Mavi Beyaz Deniz Feneri


“Yalnızlığı gördüm bugün, elleri kocaman ve nasırlıydı” diye başlayan ilk öykümü yazdığımda onunla sadece denize ve balıklara değil, hayata dair bir şeyleri de konuşur, paylaşır hale gelmiştik. Açıklarda demir attığımız bir gün ağları çekerken, uzaktan bir tablo gibi gözüken küçük koya bakarak şunları söylemişti balıkçı bana:

“Değiştiremezsin onları, alıştıkları gibi yaşarlar, kabullenirler. Çoğu ne yaptığını, niye yaptığını bilmeden yapar her şeyi. Öyle gelmiş, öyle gider. Düzene uyar, yaşar, ölür. Neyi isteyip neyi istemediğini bile bilmez. Öyle duvarlar örmüştür ki içine, kalbinin sesini duyamaz.”

Derinlerde küçük, basit kulaçlarla yüzer gibiydi. Kaba saba görüntüsünün ardına gizlenen o ince duyarlık ve bu duyarlılığın ona getirdiği yalnızlık ilk kez sözcüklere dökülüyordu ve bunları bir tek ben duyuyordum. Derin bir nefes alıp devam etmişti:

“Kendi dünyaları vardır onların, dışına çıkamazlar, ama büyük laflar ederler hep, verir veriştirirler, sövüp sayarlar, akşamları çay bahçesinde oturup kendilerini anlatırlar, övünürler. Sabah işlerine giderler, belki patronlarından azar işitirler, ama bunları anlatmazlar. Kendilerine hep kendi gözlerinden bakarlar. Onun için denize gidiyorum. Onları denizden görüyorum, uzaktan. Bir küçük kum tanesi gibi. Sonra, kıyıya dönünce ben de bir kum tanesi oluyorum. Kendimi denizdeyken daha çok seviyorum, orada başka bir düzen var çünkü. Çaresine bakıyorum. Fırtına çıkıyor, bir başıma mücadele ediyorum. Kuralları deniz koyuyor, ben ona uyuyorum, anlaşıp gidiyoruz. Başkalarının kurallarına göre davranmıyorum. Özgür olduğumu hissediyorum, ama bedeli yalnızlık oluyor.”

Gökyüzünde tek bir bulutun bile gezinmediği bir yaz günü, güneş doğmak üzereyken, ağları toplamak üzere balıkçıyla denize açıldık. Onca zamandır onunla balığa çıkmama karşın yan koylardan birinde o güne kadar hiç fark etmediğim bir deniz feneri bulunduğunu gördüm. Kıyıya yüz metre kadar bir mesafede duruyor ve gri rengiyle yalnız, yapayalnız bir görüntü veriyordu. Bir süre bu fenere baktıktan sonra içimde garip bir dürtü hissettim. Feneri boyamak istiyordum. Boyarsam sanki canlanacak, griliğinin üzerine attığım her renk yalnızlığını giderecek, hüznünü dağıtacaktı. Düşüncelerimin istem dışı bir biçimde ağzımdan döküldüğünü balıkçının bakışlarından anladığımda fenere iyice yaklaşmıştık. Balıkçı, hiçbir yanıt vermeden dümeni kırıp ağları attığımız yerde yüzen turuncu dubalara doğru gitmeye başladı. Motoru durdurup denizden çektiği somon rengi ağları gösterene kadar fenere takılı kalan gözlerim, ağlardaki denizanalarını ve çürümüş yosunları görünce faltaşı gibi açıldığında balıkçı kırgın bir sesle artık denizin bile küstüğünü söyledi. Kıyıdakiler sonunda bunu da başarmışlardı işte. Her türlü pisliği ona akıtmış, manzaralı siteler inşa etmek uğruna coğrafyanın doğal formunu bozarak sahilleri doldurmuş, yetmiyormuş gibi deri atölyelerini bile sahile taşıyarak tüm atıkları suya salmışlardı. Balıkçı, gözlerinin önünde her gün biraz daha kötüye giden bu durum karşısında hiçbir şey yapamamanın çaresizliğiyle ağların yanına çökmüş ve başını ellerinin arasına alıp, “Böyle giderse üç-beş yıla kalmaz ekmeğimizden de oluruz” demişti. Benim deniz fenerini boyama fantazilerimin yanında balıkçının yaşadığı gerçek bir tokat gibi vurmuştu yüzüme.

Bu olayın üzerinden bir yıl geçti ve ben şehirde yaşadığım o ağır yılı ardımda bırakıp yazı geçirmek üzere yeniden küçük koya geldim. Zorlu bir mücadeleden çıkmış yorgun bir savaşçı gibiydim. Koşarak sahile indiğimde balıkçının teknesi tam karşımda, iskeleye bağlanmış duruyordu. Gökyüzüyle aynı renkteydi. Sırtını poyraza veren balıkçı ise aylar önce bıraktığım gibi ağların başında oturuyordu. Yavaşça teknenin arkasına çıkıp balık kasalarının üzerinden atladım, balıkçının yanına geldim ve “Ey ihtiyar balıkçı, karaya vurmuş şu denizkızını tekrar suya götürür müsün?” diye bağırdım. Balıkçı, yerinden sıçrayarak yanıma geldi. Onun koca bedenini kucaklarken yüreğime düşen kırağılar eridi, usulca çekildi içimi titreten soğuklar, kaygılar bir başka kışa göç etti ve dalgalar teknenin masmavi gövdesini okşarken yaz bana geri geldi. Beraberinde, hafızamdan asla silinmeyecek bir anıyı da getirerek üstelik…

Her sabah gün doğarken balıkçıyla denize gitmeye devam ediyordum. Diğer balıkçılarla çatışmamak için genelde hep aynı yere atıyorduk ağları. Bir sabah balıkçı tekneyi bizi bekleyen ağların ötelerine doğru sürmeye başladı. Ne olduğunu anlamıyordum. Yüzünde gizlemeye çalıştığı muzip bir tebessümün ışıltılarını görüyordum sadece. Sonra, birden karşımda o fener beliriverdi. O gri ve yalnız fener. Balıkçı motoru durdurdu, çapayı attı, kamaraya girip iki boya kovasıyla dışarıya çıktı ve çocuksu bir heyecanla bana bakıp, “Hadi bakalım, boya şu feneri, ama çabuk ol, burası askeriyeye ait, görürlerse deli diye içeri alırlar bizi.” dedi. Ben, o feneri nasıl boyadığımı hatırlamıyorum. Aklımda kalan tek şey, elimdeki iki fırçayı birinde mavi, diğerinde beyaz renkler olan boya kovalarına batırıp çılgınlar gibi fenerin üzerine sürdüğüm, her sürüşümde fenerin kalp atışlarını duyduğum ve güneşin ilk ışıklarıyla birlikte oradan ayrılırken bir sanat şaheserine bakar gibi fenere bakıp büyük bir coşkuyla balıkçıya sarıldığım…

O günden sonra hayallerime sahip çıkıp onları yaşamam için pek çok kişiye saçma ve çılgınca gözüken olayları özenle planlayan ve paylaşan hiç kimse olmadı diyebilirim. Balıkçı, hayalsiz kalmanın insanı nasıl da tükettiğini bilerek ve biraz da kendi yalnızlığını paylaşmak için o boya kovalarını bana uzatmıştı eminim. Mavi beyaz fener de bu paylaşımın en canlı şahiti olmuş, sanki nefes alıp vermişti. Kimbilir, belki hâlâ duruyor ve birilerine yol gösteriyordur. Ben, balıkçının ölümünden sonra onu görmeye hiç gitmedim çünkü…

Kiraz GÖKIRMAK
Latest posts by Kiraz GÖKIRMAK (see all)