Türkiye sağı, tarihsel, kültürel ve siyasal kodları itibarıyla kendisini daima Hanefi-Sünni İslam’ın güvenli çerçevesi içinde tanımladı. Bu çerçeve, yüzyıllar boyunca yalnızca bir inanç biçimi değil, aynı zamanda bir toplumsal düzeni, bir aidiyet duygusunu ve devletle kurulan ilişkinin mahiyetini belirleyen hegemonik bir zemin işlevi gördü. Dolayısıyla sağ siyasetin diğer dinlere, mezheplere ve hatta farklı İslami yorumlara yönelik mesafeli tutumu yalnızca güncel bir politik refleks değil; çok daha derin bir tarihsel hafızanın, yerleşik bir toplumsal bilinçaltının devamı niteliğinde.
Bu hafızanın belirgin özelliği, “dış dünya”ya yönelen sürekli bir şüphe ve teyakkuz hâlidir. Türkiye sağı, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi köklü inançlara mensup toplumlara ve onların devletlerine karşı çoğu zaman komplo teorilerine yaklaşan bir rezerv duygusuyla hareket eder. Bu rezerv, kimi zaman saklı bir kırılganlığın, kimi zaman ulusal egemenlik duygusuna ilişkin güvensizliklerin, kimi zaman da hâkimiyetini korumaya çalışan bir ideolojik alanın kendini savunma reflekslerinin dışavurumudur. Sağ siyasetin zihninde bu inançlar çoğu zaman soyut bir “Batı’nın üstünlüğü”nün temsilcileri olarak kodlanır; bu kodlama, eşitlik ilişkisinden çok bir tehdit tasavvuruna yaslanır. Bu nedenle Hristiyan veya Yahudi bir ülke liderinin açıklaması, bölgesel bir gelişme ya da uluslararası bir karar kolaylıkla “Türkiye’ye karşı gizli planların” işareti olarak okunabilir.
Benzer bir güvensizlik, İslam içi çoğulluğa karşı da kendini gösterir. Türkiye sağı, tarihsel olarak Aleviliğe olduğu kadar Şii inanç dünyasına da mesafeli durdu; bu mesafe çoğu zaman mezhebi gerekçelerle değil, siyasal denge kaygılarıyla açıklandı. Fakat altında yatan asıl dinamik, Hanefi-Sünni merkeziliğin, kendi dışındaki her yorumu potansiyel bir tehdit olarak kurgulayan yapısıdır. Bu tehdit algısı, modern ulus-devletin güvenlik mantığıyla birleştiğinde, mezhebi çeşitliliği tanımak yerine onu kontrol etmeye, sınırlandırmaya ve mümkünse görünmez kılmaya çalışan bir siyasal tutuma dönüştü.
Bütün bu mesafelerin ortak kaynağı, Türkiye sağının kendi iktidar alanını koruma kaygısıdır. Güvensizlik, çoğu zaman iktidarın kırılganlaştığı yerde büyür. Farklı inançlara ya da mezheplere karşı duyulan rezerv, aslında mevcut hegemonik yapının başka bir dünya görüşüyle temas ettiğinde çözülme ihtimalini sezmesinden gelir. Bu nedenle sağ siyaset, dışarıya kapalı bir kimlik alanı inşa ederek kendi iç tutarlılığını sürdürmek ister. Kendi sınırlarını ideolojik bir duvarla tahkim ederken, karşısındaki dünyayı ise muğlak, tehlikeli ve daima hesap yapan bir özne olarak tarif eder.
Türkiye sağı bu nedenle gerçekte bir inanç vurgusundan çok bir düzen duygusunu, bir iktidar istikrarını koruma çabasını ifade eder. Mezhepler arası mesafe, dinler arası güvensizlik ya da komplo teorilerine yakın duran siyasal refleksler, bu istikrar arzusunun dış politika ve toplumsal ilişkilerdeki yansımalarıdır. Ancak bu refleks, modern dünyanın çoğulculuğu içinde giderek daha fazla zorlanmakta; farklı inançlarla kurulan kapalı ilişki biçimi Türkiye toplumunun gerçek çeşitliliğiyle çatışmaktadır.
Belki de asıl soru tam burada ortaya çıkar: Güvensizlikten beslenen bu politik düşünce yapısı, Türkiye toplumunun dönüşen yapısıyla, artan iletişim ağlarıyla, karşılıklı bağımlılıkların yoğunlaştığı yeni dünya düzeniyle ne kadar uyumlu kalabilir? Sağ siyaset, kendisini korumak için kurduğu bu duvarları sürdürdükçe, kendi hegemonik alanını tahkim ediyor gibi görünse de aslında daralan bir kimlik evrenine sıkışmaktadır. Ve belki de bu sıkışma, Türkiye’nin geleceğinde aşılması gereken en büyük zihinsel eşiği işaret eder.
- Türkiye Sağı, Güvensizlik ve İnançlar Arası Mesafe - 30 Kasım 2025
- Bir Ülkenin Ekonomik ve Politik Gerçeği Demir Kapılar Ardında Saklıdır - 17 Kasım 2025
- Sanayi Devrimi Toplumsal Yapıları ve Yaşam Koşullarını Nasıl Dönüştürdü? - 15 Kasım 2025
















