Mitolojik Bir Masal…

“Tanrı yeryüzünü bina eyler iken temelini aşktan yapmıştır” derler. Harcına ise yemyeşil bir bahçeden yayılan ferahlık duygusu misali bir güven duygusu karmıştır. Bu aşk ve güveni dişil ve eril enerjiyle kuşatıp adına hayat denilen uçsuz bucaksız yolculukta yolu yeryüzüne düşen her bir canlıyı da bu sırrı bulmaları, bulduktan sonra da tam bir ihtimamla koruyup kollamaları üzere görevlendirmiş. Söz konusu sırra erip de onun kutsal dengesini bozmadan yaşamayı başaranları ise daha üstün varlıklar olmakla ödüllendirmiş. Devran, sırra hürmette kusur edilmeden milyonlarca yıl boyunca dönmüş durmuş; milyonlarca mevsim, milyonlarca canlı türü gelmiş geçmiş yeryüzünden. Günlerden bir gün kendisine -şimdilik- yeryüzünün en yüksek mertebesi olan ‘insan’ mertebesi verilen ilk insanlar belirmeye başlamışlar yer yüzünde ve sır insanların eline geçmiş. İşte ne olmuşsa ondan sonra olmaya başlamış sevgili dünyamıza…

Ne buraya kadar söylediklerim kesin ne de sonrasını bilebilmek mümkün elbette. İçinde bulunduğumuz bin yıldan insanlık tarihine bakılınca bilebildiğimiz tek şey yeryüzünün dengesinin insanoğlunun doğa anaya kafa tutabileceğini sanmasıyla başladığı. Bilemediğimiz şey ise ne olmuştu, nasıl olmuştu da doğanın kutsal sırrını unutup ona kafa tutmaya cüret edebildi insanlar? Yeryüzü aşkın ve güvenin üzerine kurulmuşken bunca korku neden ve nasıl hasıl oldu? Kadın erkeğin biricik aşkına ve güvenine ne oldu?

Meçhul olana merak aklın şanındandır, merakın suallerine küçük bir mitolojik masal uydurmak ise zihnimden ve kalemimden tek gelebilen şeydir.

*

Efendim cüret etmek denilen fütursuzluk yeryüzünde peydah olmadan evvel yeryüzü aşkın ve güvenin mabediymiş. Aşk temelinin üzerinde yükselen güven duygusunun sırrına ise önce kadınlar vakıf olmuşlar. Cesaret, ayakları yere sağlam basan kadın demekmiş. Cesaret, öyle gözü pek, kimsenin yapmadığını yapmaya kolayca yeltenen değil, aksine su gibi akıp ikileme düşmeden yolunu bulan, hep ileri giden yani kendini bilen kadın demekmiş. Kadının kendi doğasında var olan aşk ve güveni iyi tanımasının verdiği güçmüş cesaret. Kadınların aşk ve güvenden beslenerek var ettikleri bu güç alanı gün geçtikçe büyümüş ve tüm dünyaya egemen olmanın eşiğine gelmiş. İşte, yeryüzü Doğa Ana adını ta o zamanlarda almış. Aslında kadınların amacı tabi ki bu değilmiş ama beden gücünün büyüleyici etkisi altındaki erkekler bu kadim sırra vakıf olamıyorlarmış bir türlü ve hayatın dengesi bozulmak üzereymiş.

Bu denge sorununa bir türlü çözüm bulamayan erkeklerin tanrısı endişelenmeye başlamış. Sayısız yol denemiş ama bedensel güçlerine esir olmuş erkeklerin aşk ve güven sırrına ermelerini sağlayamamış. O kadar endişelenmiş ki bir gün bu endişenin şiddetinden kocaman bir ateş yakmış ve tüm erkekleri bu ateşin başında toplanmaya çağırmış. Kadınların önlenemez yükselişini engellemenin bir yolunu bulmak için ateş sönene kadar günler ve geceler boyu düşünmüşler, tartışmışlar. Sonunda yangın söndüğünde erkekler tanrısı her bir erkeğe sönmüş ateşin korlarından bir parça verip bu korları kadınların güçlerinin merkezi olan kalplerine kakmaları görevini vermiş. Kendi güçlerini kaybetme endişesiyle yeryüzüne dağılan erkekler, kadınların kalplerine korları kakmaya başlamışlar ve bu yakıcı, yok edici gücün etkisiyle kadınlara doğalarını unutturmayı başarmışlar.

Masalın o gününden beri kadınların cesaretini yakmayı başaran erkekler cesaretin, kalplerine erkeklerin endişe korları kakılmış kadınlar da korkaklığın sembolü olmuşlar. İşte kor-kak kelimesi de buradan gelmekteymiş.

*

Bu masal böylece bitmiş ama sözün tamamının meclisten içeri olduğunu vurgulamak koşuluyla. Selam olsun aşk ve güvenin sırrına erip de o sırrı sonsuza dek koruyarak paylaşmayı, yüceltmeyi başarabilen kadınlara ve erkeklere…

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları