Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…

Okuyacağınız ‘biraz uzun’ yazı, bir ‘ayaküstü gülmece’ gösterisinde sarf ettiği ifadeler nedeniyle büyük tepki çeken Pınar Fidan’ın yaptığı ve başına gelenler üzerine.

Sonda söyleyeceğimi başa alayım: Pınar Fidan için sarf edilen ifadelerin ve soruşturma taleplerinin ‘ölçüsüz’ olduğunu düşünüyorum ve hâlihazırdaki üslubun ve tepki biçiminin, bu memlekette yalnızca ve yalnızca ‘müesses nizam’ tarafından pek ‘kullanışlı’ bulunacağı ve hatta bulunduğu kanısındayım.

Bıçak sırtı konular var. Bir yandan, en iyisi hiç girmemek, diğer yandan; asıl eğitici ve kafa karıştırıcı konular genellikle böylesi. ‘Bıçak sırtı’ nitelemesinin nedeni birden çok. Fakat aralarında ortak nokta ararsak eğer; genellikle insanı ve günlük siyaseti aynı anda içeren, ya iktidarı ya da toplumun herhangi bir kesimini sinirlendiren bir yönleri olduğunu söylemek mümkün.

Bu kategorideki konular ‘tartışanları’ bakımından da yorucu. İşin içine duygusallık, kızgınlık gibi öznellikler ve kendi dünyasından dışlanma kaygısı girer, girebilir. İlk aşamada aşırı tepki verenler olduğu gibi, anlaşılabilir gerekçelerle hiç olmazsa bir süre renk vermemeyi tercih eden de çoktur. Tabii, ortamına göre davrananları da es geçmeyelim!

Uzun yıllar önce, söz konusu kategoriye (ifade özgürlüğü) giren bazı konularda makaleler yazmıştım. Açlık grevleri, bayrağa ve diğer ulusal simgelere saygısızlıklar, vicdani retçilik gibi. Hayli ilginç ve yalnızca konuların içeriği nedeniyle değil, ‘insanlık halleri’ dersi kapsamında da öğretici bir dönemdi benim açımdan.

‘Pınar Fidan olayı’ da benzer niteliklere sahip. Hem hukuksal, hem toplumsal-siyasal, hem insani boyutları bakımından. Eğer çalışıyor olsaydım, kesinlikle final sınavı sorusu yapardım!

Sabah, hemen her gün yaptığım gibi bizimkilerin Twitter hesabına girip neyin ‘tt’ olduğuna baktım. Böyle bir alışkanlığım var! O ‘tt’ listesinden sosyal medya dünyasının gündemini öğreniyorum. Pınar Fidan ismini görünce hiçbir anlam veremedim tabii ve olup biteni kavramam biraz zaman aldı.

Şöyle bir süreçti: Önce küfürleri, hakaretleri gördüm. Ardından videoyu seyrettim ve moralim bozuldu. İlk kez gördüğüm ve çok genç olduğunu tahmin ettiğim bir kadın, Sivas Madımak’ta yaşananlarla ilgili hakikaten rahatsız edici şeyler söylüyordu. Fakat tamamını birkaç kez daha seyrettiğimde, bu sözleri olsa olsa ‘kendine hak gören’ birinin sarf edebileceğini düşünmeye başladım.

Orası bir kulüp. Konuşan genç bir kadın. Yaptığı iş ‘ayaküstü gülmece.’ Yani, Aleviler’den nefret eden ve Madımak’ta yaşanan katliamı ‘övecek’ bir insan tipinin pek işinin olmayacağı bir atmosfer. Belli ki Aleviler’e yönelik saldırganlığı mizah yoluyla kendince eleştirmeye çalışıyor ve belli ki, biraz çuvallıyor.

Kuşkusuz seyretmek gerekir, ancak buraya video koymayacağım. Aşağıdaki ifadelerin, bir gösterinin yalnızca birkaç dakikasına ait olduğunu akıldan çıkarmadan okumanızı rica ediyorum. Tepki çeken kısım şöyle: “…Finlandiya Başbakanı işe metro ile gidiyormuş galiba ‘asıl cennete gidecekler bunlar, bizim ülkemizdeki siyasiler cehennemlik’ bunu söyleyen de bir yandan Alevi. Yani hiçbir şey yapmadan cennete gideceğini sanan insan. Bir de başkalarına böyle yargı dağıtıyor. Hani arada böyle haberler okuyorum cemevine saldırıda bulunulmuş. Bakın böyle haberler oluyor sık sık gazetelerin üçüncü sayfalarında ‘bilmem neredeki cemevine saldırıldı’ ama hiç Alevi kaybetmiyoruz. Çünkü boş, Alevi yok. Bir şey yapmamız gerekmiyor, saldırganlar cemevine Alevilerden daha çok gidiyor. Bunun anlaşılması lazım, çok istiyorsan meyhaneye falan git ya da hepsini bir otele tıkıp yakabilirsin. Geçmişte örnekleri var.”

Ardından Pınar Fidan’ın yaptığı (zorunda kaldığı) açıklamaya denk geldim: “Merhaba arkadaşlar. Uğraşmak istemedim başta ama bu kadar kişi tarafından yanlış anlaşıldığı için bir kere buradan açıklayayım. İzlediğiniz videoda tam tersini düşündüğüm bir şeyi ironi yaparak anlatıyorum. Mizah, dalga geçmek ya da küçümsemek için değil, eleştirmek için yaptığımız bir şey. İnsanların genel düşüncelerini taklit ederek aslında anladığınızın aksine öyle düşünenlerle dalga geçiyorum. Önemi yok. Ben Aleviyim ve Alevi düşmanı olduğumu düşünüp beddua, küfür ve hakaret eden bu kadar çok insan olabilmesine şaşırdım ve üzüldüm. Bunun benimle ilgili olmadığını biliyorum ama hepimiz için üzücü. Videonun başı sonu olmadığı için de yanlış anlaşılmış olabilir, orada Alevi diye bahsettiğim kişi de dayım. Can sağlığı diyelim ne diyelim.”

İnternette epeyce dolaştım, fakat olayın kahramanının yaşını bulamadım ne yazık ki. Yirmili yaşlarda görünüyor, çok genç hakikaten. Bana kalırsa hem beceriksiz sözleri, hem tepkiler ardından yayınladığı açıklama, bir kuşağın niteliklerini barındırıyor. Aşağıda değineceğim.

Bu yazı açısından derdim, başlarken de söylediğim gibi, gösterilen tepkinin ölçüsüzlüğü ve kimi adı sanı bilinen insanların da genç bir kadını devletin eline bırakmak konusundaki akıl ve izan dışı hevesi.

Öncelikle, hepimiz her mizah türünü sevmek zorunda değiliz, ancak hukuk kuralları ya da temel hak tartışması aynı ölçüde ‘göreli’ değil. Hemen her eleştiriye, ‘dünyanın her yerinde…’ diye başlayanların çoğunun dünya hakkında pek fikri yok. Yalnızca bu vakada değil, genel olarak böyle durum. Ben de tüm dünyayı bilmiyorum ama dahil olduğumuz sistem hakkında az çok fikir sahibiyim.

Temel haklar ve onlardan biri olan ‘düşünce-ifade özgürlüğü’ ile sınırlanması konusu, hemen her örnek olayda bir kez daha ve olayın-olgunun-kişinin özgül tarafları göz önünde bulundurularak değerlendirilmeye muhtaçtır. Söz konusu olan bir cümlenin sarf edilmesi ise, onu kimin sarf ettiği, sarf ettiği yer, faaliyetin türü, kendi kimliği, amacı vs. ayrı ayrı ele alınır.

Hal böyleyken, örneğin geçenlerde yaşamını kaybeden eski Adalet Bakanı’nın 28 Şubat sürecindeki ”Mum söndü” benzetmesi; yine yıllar önce TRT’de meşhur bir spikerin, meslek yaşamını sona erdiren ”Mum söndü” şakası (!) gibi örnekler, bugünkü vakayla karşılaştırılamaz.

Biri, bir siyasetçinin muhalife ayrımcılığı körükleyen saldırısını, diğeri bir programcının aşağılama çabasını anlatır bize. Yetkileri ve kamusal etkileri, düne kadar hemen hiç kimsenin tanımadığı genç bir oyuncuyla karşılaştırılmaz. Bir ayaküstü gülmecede, amacı eleştiri olan birinin sakarlığını diğerlerinden ayırmak, öncelikle hukuksal tartışmanın yapılabilmesi için zorunlu.

Bu bir anayasa yazısı değil, uzatmayacağım, ancak söz konusu bir ‘sanat’ etkinliği ve anayasal korumanın en güçlü olduğu (ve olması gereken) alanlardan biri. Ayrıca, yukarıdaki sözler bir gösterinin parçası ve öncesi, sonrası var.

Fidan, o ifadelere gelmeden Alevi olan dayısından söz etmiş örneğin. Eğer söz konusu bir nefret söylemi tartışması ise bu durumda suçlananın ‘Alevi’ oluşu ve azınlıktaki inanca mensup biri sıfatıyla davrandığı, yani ‘mizahını’ dahil olduğu dünya hakkında yaptığı göz önünde bulundurulur.

Bir zencinin diğer zenci hakkında, bir eşcinselin diğer eşcinsel hakkında, bir Musevi’nin diğer Musevi hakkında yapacağı mizah-yergi; zenci, eşcinsel ya da Musevi olmayan biriyle aynı kantarda tartılmaz, tartılmıyor.

Velev ki ifadelerinde bir saldırı olsun… Bu, çoğunluğun azınlığa değil, azınlıktakinin kendi inanç mensuplarına yönelttiği bir saldırı olurdu. Aynı cümleleri örneğin bir Sünni, ciddi ciddi yok etme kastıyla dile getirseydi, ifade özgürlüğünden söz etmek pek mümkün olmayacaktı. Ya da örneğin orası bir ‘sahne’ olmasaydı, değerlendirme ölçütümüz bir kez daha değişecekti. Vesaire, vesaire…

Her örnek olay kendi özgüllükleriyle ele alınmalı derken, anlatmak istediğim, özetle bunar.

Gelelim genç kadının dünyası ve yayınladığı açıklamaya…

İşte burada işin içine başka somut ve rahatsız edici gerçekler giriyor. Yaşı tahmin ettiğim gibi yirmilerin ortası gibiyse tabii! Böyle bir kuşak var değerli okur. Konuşurken, yazarken, davranırken, biz yaştakilerin anlamakta ya da alışmakta çok zorlanacağı tarza sahipler. Eleştirmek için söylemiyorum bunu, farklılar.

Bir tür politik tavırları var kuşkusuz, ama o bizlerin-sizlerin (yani yaşlıların) ‘politik olmak’tan anladığı şey değil o. Bana son derece sığ ve apolitik gelen bir tavır, o yaşlarda birine hiç de öyle gelmeyebiliyor.

Eğer hakikaten o kadar gençse arkadaşımız, Madımak katliamı konusunda çevresindeki yaşlıların duygularına, kodlarına dahi sahip olmayabilir inanın. Açıklamasındaki o hafif tepeden bakan tavrın nedeni, anlaşılabilir telaş ve endişe olabileceği gibi, pekala ”Ne var ki bu kadar köpürecek?” şaşkınlığı da olabilir. Ezcümle, bu bir kuşak tavrı bana kalırsa.

Evet, hepimiz her mizah türünü sevmek durumunda değiliz. Bazen mizah başlığı altında çok vahim ve hukuk sınırlarını zorlayan işler de yapılabilir. Doğru. Fakat ”Şunlar şunlar mizah konusu yapılamaz” uyarısı da bir ‘ölçü’ gerektiriyor kuşkusuz.

80 milyonluk bir ülkede herkesin sevdiği/sevmediği bir şeyler olduğu gibi, hassasiyetleri de mevcut. Hatta toprağımız bir ‘hassasiyetler’ coğrafyası. Öyle ki, devletin kurucusu hakkında dahi seksen yılda tek bir sinema filmi yapılamadı ve tabii ki yapılamayacak! Belki yabancılar. O da Türkiye’de yasaklanır tahmin ediyorum.

Türkiye hangi tarihsel kötülüğüyle yüzleşti bu güne dek? Dokunulduğunda acı vermeyecek, kabuk bağlamış bir ayıbı var mı?

Hassasiyetlerin gözetilebilir olması, hassasiyet konularının içeriği ve tabii bir de, toplumda ortak bazı değerlerin var olup olmamasıyla ilgili.

Konumuz olan ‘hassasiyetin’ ise kuşkusuz çok somut ve can yakıcı bir gerekçesi var. Böyle bir konuda yapılan şakanın makul karşılanması için, herhalde önce o konuda kamuoyunu ve mağdurları tatmin eden bir tarih gerekiyor. Gayrimüslimler meselesinde olduğu gibi. Kürtler konusunda olduğu gibi.

Eğer o gösteriyi yapan ben olsaydım, Madımak’ı kullanmazdım güldürmek için. Gerçi o dergi benim olsaydı, hani şu Fransa’daki, Peygamber karikatürünü de yayınlamak istemezdim. Ancak, hem onların hem de Türkiye’de yayınlayan iki gazetecinin ifade özgürlüğünü savunan yazılar yazdım, bu başka mesele.

Fakat burada beni-sizi değil, Pınar Fidan’ı konuşuyoruz işte. Bir başkasını. Dünya’da her alandaki ilerleme, o gelişmelerin aktörleri ‘benim gibi’ olmadığı için gerçekleşiyor! Allah muhafaza herkes benim gibi muhafazakâr olsaydı, hâlâ beygirle seyahat ediyor olurduk.

Pınar Fidan, bir başkası, evet. O ‘bir başkasıyla’ bir fark da, belki (yine yukarıdaki kuşak konusuna geleceğim) Oğuz Aral tedrisinden olup olmamakla ilgilidir. Muhteşem ‘Gırgır’ın her şeyi olan rahmetli Oğuz Aral, yanlış bilmiyorsam ‘yoksulluk’ ve ‘sakatlıkla’ dalga geçen karikatür istemezmiş. Nasıl asil bir tavır.

Bu yüzden de çok seviyordum sanırım hem ‘Gırgır’ı hem Aral’ı. Hah işte tam burada yine devirler, eski ve yeni Türkiye tartışması başlıyor. Hâlihazırdaki muhalif gençlerin de ‘yeni Türkiye’ muhalifleri olduğunu unutmayalım. O yıllarda beslenme çantalarına muz da koymuyordu annelerimiz!

Son olarak, tepkiler…

Vallahi ‘tt’ başlığı altında sayısız küfür, hakaret okudum. Böyle mizah yapan biri elbette sert eleştiriyi hak eder ve bekler, fakat tanık olduklarım eleştiri filan değildi. Malum, herkesin başının derdi olan bir edepsizlik gösterisi.

Beni bunlar değil, yargıyı göreve çağıran ve yaşını başını almış insanların zihniyeti, üslubu yazmaya zorladı. Örneğin, mesleğinin ne olduğunu bilmediğim ve bir yerlerde sürekli fotoğrafını gördüğüm ‘eski’ bir CHP milletvekili, son derece ağır ifadeler sarf ederek mahkemeye gideceğini duyurmuş. Üstelik kendisi saçma sapan gerekçelerle cezaevinde tutulmuşken. Pes hakikaten! Yargıya güveni tam demek ki! İsim vermeyi sevmiyorum,  böyle şeyler yazan, hedef haline getiren başkaca şöhretler, siyaset yapmış insanlar da var. Hepsini kutlamak gerekir, genç bir kadını hedef alan bu müthiş siyasi mücadelelerinde. Bravo.

Söz konusu ölçüsüzlüğün genç bir kadına yönelmiş olması; iktidara söylenmeyen, söylenemeyen ne var ne yok her şeyin bir insana boca edilmesi, bana haklılığı değil, çaresizliği ve bir sinir boşalmasını çağrıştırıyor daha çok. Kabul politik mizah asıl olarak iktidar eleştirisine dayanır, bunu göze alır; peki muhalifin muhalife, zayıf olana bu yaptığı evla mı?!

Muhterem okur, sizi hiç katmadan kendimle uğraşayım…

Ben bu yaşıma dek yalanlar söyledim, ama yalancı biri sayılmam. Terbiyesizliklerim olmuştur, ama terbiyesiz de değilim sanırım. Kırdığım insanlar var ve bazen faşizan sözler sarf etmişliğim, fakat ne acımasız biriyim ne faşist. İnsanım. Ayağım tökezledi, saçmaladım, hatalar yaptım, ayıp ettim, korktum, biri yardım etsin istedim… İnsanım.

Genç bir insana, üstelik hayli cesaret gerektiren işe girişmiş bir kadına, belli ki hiç niyetlenmediği ifadeler nedeniyle bu kadar sert, acımasız davranmak… Yetmezmiş gibi suç duyurusunda bulunmak. Şu mahkemelerin önüne çıkmasını istemek. Affetsinler, hafif tabirle ‘ahmaklık’ bu.

‘Nefret söyleminin’ Türkiye gibi bir ülkede suç haline getirilmesine bu yüzden karşıyım işte. Hangi kesimlerin cezalandırılacağı sır olmadığından.

Bir arkadaşım Ertuğrul Kürkçü’nün konu hakkında yazdığı tweet’ten haberdar etti sağ olsun. Kürkçü şöyle demiş, eski CHP vekili siyasetçiyi eleştirirken: “Kanaat önderi olmak… kendini, kendi gibi olanlarla bir arada taşlamaya cesaret edeni düşmanlardan ayırt edebilmeyi gerektirir. Size, istihza sanatında tökezleyen acemi bir standupçıyı, emeklerken düşen bir bebek gibi yerden kaldırmak yakışır.” Teşekkür ederim Ertuğrul Kürkçü’ye.

Hakikaten, biraz sükûnet, tepki göstermeden önce birkaç kez derin nefes almak… Çok eleştirdiklerimizle aynı yöntemlere ve dile başvurmamak… Biraz şefkat… İyi olurdu!

Kaynak: Diken

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları