Neoliberal Otoriterizmin Sınıfsal Karakteri * 

Her türlü otorite ve hiyerarşi sorgulanmalı ve bunların meşruiyeti ispatlanmalıdır… Meşruiyetini ispatlayamayan her türlü otorite gayrimeşrudur ve devrilmelidir. 

Noam Chomsky 

 AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde oyların % 34,42’si ile sandalyeli parlamentonun 363 sandalyesini kazanarak tek başına iktidar oldu. Barajı aşan CHP, oyların % 19,42’sini alabildi. Diğer partiler % 10 barajına takılarak mecliste sandalye kazanamadılar. AKP, 8 yıllık sürede tüm güçleri eline geçirmek için bekledi.  

Mecliste kabul edildikten sonra, 11 Mayıs 2010 tarihinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün onayından da geçen Anayasa değişikliği 12 Eylül 2010 tarihinde Referanduma sunuldu. Referandum sonucunda Anayasa’nın 26 maddesi değiştirilerek % 57,88 evet oyu ile kabul edildi ve yürürlüğe girdi. Değiştirilen maddelerin bir kısmı Anayasa Mahkemesi üyelikleri, AYM’ne müracaat şekli ve atama biçimlerini içeriyordu. Diğer maddeler YÖK, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay, HSYK, Barolar ve diğer konularla ilgiliydi. Bu değişiklik otoriter rejimin önünü açmak içindi. Referandumun bitiminde sağ ve sol liberaller, AKP’nin ne denli demokrasi havarisi olduklarını yazılarında öve öve bitiremiyorlardı. Askeri vesayetin kaldırılması, sivil rejimin kalıcı olması ile ilgili aylarca yazılar yazıldı. Kendilerine sol liberal diyen ve aydın geçinen, ancak değişikliğin amacını kavrayamamakla birlikte ileriyi göremeyen yazarlar, akademisyenler ve gazeteciler, entellektüeller, AKP saflarında yer almaya başladı.  

Siyasal yapının tek adam rejimine geçişi ile otoriter bir yapı kazanması sonrasında neoliberalizmin sınıfsal dinamiklerini çoğu aydınımız iyi tahlil edemedi. İktidarın aslında önceki dönemlerinden farksız olduğu ile ilgili perspektifi iyi okuyamadıkları için yanlış bir algıya kapıldılar. Ancak AKP, tüm güç odaklarını eline geçirdikten sonra İslamcı, baskıcı ve yozlaşan gerçek yüzü görmeye başladılar.  

AKP’nin devlet kurumları içindeki Kemalist unsurlara karşı verdiği mücadelede Fethullah Gülen ile ittifak yaparak Ergenekon ve Balyoz gibi unsurları tasfiye ettiğine tanıklık ettik. 2010 referandumu ile Cumhurbaşkanı’nınordu ve yargı kurumlarını kendi elleriyle seçmesine olanak sağlanBir müddet sonra ortağı olan Gülen hareketiyle ihtilafa düştü. Kriz öncesi meydana gelen Mavi Marmara olayları ve sonrasında MİT krizi, dershanelerin kapatılması, cemaatin tasfiyesi, 17-25 Aralık yolsuzlukların ayyuka çıkması ve sonunda gelinen 15 Temmuz girişimi vb. devlet içinde görünen savaşın bilinen yüzüydü. Bilmediğimiz diğer yüzünün üstündeki sis perdesi elbette zaman içinde ortadan kalkacaktır 

Neoliberal politikaları ve bunların sonucu 16 Nisan 2017 tarihli Anayasa değişikliği referandumu akabinde AKP, Kemalist unsurları etkisiz hale getirerek tasfiye ettikten sonra devletin tüm gücü partili Cumhurbaşkanı olarak eline geçirdi. Elbette bu olup bitenlerin arka planında uluslararası sermayenin olmadığı düşünülemez. Tek adam rejimine geçişte yaşanan sancıların topluma faturası oldukça ağır olmuş ve dengeler alt-üst edilmiştir. Çünkü AKP iktidara geldiğinde tek amacı otoriter bir yapı kazandırmaktı. Nitekim Anayasa değişikliği ile ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlarda neoliberal politikaların yürütülmesinde hızlı ve muazzam dönüşüm sağlandı. 

Amacımız bunları ayrıntılarıyla yazmak değil, neoliberal otoriterizmin bir evresi olarak AKP dönemi içinde toplumsal dönüşümleri kısaca açıklamak olacaktır. 

Küresel ekonomide merkez ülke dedikleri kapitalist emperyalist ülkelerin neoliberal politikaları çıkmaza girdiğinde çevre ülke dedikleri yeni sömürge tipi ülkelerin talan edilebilir kaynaklarına yöneldiğini sömürgecilik döneminden beri biliyoruz. Günümüzde yöneldikleri kaynaklar, enerji, stratejik konumlar, nehirler, göller, ormanlar, madenlerdir. Sibel Özbudun’un dediği gibi işgücü, gen havuzu, tüketme kapasitesi, hatta çöplüklerin kabulü gibi alanlara dahi el atıldı. [1] Türkiye bugün tüm Avrupa’nın çöplüğü haline geldiİki yıl önce Fransa’da Sarı Yelekliler ’in isyanı merkez ülkenin uyguladığı neoliberal talanın sonucudur.  

Sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde talan ve yağma fırsatı bulunmadığı dönemlerde yeri geldiğinde darbeci bir general, bir Taliban türü kana susamış tetikçi, IŞİD türü caniler, yeri geldiğinde “ılımlı” bir siyasal İslamcı, bir aşiret lideri, ya da yetiştirdikleri bir bankacı devreye sokularak ülke istikrarsızlığa sürüklenir ve talan mekanizması çalışmaya başlar. Yeter ki talan düzeni önündeki engeller kaldırılsın. ABD’nin Latin Amerika’ya, Ortadoğu Coğrafyasına ve Türkiye’ye yaptığı gibi… 

Batılı emperyalist entegrasyonu kapsamına giren ülke ve kentlerde halk hareketlerinin önüne geçmek zor olacaktır. Hong Kong kenti ile Şili, Cezayir, Lübnan, Hindistan, Irak, Ekvador, Katalonya ülkelerinde yükselen protestolar, işçi grevleri ve isyanlar sonucu bazı ülkelerin devlet başkanları ülkeden kaçmış, bazı ülkelerde askeri darbelerle olaylar kanlı bir şekilde bastırılmış, bazı ülkelerde başkanlık sarayları boşaltılmıştır. Bu isyan ve gösteri dalgası gelecek yıllarda dünyayı saracak gibi…  

Neoliberalizm, 16. yüzyıldan günümüze, yani 500 yıldan beri yıkım getiren kapitalizmin ölümcül son versiyonudur. Neoliberalizm, yeni sömürge tipi ülkelerde en katliamcı ideoloji olan faşizmle birleştiğinde nefret, ırkçılık, aşırı milliyetçilik, yalanla teşvik edilen bir kültür, sömürü, devletin kirli yüzü ayyuka çıkar. Toplumsal düşünce ve kültür ortadan kalkar, yerini bireyselliğe terk eder. Burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerde burjuva demokrasinin tüm ana kurumları dağıtılır. İktidarlar, elitlerin kontrolüne geçer. Ulusal gelir dağılımında büyük uçurumlara yol açarak, kitlesel ekonomik eşitsizlik meşrulaştırır. Kamu mülkiyetindeki tüm kurumlar ve mallar özel sektöre devredilirmevcut devlet sistemi, devlet olmaktan çıkarak şirketleşir. Siyasi devlet, şirket devletine dönüşür. Muhalif basın ve medya susturulur, itibarsızlaştırılır. Yasama ve yargı organları yürütmeye bağlanırSömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde ise bu vahşetin açtığı yaralar, onarılması güç siyasal ve toplumsal bunalımlara yol açar. 

Türkiye’deki yansımalarına gelince; sınıf temelli politikaları sonlandırma, siyasal alanın yeniden dizayn edilerek emek gücünü siyasal karar alma süreçlerinden dışlama, sermaye devletinin otoriterleşmesi AKP’den çok öncelerine, [21980’lerin 24 Ocak kararlarına varan süreci kapsar. Bu süreç Özal ve koalisyonlar döneminde kesintiye uğradı. 2002 yılında bu politikaların uygulanması amacıyla uluslararası sermaye güdümlü AKP iktidarının siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda önemli dönüşümlere yol açan neoliberal otoriterleşme yöneliminin devamı niteliğindedir. 

Bizler neoliberalizmi her ne kadar kapitalist sistemin ekonomik politikalar demeti olarak görüyorsak da özünde işçi sınıfının sınıfsal mücadelesine, kolektif bütünlüğüne yönelik burjuvazinin planlı siyasal saldırı içeren sınıf stratejidir. Neoliberalizm, sınıfsal mücadele üzerinde kurulu politikaları ortadan kaldırmayı hedefler. Bu nedenledir ki politikayı ve politik kurumları sınıfsal mücadele ve çelişkiden arındırmaya yönelik planlı çalışmalar yapılmıştır. Bu özelliğiyle neoliberalizm otoriter yapının ve projelerin ana kaynağıdır.  

Biliyoruz ki neoliberalizm, Türkiye’ye İMF tarafından Turgut Özal’ın Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yaptığı 24 Ocak 1980 tarihinde dikte edildi. Diğer bir deyişle 24 Ocak 1980, yarı sömürge tipi olan ülkemizin tüm kurum ve kuruluşlarıyla küresel emperyalizmin emrinde ve hizmetinde olduğunun resmen ilan edildiği tarihtir. Aynı zamanda 24 Ocak tarihi Türkiye’de “liberal sol”un, “liberal sağ”a evrildiği tarihtir. Sayın Alev Özkazanç’ın dediği gibi “80’ler Türkiye tarihine kapitalizmin derinleşmesi ve giderek burjuva hegemonyasının gelişmesinde önemli bir atılım evresi “ [3olarak geçtiği tarihtir. O tarihten itibaren neoliberalizm, sermayenin “akıl dışı” dediği sermayenin büyümesinin önündeki engeller, yani örgütlü işçi sınıfının, onlara sahip çıkan siyasi partiler, sendikalar, üniversiteler ve demokratik kitle örgütlerinin varlığı nedeniyle uygulama alanını bulamadı. AKP iktidarı, 1980 darbesiyle yıkılan işçi sınıfı örgütünü bir daha zor toparlanabilecek sermaye devleti karşısında itaatkâr hale getirilmesini sağladı. Diğer bir deyişle AKP, sermayenin önünde var olan “akıl dışı” engellerin 1980 darbesi ile ortadan kaldırılmasını bir nimet olarak gördü ve uygulama alanını bulabildi. Ancak bu politikaların rahat uygulanabilmesi için otoriter bir rejime ihtiyaç vardı. Bunun uygulama alanına konulması için bazı politikaları yürürlüğe koyması gerekiyordu. Bu politikalar;   

  1. Biliyoruz ki neoliberalizm, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına yönelik siyasal bir saldırıdır. Bu nedenle emekçileri bölmeyi, ekonomik yönden güçsüzleştirmeyi, sendikal ve politik örgütlerini zayıflatmayı, işçi sınıfının topluma ‘liderlik etme’ kapasitesini azaltmayı ve dayanışma kültürlerini aşındırmayı kapsar. AKP’nin neoliberal otoriterizminin ayırt edici özelliğini, işçi sınıfının ekonomik ve siyasal gücünde, kültürel yapısında yaşanan gerileme ve dağılmada [4görüyoruz. AKP bunu yaparken, ayaklarına pranga taktığı, güçsüzleştirdiği ve zayıflatıp parçaladığı işçi sınıfının, onay ve rızasını alarak yaptı. İşçi sınıfı içindeki bölünmenin derinleşmesi yetmiyormuş gibi yoksul ve güvencesi olmayan toplumun büyük kesimlerini kendisine bağlamayı da ihmal etmedi.  
  2. Neoliberalizm politikalarını kendi ülkelerinde sürdüren kapitalist-emperyalist ülkelerin çoğunda bu tür sıkıntılar alınan tedbirlerle hafifletilmeye çalışıldı. Ancak Türkiye ve benzeri emperyalizme bağımlı sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde siyasal alanlar daraltılmış, demokrasiler rafa kaldırılmış devlet biçimlerinin kurumsallaştırmasını da beraberinde getirmiştir. Bu tür ülkelerde sosyal ve siyasal mücadeleden izole edilmiş “otoriter devletçilik” olarak tarif edilen devlet aygıtları arasındaki ilişkiler yeniden düzenlenmiştir. Türkiye bunun tipik örneğini oluşturuyor. Kurumlar arasındaki düzenlemede kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılmış, yargı, yürütme ve yasama organları bloke edilmiş, siyasal partilerin işlevleri kısıtlanmışkurum ve kuruluşlar işlevlerini yitirerek toplumsal-sınıfsal bağları koparılmış bir ucube devlet biçimi olarak karşımıza çıkmıştır. Neoliberal politikalar ekonomik ve siyasal krizleri beraberinde getirmiştir. Bu olgu kapitalist sistemin kendi içinden çıkan krizlerdir. Bunun Türkiye’deki faturası oldukça ağır olmuş, siyasal, ekonomik ve örgütsel bağlamda etkisini yitirmiş, bölünmüş, parçalanmış işçi sınıfına ve yoksul halka kesilmiştir. 

AKP’nin iktidara geldiği 2002 tarihinden itibaren ilk işi neoliberal ekonomik programı uygulamaktı. Bu amaçla 2003 yılında İş Kanununu değiştirdi, işçiler artık taşeronların emrinde çalışacaktı. Bununla birlikte hızlı bir şekilde özelleştirme programına koyuldu. Emeğin geleneksel örgütlü olduğu alanların tamamını tasfiye etmeye başladı. Neoliberal program gereği piyasa disiplinini sağlamaya yönelik ilk adımını attı. Bu uygulamayı sermayenin ve emeğin disipline edilmesinde görüyoruz. Ayrıca Hazine ve Merkez Bankası arasındaki “avans” hesabının kaldırılması sonucu mali disiplini sağlamayı da ihmal etmedi. 

Ayrıca emekçi kesimini borçlandırma yoluyla finansal sisteme entegre etmeye başladı. Bankalarda revizyona gidildi. Geniş toplum kitlelerine gelir sağlanmasa da tüketimin rekor seviyeye çıkmasını sağladı. Bu tanımlama ancak neoliberal popülizm ile açıklanabilir. Geliri artmadan emekçi kesimini tüketime yönlendirmesi, ülkenin 1970’lerde ve Özal’ın “yoz popülizm”ine benzemeyen apayrı bir modeldi. Bu model, sermayenin ve onun emrindeki AKP iktidarının başarısıydı. Hem emekçi kitlelerin ve toplumun tüketim alışkanlıkları artacak, hem de özel sektörün kârları tavan yapacaktı. 2002-2010 yılları arasındaki bu başarı, uluslararası finans sermayesinin piyasa mekanizmasınegemen olmasıyla açıklanabilir. Bir yandan yabancı yatırımların iştahını kabartan bu politika ile sermaye akımı sağlanacak, hem de devletin hasret kaldığı sıcak para hareketleri, kur rejimi, tüketici kredilerinde sınır tanımaz açılımlar, ekonomide kısa bir süre dahi olsa bir refah olgusunun oluşmasına neden olacaktıBöylece emeğin siyaset sahnesinden dışlanarak, neoliberal popülizm modelinin demokratikleşme ile sonuçlanması mümkün olmayacaktı. Tüm bu olup bitenler uluslararası sermayenin ve onun emrindeki yerli burjuvazinin “Türkiye bayramı” olarak kutlanmasına değerdi. Böylece emekçi kitlelerin sınıf mücadelesi ile olan bağları tamamen koparılmıştı. Tüm bunlar yapılırken sol liberaller, AKP sahnesinde yer alıyordu. Diğer bir deyişle askeri diktatörlükle 40 yıl öncesinde başlayan ücretlerin bastırılması, KİT’lerin güvenli istihdam yaratmasındaki rolünü terk etmesi, işçi sınıfının siyasi ve sendikal örgütlenmesinin bertaraf edilmesiyle sağlanabildi. Yani 1980 darbesi, bugünkü neoliberal politikaların yürütülmesinin kaynağını oluşturdu. 

Özal döneminde işçi ücretlerinin budanması, dışa açılma uğruna stratejilerin değiştirilmesi, 80’lerin sonunda emek hareketinin radikal kararlarla kesintiye uğramasına neden oldu. 1990’lı yıllardan itibaren Kürt coğrafyasında faili meçhul cinayetler, köy yakmalarla birlikte kentlere büyük göç dalgaları yaşandı. Batı illerinde de neoliberal politikalar çerçevesinde tarımsal alanların daraltılması, çiftçilerin girdi fiyatlarını karşılayamaması nedeniyle aynı dalgaya maruz kaldıklarına şahit oluyoruz. Tarımsal yapılar çözülmüş, kentleşmedeki plansız yapılaşmalarla oluşan göç dalgası, aile, hemşerilik ve aşiret türü kayıt dışı “merdivenaltı” üretime kaymalar, sosyal güvenlik ağlarının işlevsiz hale gelmesi, Türkiye’de eşi görülmemiş bir mülksüzleşme ve proleterleşme dalgasını yarattıİstihdam sorununu devre dışı bırakan köklü düzenlemeler, sermaye hareketlerinin serbestisi bu tarihlerle kesişmektedir. Ardından gelen krizlerle ekonomi sarsılırken, krizlerin maliyeti işsizleştirme politikasıyla emekçilerin üzerine yıkıldı. Grevlerin yasaklanması ile birlikte işten çıkarmalar bu tarihte yaygınlaştı. 1994 krizinden sonra imalat sanayi istihdamında ilk beş yıla oranla yüzde 30 civarında geriledi. Bunlara ek 2000’li yılların başlarında Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden gelen genç işsizler de eklenince emek piyasası dağıldı. Artan sosyal güvencesizlik, düşük ücretle istihdam etmeler, ağır çalışma ve sağlıksız koşullarda vasıfsız işçi alımları, kadın ve çocukların sigortasız düşük ücretle çalıştırmaları işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin göz ardı edildiği kapitalist üretim koşullarında istihdam edilen bu genç nüfus üzerinde denetim sağlanması amacıyla işverenleri baskı araçlarına başvurmak zorunda bırakmıştır. Taşeron uygulaması yaygınlaşarak güvencesiz işçi çalıştırmalar, diğer yıllara oranla AKP döneminde beş katı bir artışa sahne oldu. Diğer bir ifadeyle emek sömürüsü katlanarak devam etti. Kayıt dışı, düşük ücretli, örgütsüz ve güvencesiz çalışan genç işçi kitlelerinin denetim altına alınması ancak despotik bir emek rejiminin içinde tutulmasıyla mümkün olabildi. 

2010 yıllarına doğru krizin maliyeti bir kez daha işçi sınıfının sırtına bindirilmek amacıyla emek piyasası ‘reformları’ çıkartıldı[5Bu dönemde yükselen işsizlik oranı krizle birlikte rekor seviyeye ulaştı. İş arayıp da bulma umudunu yitirenler, uzun süre işsiz kalanların sayısına eklenerek işsizliğin yapısallaşmasını kalıcı hale getirdi. Birleşmiş Milletler bünyesindeki Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) raporlarında 2009 krizi sonrasındaki işsizlik oranlarının 15-29 yaş gruplarında, çalışmayan, iş aramayan, okumayan, stajda ve askerde olmayan genç nüfusun % 34,6’sını oluşturdu.  

Neoliberalizmin hedefi işçi sınıfının gücünü kırarak siyasal örgütlerini ve sendikaları itibarsızlaştırmak ve yozlaştırmakla birlikte kendi ideolojilerine göre tüm kurum ve kuruluşları yeniden dizayn etmektir. 12 Eylül faşist cunta harekâtı bunun içindi. Hatırlarsanız grev erteleme/yasaklama mevzuatı 12 Eylül darbesi ile sermayenin istekleri doğrultusunda yürürlüğe konmuştu. Küresel kapitalizmin neoliberal politikalarına uygun olarak günümüzde oluşturulan otoriter yapı, kurumsal ve yasal düzenlemelerle içinden çıkılması zor bir kısır döngüye neden olmuştur.  

İşçilerin insanca yaşam için temel hak ve özgürlükleri kapsamına giren “GREV” hakkı, 12 Ekim 2020 tarihli (dün) gazetelerde “GREV HAKKI BU ÜLKEDE YOK” başlığıyla çıkan bir haberle tamamen kaldırıldı. Her ne kadar Cumhurbaşkanlığı kararı 60 günlük erteleme sonunda “grev” hakkı tanısa bile Yüksek Hakem Kurulu’nun devreye girmesiyle grevin ertelenmesi ile ilgili söylemler tamamen aldatmacadır ve aslanda grev fiilen yasaklanmıştır. Çünkü bu siyasal iktidar döneminde yaklaşık 200 bin işçinin grevi ertelenmiş ancak bunun üçte biri greve gidebilmişti. Bu kararla Neoliberal otoriterizm bu ülkede ezilenlerin “yaşam hakkını tamamen gasp ettiğini” ilan etmiştir. 

Tüm bu olup bitenler hiç şüphesiz ki emek verimliliğinin artmasına, diğer bir deyişle işini koruyanların daha çok sömürüye uğrayarak istihdam seviyesinin düşük tutulmasıyla mümkün olmuştur.  

AKP iktidarı bir taraftan işçi sınıfının temel hak ve özgürlükleri ile ekonomik ve demokratik taleplerine saldırırken, diğer taraftan kişisel veya aile temelinde uygulanan sosyal yardımlara el atmıştır. AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılından günümüze değin, kamu kaynaklarını özel sektöre, İslami kuruluşlara, vakıflara ve yandaşlara talan ettirmiştir. AKP’nin hegemonya projesi, sandığa endeksli, yoksullara yapılan yardımlarla minnet duygusu, bağlılık ve biat etme üzerine kuruludur. Bu geniş yardım ağıyla birlikte hegemonyasını kurdu. AKP, bu yolla toplumsal desteği büyütürken, sınıf temelli kolektif bilinci ve kimliği erozyona uğrattı.  

Marksist düşünür David Harvey, neoliberalizmin bu dört unsurunu, özelleştirme, finansallaştırma, kriz yönetimi ve manipülasyonu, devletin yeniden bölüşme politikalarında görmektedir. Tüm bunlar AKP iktidarı sırasında Türkiye’de uygulanma alanını bulmuştur. 

Emperyalizme bağımlı ülkelerde emeğin devlet destekli daha çok sömürülmesi ve kapitalist sınıfın tahakkümünün sağlanması için otoriter bir yapının işbaşında olması gerekiyordu. Türkiye’de 1980 darbesi bunun için yapıldı. “Akıl dışı” dedikleri engeller, ABD emrindeki faşist askeri cunta ile kaldırıldı.  

Burjuvazinin, geçmişin hatalarından ders çıkarmak ve iktidarını yeniden inşa etmek için dört araca ihtiyacı vardır. Bunlar: [6] 

  1. 1970’lerde başlayan finans hareketlerine daha fazla özgürlük verilmesi ile ilgili politikalar,
  2. Sermayenin coğrafi dolaşımına daha fazla özgürlük,
  3. Yabancı ülke ve kuruluşların siyasi baskıları,
  4. İdeolojik anlamda neoliberalizmin tek ekonomik çare olarak çoğunluk tarafından sağlanması. 

Bugünkü AKP sermaye devleti emekle girdiği mücadeleyi kazanmış, emeğin sosyal devlet anlayışı çerçevesinde elde ettiği kazanımları elinden almakla kalmamış, emeğin savunabileceği yolları da kesmiştir. Devletin kendi eliyle yapması gereken tüm yatırımları örneğin, eğitim, sağlık, vb. keserek, alt yapı hizmetlerini sonlandırmış, gelir dağılımındaki adaletsizliği umursamadan büyük yığınları üç-beş sermayedar çapulcunun kaderine ve insafına terk etmiş, sosyal ve ekonomik dengelerin dağılmasına sebebiyet vermiştir. Geçmişten devralınaklasik kapitalizmin serbest rekabet sistemi içindeki iş gücü piyasasının dengelerinin bozulmasında önemli rol oynamıştır. Güvencesiz, sigortasız, ucuz işgücünü sermayenin hizmetine sokmuş, toplum olarak daha fazla çalışarak, daha az kazanma, yani sermayenin emek sömürüsünü katlamasına neden olacak yasal düzenlemeler ile büyük yığınların örgütlenmesinin önündeki tüm yolları tıkamıştır. Diğer bir deyişle toplum yapısında derin alt-üst oluşların müsebbibi olmuştur. 12 Eylül’den bize kalan diğer bir miras da lümpen bir gençlik, bireysel ve kendi çıkarını düşünen, özel mülkiyete düşkün, depolitize olmuş halk kitlesidir. Bu kitle kendisine dayatılan tüm politikalara boyun eğmiştir. Göstermesi gereken tepkiyi ancak sandık demokrasisi denilen seçimden seçime kısır değişimlerle ifade etmeye çalışmıştır.  

Türkiye, hep tepeden inme ideolojilerle yönetilmiştir. 1980 darbesi, ekonomiyi, çalışma sistemini, tüketim alışkanlıklarını, gelenek ve görenekleri, dinsel ve ideolojik tercihleri, inançları, yaşam tarzını ve diğer parametreleri sermayenin lehine köklü değişimlere uğratmıştır. Üstyapı metazori değişikliğe uğratılmış, alt yapı yeniden şekillenmiştir. Tüm bunlar neoliberal haydutluğu uğruna yapılmıştır.  

Ünlü düşünür Elizabeth Ponivelli’nin “Terkedilmişliğin Ekonomisi” adlı yapıtında ünlü yazar Ursula Kroeber Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” hikâyesine atıfta bulunarak “neoliberalizmin ‘kontrolden çıkmış’ sermaye akımı olarak karşımıza çıktığını, bu kontrol dışılığın, sermaye akımı projesiyle kamu hizmetlerinin meta haline getirildiği, kâr için özelleştirildiğinin hikâyesi anlatılmıştır. Örneğin devlet destekli özel okulların devreye girmesiyle, kamu okullarının ihmal edildiği, bilerek itibarının düşürüldüğü ve neoliberal pazarın çıkarlarının tüm diğer toplumsal değerlerinin önüne geçtiği, bu değerlerin erozyona uğradığı, kural dışılık, etik olmayan ekonomik yapı anlatılıyor. Neoliberal barbarlıkkâr, daha fazla kâr ve rekabette en güçlü olma çabasıdır. Onlar için toplumsal değerlerin erozyona uğraması, insanların açlık ve sefalete terk edilmesi, korona tahribatıyla hayatlarının sona ermesineden olduğu toplumsal tahribat ve yıkım önemli değildir.  

Neoliberal egemenlik her ne kadar krizlerin, yoksullukların, işsizliğin, zorunlu göçün müsebbibi olsa bile siyasi iktidar için idamesi ve devamı bir zorunluluktur. Örneğin devlete ya da siyasal seçkinlere hitaben kaleme alınan analizlerde Kürt kimliğinin kamusal alandaki varlığını bir güvenlik sorununa indirgemenin, sorunu çözmek yerine yokuşa sürmek ve bunu kendince haklı gerekçe olarak kabul etmek, siyasal iktidarın [7] neoliberal popülizminin vazgeçilmezliğinin örneğidir. Irkçılığı üst seviyeye yükseltmek ve bunu siyasal yapının alternatifsizliğini ilan eden de neoliberal popülizmden başkası değildir.  

Batı’nın (ABD, Avrupa) bu politikaları Küresel Güney (Asya, Afrika ve Latin Amerikaülkelerin farklı coğrafyalarında demokratik kurumlar aşındırılmış, siyasal rejimlerin daha baskıcı ve otoriter nitelik kazandığını [8gözlemlemek mümkündür. Bütün bu örneklerin neden olduğu yapısal krizlerin bir yandan devletin taleplere karşı kapılarını kapatırken, diğer yandan egemen sınıf içindeki çelişkilerin keskinleştiği iktidar bloğunun yeniden şekillenmesi ile açıklanabilir. 

Emekçi sınıfı, talan düzeninin, yolsuzluğun ve gittikçe ağırlaşan çalışma koşullarının aşağılayıcı biçimde işlendiğinin farkında olmakla birlikte kendi geleceğini, bugünkü yönetimin niteliksizliği yüzünden düşünememektedir. Neoliberalist sistemin işlediği her ülkede aşırı güçlü lider, onun diktatoryal eğilimleri ve buna paralel başkanlık sisteminin mevcudiyeti, ülkemizde neoliberalizmin sınıfsal karakteri ve bunun yönetme stratejisiyle bağlantılı olduğu ortadadır. AKP iktidarı, anti demokratik ve piyasacı politikası ile neoliberalizmin ve İslamcı burjuvazi liderliğinde yeni bir hegemonya projesiyle toplumsal tabanı şekillendirmeye çalışmaktadır. Emeğin örgütsüzlüğü ve kendilerine muhalif diyen düzen partilerinin vurdumduymazlığı göz önünde bulundurulursa, sosyalistlerin, demokratların, yurtseverlerin ve kendisini sol görüşlü olduğunu söyleyen tüm kesimlerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin kurulmakta olan yeni hegemonyanın oluşturacağı dengeyi bozacak ve taban örgütlenmesini sağlayacak emekçiler nezdinde antikapitalist yönelimlerle ilgili örgütlenmesi kaçınılmaz olmalıdır. Başka türlü AKP otoriterizmine ve uluslararası sermayenin dayattığı neoliberal haydutluğa karşı mücadele etmek mümkün olmayacaktır. 


*Neoliberalizmin kelime anlamı “yeni liberalizm” demektir. Liberalizm, ekonomi, siyaset ve düşünce ile ilgili bir terimdir. Ekonomik anlamda devletin, ekonomiye yön veren sermayedarların işine karışmaması ve serbest piyasa rekabetinin oluşmasına yardım etmesidir.  Ünlü klasik liberal ekonomist Adam Smith’e atfedilen 1776 tarihli yazıyla “Laissez faire” yani “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” söylemi ile bilinir liberal ekonomi… Liberal görüşlerin ekonomiye yansıması 18. yüzyılda başlamış, 19. Ve 20. yüzyılda tam hâkimiyet sağlamıştır. Ancak bunun tarihi kökeni M.Ö. 5. yüzyıla kadar dayanmaktadır.  

    Neo kelimesi ise, Yunancada “yeni” anlamına gelen bir sözcüktür. Neoliberalizm ise, devletin ekonomiye şu veya bu şekilde karışmaması, ekonomiyi tümüyle özel sektöre devretmesi, kendi kabuğuna çekilmesi, şirket gibi yönetilip, küçülmesi ve kendisine ait tüm kamu iktisadi teşebbüsleri özel sektöre devretmesidir. Neoliberalizm, özel sektörün, piyasanın tüm yasalarını kuralsız bir şekilde yönetmesidir. Diğer bir deyişle özelleştirme, kuralsızlaştırma, küreselleşme, serbest ticaret, kemer sıkmalarda devletin sermayenin yanında yer almasıdır. Ekonominin devlet işlerinden tamamen ayrılmasını, piyasayı özel teşebbüsün, şirketlerin yönetmesine dayanan bir ekonomik yönetim biçimi, düşünce akımı ve uygulama biçimidir. Bu uygulama “Kapitalist” sistemin içinde yer alır. Temel kavram itibariyle “liberalizm”e dayanır. Diğer bir deyişle, devletin, piyasadan ve ekonomiden elini eteğini çekmesi demektir. Neoliberalizmin piyasaya hâkimiyeti 1960’larda başlamıştır. Türkiye’de 24 Ocak 1980 tarihinde resmen yürürlüğe girmiştir. Neoliberalizmde sosyal devlet bitmiştir. Neoliberalizm, kapitalizmin yarattığı krizlerden sermayedarları korumak içindir. Krizlerin tüm yükünü yoksul halkın sırtına bindirmektir. Diğer bir deyişle yoksuldan alıp, zengine vermektir. Sigortasız ve sosyal güvencesiz, düşük ücretle işçi çalıştırmalar, devletçe meşrulaştırılmıştır. Her şey sermaye sahipleri içindir. Neoliberalizmde ‘eğer ülkede varsa’ demokrasinin tasfiye sistemidir. Bu da ancak otoriter yapı ile mümkündür. 

   Ekonomik krizler, kapitalist sistemin kendi içinden doğan bir olgudur. Günümüzde küresel ekonomi denilen ve tüm dünyayı saran kapitalist emperyalist yapı, neoliberalizmi tekelci sermayenin bir daha krizlere maruz kalmaması için uygulama alanına sokmuştur. Ancak küresel krizlerin önüne geçmek o kadar kolay değildir. Küresel krizi basit bir örnekle açıklarsak şu sonuca ulaşabiliriz: “Çin hapşırırsa, tüm dünya gribe yakalanır” örneğinde olduğu gibi… Küresel ekonomi de bunun gibidir. Gelişmiş, dünya üzerinde egemenliğini kurmuş örneğin ABD’nin ekonomik krize girmesi, tüm kapitalist sistem içindeki ülkeleri derinden sarsar. 

   Otoriterizm, otoriter rejim demektir. Bir kişinin veya zümrenin ülkeyi keyfince yönetmesidir. Otoriter rejimin diğer bir adı da “tek adam rejimidir. Bugün dünyanın üçte biri otoriter rejimlerle yönetilmektedir. Genellikle otoriter rejimler ya bir askeri darbeyle ya da bir kişinin veya zümrenin işbaşına gelip de yasal düzenlemelerle kendisini yetkili kılmasıdır. Üçüncü dünya dediğimiz sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde otoriter yapı, insana dünyada cehennemi yaşatmasıdır. 

   Neoliberal otoriterizm ise neoliberal politikaların devletin zoruyla yürürlüğe sokulması ve otoriter yapıya dönüşmesidir. Parlamenter sistemlerde zorlama yoktur. Devletin kuralları bellidir. Kurumlar birbirinden ayrılmıştır. Yürütme kurumu hükümettir, yasama kurumu meclistir, yargı kurumu bağımsız mahkemelerindir. Otoriter yapıda bunların tümü işlevsizleştirilir ve tek adam rejimine bağlanır.  

   1980 yılında İMF ve Dünya Bankası’nın zoruyla kabul ettirilen neoliberalizm, bir ara Kenan Evren döneminde uygulama alanını buldu. Grevlerin yasaklanması, işçi haklarının budanması, sermayenin hâkimiyeti türü koşullar yürürlüğe girdi. 12 Eylül sonrasında başa gelen siyasi iktidarlar, yasama, yürütme ve yargı organlarını yürütmenin emrine sokamadılar ve uygulama alanına koyamadılar. En son gelen AKP iktidarı 2010 yılındaki Anayasa değişikliği ile tek adam rejimine geçişten sonra yasama ve yargı organları yürütme organına bağlandı. Yani her şeyin muktediri siyasi iktidardır dendi. Bugün yargı bağımsız değildir. Meclis, çoğunluğu elinde bulunduran siyasi iktidar liderinin emrine girmiştir. Yani neoliberal otoriterizm ancak ve ancak tek adam rejimi ile uygulama alanını bulabiliyor. 


[1] Yasin Durak & Sibel Özbudun “Ölen, neo-liberalizm değil, kapitalizmin kendisidir (Duvar Gazetesi, 07.11.2019) 

[2Selime Güzelsarı, Neoliberalleşme, Devletin Şirketleşmesi ya da Şirket-Devlet: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (Ayrındı Dergi 15 Ocak 2019) 

[3Alev Özkazanç, Türkiye’nin Neo-Liberal Dönüşümü ve Liberal Düşünce (AÜSBF Tartışma Metinleri, Haziran 2005) 

[4İsmet Akça & Barış Alp Özden, AKP ve Türkiye’de Neoliberal Otoriterizmin Sınıfsal Dinamikleri (PDF Dosyası sf. 14) 

[5Age. (sf. 32)  

[6David Harvey, Yeni Emperyalizm (Sel Yayıncılık, 2019, Çeviri: A. Nüvit Bingöl) 

[7Zeynep Gambetti, İktidarın Dönüşen Çehresi: Neoliberalizm, Şiddet ve Kurumsal Siyasetin Tasfiyesi (İ.Ü.SBF Dergisi: Mart 2009 No. 40.  

[8] İsmet Akça & Barış Alp Özden age. (sf.35) 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları