalı, bunun için taraflar teşvik edilmelidir.

[11] “Suyun kapitalizmin kıskacında can çekişmesinin temelleri ilk kez 1992’de atıldı. Dublin’de yapılan BM Su ve Çevre Konferansı’nda ve aynı yıl Rio De Janerio’da BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda “Sürdürülebilir Kalkınma” Stratejileri Çevre Koruma Stratejileri olarak kabul edildi, su ekonomik mal olarak tanımlandı. Kalkınmanın, yani sermaye birikiminin gereklerinin doğa ve toplum koruma stratejileri ile dengede ve eşdeğer kılınabileceği iddiası, atıkların doğal sulara kontrolsüz (arıtmadan) deşarjı, üretimde kullanılan suyun plansız doğal sulardan çekilmesi, sulak alanların kirletilmesi ve kullanılabilir su miktarlarında azalmayla sonuçlandı. Suyu, kapitalizmin kıskacına teslim eden adımlar, “ticari mal” tanımı ve “Su tükeniyor”, “Tüm dünyada suya erişim azalıyor” gibi bildik senaryolarla hızlandırıldı” (Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, 18 Mart 2009 açılış konuşması). “Neo-klasik iktisadın vazgeçilmez örneğinin ardında yeryüzü kaynaklarının “kıt” olduğu dolayısıyla ederinin belirlenmesi gereken “ticari bir mal” olduğunun kabul ettirilmesi vardır” (Türkel Minibaş, 2007). “GATS sözleşmesinde (2005) (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) – Erişilebilir su kaynaklarının kimin yönetim ve denetiminde olacağı – Kullanılabilir suyun hangi kanallarla tüketiciye ulaştırılacağına dair üretim, pazarlama ve dağıtım yetkisinin kimde olacağı – içme suyunun üretim ve dağıtımının kimin tarafından ve nasıl yapılacağına dair anlaşmalarla su piyasa ekonomisine bırakılmıştır. 1996’da kurulan Dünya Su Konseyi’nin 5. forumu 2009’da Türkiye’de yapıldı Lahey’deki forumda (2000’de) açıklanan Dünya Su Konseyi’nin hedeflerine göre; – Sulu tarım sınırlandırılmalı, – Uluslararası havzalarda işbirliği sağlanmalı, – Suyu yöneten kurumlar reforma tabi tutulmalı 1992’de Dublin’de başlayan Dünya Su Forumları ile sürdürülen süreçte strateji suyun ticarileştirilmesidir. Aktörler ise Dünya Su Konseyi’nin organizasyonunda su şirketleri ve yerel idarelerdir. Yerel ölçekte hedef ise doğal su kaynaklarının kullanım hakkının şirketlere devri, doğa ve canlı yaşam göz ardı edilerek suyun sermayenin emrine verilmesidir” (Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, 18 Mart 2009 açılış konuşması).

[12] Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’nun Rize İkizdere’de HES’ler için yapılan protestolar hakkındaki görüşleri (23 Ocak 2010 Afyonkarahisar) “Şu anda biz, enerjide dışa bağımlıyız. Enerjinin büyük bir kısmı doğal gazdan üretiliyor. Şu anda Rusya bile doğal gazdan elektrik üretmiyor. Bakın Fransa, enerjisinin büyük bir kısmı olan yüzde 70’ini nükleerden karşılıyor. Halbuki bizim suyumuz var, boşa akıyor. Dolayısıyla bu suları kullanmak mecburiyetindeyiz. Bu sularla ilgili gerekli tedbirler almamız lazım. Hidroelektrik santraller, suları yutmuyor. Suyun gücünden istifade ederek, suyu geri nehre bırakıyor. Dolayısıyla biz, kararlıyız çevre etkilerini dikkate alarak, ne kadar yapılacak olan hidroelektrik santral varsa bunları yapacağız.”

[13] “HES’ler tabiatı tahrip etmediği gibi güzellik veriyor. Suyu harcayan bir şey değil bu. Suyu biriktirip, gücünden istifade ediyor. Deredeki tabii hayat kaybolmayacak. Derede can suyu kalacak. Hatta daha güzel olmaya başlayacak. Biriktirdiği suyun daha düzenli akmasını sağlayacak. Yani yazın su azalmayacak, kışın da fevkalade taşmayacak. Nispeten regüle edilerek düzenli bir akım sağlanacak, vatandaşın endişeleri bu nedenle yanlış” (Çevre ve orman bakanlığı, 12 Ağustos 2008 Çamoluk).

[14] “Son birkaç yıldır; – Tunceli ilinin 85 km uzunluğundaki Munzur Vadisi ile çevresi; sekiz adet baraj ve hidroelektrik santral projesi nedeniyle yok olmakla karşı karşıya kalmıştır. Munzur Vadisi ile çevresinin ekolojik dengesini bozan bu girişim, vadi ile çevresindeki insanları göçe zorlayarak yaşam kültürünün temellerini yok etmektedir. – Artvin ilinde Çoruh Vadisi boyunca, vadi üzerinde yer alan onlarca köy ile Yusufeli ilçesi, projelendirilen 35 adet baraj ve hidroelektrik santrali nedeniyle sular altında kalacak tarihi, kültürel ve doğal güzellikleriyle yok olacaktır. – Hasankeyfde, Aliaoni’de yapılacak barajlarla tarihi kültürel değerlerimiz sular altında kalma ve yok olma tehdidini yaşamaktadır. – İzmir Bergama’da, Kaz Dağlarında, Ordu Fatsa’da, Artvin’de özel şirketler maden arama girişimleri ile doğayı tahrip etmektedirler. – Doğu Karadeniz’ de; Rize Fındıklı’da, Çayeli, Hemşin, Çamlıhemşin, İkizdere, Askaroz, Trabzon’da; İkizdere Çağlayan Deresi, Uzungöl’de, Artvin’de Papart’ta, Balcı’da, Maçahel’de, Barhal’da dereler; üzerlerine yapılan, sayıları yüzlerce olan, ancak ürettikleri enerji (yapılan tüm HES enerji üretimi topla mı) Türkiye Enerji açığının %o 9’unu ancak üretebilecek hidroelektrik santrallerle ya da barajlarla doğa katliamı yaşamaktadır. – Rize’de, Trabzon’da Artvin’de yapılmakta olan HES’ler nedeniyle ormanlar ve doğa tahrip edilmektedir. Çay, kivi yetiştiren ve organik ancılık ile gelir elde edilen yörede gelir kaynakları zarar görmektedir, üretim giderek azalmaktadır. – “Derelerin Kardeşliği Platformu” olarak yöre halkının verdiği mücadele sonunda Çağlayan Deresi (Rize-Fındıklı)!. Derece sit alanı ilan edilmiş ve üzerinde yapılacak HES Projeleri için yürütmeyi durdurma kararı alınmıştır. Yine Artvin Papart derelerinde, İkizdere ve Hemşin derelerinde yapılacak HES’lerle ilgili yürütmeyi durdurma kararı alınmış, şimdilik bu katliam durdurulmuştur” (Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Toplantıları Doğu Karadeniz Bildirgesi, 2009). – Melen ve Kızılırmak havzalarından sular İstanbul ve Ankara’da yaşayanların su ihtiyacını! karşılamak için kendi ekosistemlerinde yaratacakları etki hiçe sayılarak ve planlanmayan harcamalar yapılarak km.’lerce borulanarak taşınmıştır. Amaç havzalar arası suyun taşınabilir olduğuna halkı kanıksatmaktır. – Dünyanın ve Türkiye’nin ender lagünlerinden biri olan Küçükçekmece Lagünü master plan değişiklikleri ve yönetim kararları ile iki kez havza koruma stratejisinden çıkarılmıştır. (1985’de havza korumadan çıkarıldı- 1997’de korumaya alındı, lagünü besleyen dereler ve göl, arıtılmadan verilen evsel ve endüstriyel atık su deşarjlarının etkisinde iken 2007’de suyu içme suyu kalitesinde olmadığı gerekçesi ile yeniden havza korumadan çıkarıldı)” (Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, 18 Mart 2009 açılış konuşması).

[15] Tabiat ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu yasa tasarısı (2010 Şubat)

[16] 2004 yılında şirketler sadece 3 adet HES yapımı için onay alırken bu sayı 2005- 2006’da ortalama 19 a, 2007-2008 de 30 a, sadece Kasım 2009 da ise 75 HES in inşaatına başlandı. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın ve DSİ 2010 yılı hedefi için 1 .553 HES başvurusunun yapıldığını açıkladı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları