Libya çıkmazı…

Ömer Muhtar, ”Biz asla teslim olmayız; ya kazanırız, ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince, ben cellâtlarımdan daha uzun yaşayacağım,”  demişti.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıfladığı dönemde 1911 yılında İtalyanlar Libya’yı işgal etti. İtalyanlara karşı tüm dünyada yankı uyandıran destansı direnişi ile “Çöl Aslanı” lakabını alan Ömer Muhtar, İtalyan işgalci faşistleri tarafından 16 Eylül 1931 tarihinde idam edilmişti.

…Ve gerçekten emperyal güçler Ömer Muhtar’dan sonraki nesillere karşı da savaştı. “Demir Yumruk” lakabıyla bilinen Kaddafi’ye karşı 15 Şubat 2011 tarihinde savaş açtı. Başta ABD olmak üzere, İtalya, Fransa, İngiltere, Türkiye, İsveç, Belçika, Kanada, Danimarka, Norveç ve İspanya gibi NATO üyesi ülkeler ile Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri Libya’yı işgal etti. İşgalin faturası oldukça ağırdı. Libya güçleri ile işgalci güçlerden toplam 6.000 asker ve 30.000 sivil katledildi. 4.000 sivil ile 3.000 asker kayıp. Harabeye dönüşen şehirler, perişan edilen insanlar, zoraki göçler ve yaşanan acılar… Emperyalist işgalinin iki temel nedeni vardı. Birincisi Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Libya’nın enerji kaynaklarına sahip olmak; ikincisi de Muammer Kaddafi’nin tüm Afrika kıtasını, emperyalistlerin çıkarını tehlikeye atacak şekilde örgütleme girişimiydi.

Kaddafi’nin 20 Ekim 2011 tarihinde öldürülmesinden sonra da Libya’da istikrar sağlanamadı, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında emperyalistler, Arap ülkelerinde örgütlediği cihatçı çeteler ile kendilerine hizmet edecek uşakları çoktan bulmuştu. Ancak bu çeteler arasında çıkar ve güç kavgası başladı. Mısır, Cezayir, Tunus ve Suriye’de olduğu gibi Libya’da da iç karışıklıklar, savaşlar, yıkımlar devam etti. Arap baharı, zemheri ve cehenneme dönüştü. Hiçbir zaman bahar yüzünü göremeyen Libya, günümüzde hala o kara kışı yaşıyor.

Libya’da birbirlerine karşı ve kendilerine “devlet” diyen iki örgüt ile cihatçı gruplar Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra sürekli çekişme haline girdiler. Bunlardan biri Doğu Libya’da Bingazi’yi ve Libya’nın büyük bir kısmını kontrolüne alan Tobruk Hükümeti ve başında CIA’da eğitim görmüş eski firari General Halife Hafter bulunmaktadır. Bu hükümet Libya Ulusal Ordusu, Zintan Tugayları ile Varşefana ve Tubu kabile milislerinden oluşuyor. Bu gücün arkasındaki askeri-siyasi aktörler; Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Fransa, İtalya, Rusya ve ABD yer almaktadır. Bugüne kadar süregelen çatışmalarda bu örgüt 35.000 kayıp veya ölü vermiştir. İkincisinde Trablus Hükümeti ve Başbakanı  Fayiz el Serrac bulunuyor. Bu hükümet, Beriberi milisleri, Tuareg milisleri, Libya Kalkan Gücü, Ulusal Muhafızlar, İhvancılar ile diğer örgütlerden oluşmaktadır. Bu gücü de Türkiye, Katar ve Sudan destekliyor. Birlişmiş Milletler, bu hükümeti tanımaktadır. Trablus Hükümeti bugüne kadar 80.000 ölü veya kayıp vermiştir. Üçüncüsü tali örgüt olarak cihatçı gruplardan oluşuyor. Bunlar, Ensar El Şeriat, Libya Kalkanı, 17 Şubat Şehitleri Tugayı, Ensar El Şeriat, Ebu Salim Şehitleri ile Ensar el Şeriat örgütleri yer almaktadır. Bu örgütler Bingazi Devrimciler Şura Meclisi, Derne Mücahitlerin Şura Meclisi ve Ajdabiya Şura Meclisi’nden oluşmaktadır. Çatışmalarda en az zayiat veren bu örgüttür. 9.500 ölü veya kayıp… Cihatçı grupların başını çeken IŞİD ve El-Kaide işbirliğine doğru ilk adımı attıkları haberleri geliyor.

Savaşa müdahil olmak

Türkiye’nin savaşa dâhil olması bugünkü olay değildir. 2011 yılı öncesinde Muammer Kaddafi’nin kardeşim diye hitap ettiği Erdoğan, Kaddafi’den “İnsan Hakları Ödülü”nü 26 Kasım 2010 tarihinde almış ve yaptığı teşekkür konuşmasında da “Bizim çığlığımız insanlık içindir, insanlık adınadır” demişti. Ancak bir yıl sonra 2011 tarihinde Libya’daki savaşa Kaddafi karşıtı olarak NATO ile birlikte dâhil olmuştu. 16 Mayıs 2014 tarihinde Libya’da baş gösteren güç kavgasında yakasını kolayca kurtaramayacağı vekalet savaşına da taraf oldu.

Haziran 2014 seçimlerinde Temsilciler meclisindeki İslamcı kesim, seçime katılım oranı % 18 olduğu gerekçesiyle seçimi tanımadığını ilan etmiş ve Temsilciler Meclisi’nin Tobruk’ta toplanmasını sağlamıştı. Aralık 2015 tarihinde sağlanan Libya Siyasi Anlaşması çerçevesinde Milli Kurtuluş Hükümeti, yerini Fayiz Serrac’a bırakarak Ulusal Mutabakat Hükümeti kuruldu. 15 Şubat 2016 tarihinde Fayiz Serrac başkanlığında 18 bakandan oluşan bu hükümet, 5’i devlet bakanı, 13’ü de icracı olmak üzere ilk Bakanlar Kurulu Fas’ın Suheyrat kentinde toplandı. Kabine’de 3’ü kadın bakan olarak görev alan hükümet, Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’nin onayına sunuldu.

AKP öncesinde Türkiye, gerek komşularıyla ve gerekse Birleşmiş Milletler nezdinde tarafsız bir devlet politikasını güdüyordu. Ancak bugün, tarafsız devlet politikası, yerini parti politikasına bırakmıştır. AKP, gerek ülke içinde ve gerekse ülke dışında kendi ideolojisine göre devlet politikasına yön vermektedir. Komşularıyla sıfır sorun yaşaması gerekirken, bugün sıfır komşu ilişkilerini yaşamaktadır. Haliyle bu politika ülke içinde ve dışında istikrarsızlığın kaynağı olmaya devam etmektedir. Suriye, Mısır ve Libya’da gördüğümüz kadarıyla güttüğü politika, Türkiye’ye karşı kin, nefret ve intikam duygularının oluşmasına yol açmıştır. NATO’nun Libya’da ne işi var diyen Erdoğan’ın bir süre sonra Kaddafi’ye karşı savaşa taraf olması gibi, bugün de Kaddafi’nin subayı Hafter’e karşı savaşı göze aldığı görülüyor. Türkiye’deki siyasi iktidarın Libya’da savaşa taraf olmasının çeşitli nedenleri vardır. Bunun en önemli nedeni Libya petrolüne ve doğalgazına talip olmasıdır. İkincisi Doğu Akdeniz’de petrol – doğalgaz arama çalışmalarında kendisine destek olacak bir güce, bir ortağa ihtiyaç duymasıdır. Doğu Akdeniz’deki enerji savaşında kıta sahanlığını oluşturması ve Münhasır Ekonomik Bölgesi’ni ilan etmesi için Akdeniz’de ülkesi bulunan ve adalara hükmeden başta Yunanistan olmak üzere, bir anda sahaya inen ülkeleri destekleyen emperyallerin Türkiye’ye karşı oyunlarının bozulması için Libya’daki müttefiklerin galip gelmesi gerekiyor. Başka türlü pastadan pay alması mümkün olmayacaktır. Üçüncüsü Libya işgalinden önce Türkiye’deki şirketlerin Libya’ya yaptığı 30 milyar dolar civarındaki alacağını garanti altına almak istemesidir. Dördüncü etken AKP’nin ve liderinin kardeş bildiği ve aynı ideolojiyi paylaştığı ve her fırsatta göğsüne dört parmağıyla Rabia işaretini gösterdiği El İhvan’dır. 11 Eylül 2001 tarihinde New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin bulunduğu “İkiz Kuleler”e saldırı öncesinde ABD yönetimi ve Başkan Obama El-İhvan’a ılımlı gözüyle bakıyordu. Saldırı sonrasında El-İhvan diye anılan Müslüman Kardeşleri, listeden silmiş ve Esad’a karşı operasyondan vaz geçmişti. Erdoğan ve AKP’nin Obama’ya karşı olan düşmanlığının nedeni de buydu. 3 Temmuz 2013 tarihinde Mısır’da El-İhvan’ın iktidar olduğu Muhammed Mursi’ye karşı ABD destekli Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerinin sahne aldığı askeri darbe ile Sisi’nin yolu açılmıştı. 2013 sonrasında Türkiye’nin Suudiler ve BAE arasında soğuk rüzgârlar esmişti. Libya’da 16 Mayıs 2014 tarihinden bu yana Müslüman Kardeşler, Ulusal Mutabakat hükümetini, yani Serrac’ı destekliyor. 2011’den itibaren Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’yi sıçrama tahtası olarak gören emperyalist güçler gerek lojistik alan ve gerekse cihatçıların cirit oynadığı bir otoyola çevirdiler. Fehim Taştekin’in dediği gibi [1]Türkiye – Suriye sınır kapısı cihatçıların otobanına dönüştü.

Büyük Ortadoğu Proje kapsamında radikal İslamcı grup ve çetelerden medet uman emperyalist güçler, sonunda bölgeyi terk edip gittiler. Geriye bir enkaz bıraktılar. Bu enkaz içinde ne yazık ki hala vekalet savaşını yürüten ülkeler ile IŞİD, El-Kaide, El-Nusra, El-İhvan, ÖSO, Ahruruş Şam, Fetih Ordusu ve benzeri irili, ufaklı selefi gruplar, çeteler, aşiretlerin çıkar ve güç kavgaları, insanlık suçunu işleyen savaş ağaları, halkları yerinden ederek, bölgeyi bir kaosun içine soktular ve enkaza dönüştürdüler.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Temmuz ayı raporunda İdlib’i “dünyanın en büyük cihatçı çöplüğü” olarak tanımlamıştı. İdlib’te cihatçı militan sayısının 30.000’in üstünde olduğu biliniyor. Bu cihatçı selefi grupların büyük bir ihtimalle Türkiye sınırına yığılacağı tahmin ediliyordu. Ancak Libya’daki müdahalede kullanılacağı kesinleşti. Erdoğan ile söyleşide bu tezi doğrular nitelikte açıklamalar yapıldı. Ayrıca Halife Hafter’e bağlı “Libya Ulusal Ordusu Genel Komutanlığı” Sözcüsü General Ahmet Al-Mesmari, Türk istihbarat teşkilâtının IŞİD ile Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ) militanlarını Suriye’den Libya’ya Tunus üzerinden taşındığı iddiasında bulundu. Türkiye ile ittifak halindeki ÖSO ve El-Nusra ile Türkiye’nin yardımına koştuğu Serrac’ın başında bulunduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ni destekleyen El-İhvan da unutulmamalıdır.

Öteden beri süregelen çatışmalar nedeniyle Libya’da yaralananların İstanbul’da iktidara yakın Avcılar, Beylikdüzü ve Şişli’deki hastanelerde tedavi edilip, otellerde kaldıkları [2] bildirilmiştir.

Güç dengesi

Fransız haber ajansı Euronews’e göre, Mısır, Suudi Arabistan, Fransa, İtalya, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Rusya’nın desteğini alan Hafter’e bağlı birliklerin oluşturduğu Libya Ulusal Ordusu, 1.500’ü subay olmak üzere 38.000 savaşçıdan oluşuyor. İtalyan merkezli Uluslararası Araştırma Enstitüsü’nün 2019 Mayıs verilerine göre Hafter’e bağlı Sudan ve Çad gibi ülkelerden gelen yabancı savaşçılar ile 1.000’den fazla Rus paralı asker grubu Rusya Wagner (savunma şirketi) üyesi yer alıyor. Toplam yabancı savaşçı gücü 18.000 olduğu tahmin ediliyor. Kara gücü en az 300 Rus yapımı savaş tankı, 7.000 uçaksavar ve roketatar ile BAE’den gelen yaklaşık 300 adet ABD yapımı Caiman zırhlı personel taşıyıcısı araçlardan oluşmaktadır. [3]

Mısır ve BAE desteğini alan Hafter’in bakımları Mısır’a ait olmak üzere 2 adet Mirage F-1ED, 12 MİG-21, 3 MİG-23ML ve 1 adet Su-22 savaş uçağı bulunuyor. Ayrıca çatışmalarda kullanılmak üzere 4 adet Rus yapımı MI-24 helikopter de hazırda bekliyor.

Serrac’ın başında bulunduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin en büyük gücünü Mirsada Tugayı oluşturuyor. Sadece bu gücün elinde 17.000’den fazla asker, 5.000 askeri araç, yüzlerce tankın yanı sıra, orta menzilli (SAM 7) füzeleri, 25 adet MİG savaş uçağı mevcuttur.. Bu güç General Halife Hafter’i başkent Trablus’tan uzak tutmaya şimdilik yeterli görünüyor.

Mirsata Tugayları gibi düzenli başka Tugay mevcut değildir. Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH),  birbirine bağlı bir güç teşkil etmeyen Trablus Tugayları, Trablus Devrimci Güçleri, Nevasi Güçleri, IŞİD ile mücadele eden Caydırıcı Güç ile Zintan Tugayları ve benzeri askeri güçlere sahiptir.

Türkiye, bataklığa sürükleniyor

Yeni Osmanlıcı yayılmacılığı özlemi içindeki siyasi otoritenin Libya macerası bugünle münhasır değil. Sanki siyasi iktidar günümüzde maceranın ötesinde ‘ateşin içine girmek için acele ediyor’ gibi bir izlenim bırakıyor. Erdoğan’ın en büyük korkusu Trablus’un düşmesidir. Halife Hafter güçlerinin Trablus’a girmesi, tüm planları altüst edecek ve Doğu Akdeniz ile petrol-doğalgaz rüyası bitecektir.

Independent Gazetesi’nin 19 Mayıs 2019 tarihli “Türkiye’den Libya’ya çok sayıda zırhlı araç gönderildi” başlıklı yazıda Samsun ve Mersin’den çıkan zırhlı araç yüklü gemi, Trablus’a ulaştı denilerek, BMC üretimi “Kirpi” adı verilen zırhlı araçlar ve ağır silahlar yüklenmişti. “Libya Ulusal Birlik Hükümeti”nin resmi Facebook hesabından paylaşılan açıklamada, “Ulusal Birlik Hükümeti, Trablus’u savunan güçleri zırhlı araç ve mühimmat ile kaliteli silahlarla donatıyor” dendi. [4] Almanya’da yayınlanan Deutsche Welle’nin 11.12.2019 günlü “Türkiye’nin Libya’ya silah sevkiyatı BM raporunda” başlıklı haberinde “Türkiye, ..… rutin bir şekilde ve kısmen kaynağı gizlemek için özel bir çaba göstermeden aleni olarak silah sevkiyatı yaptığı ve bunu BM ambargosunun ihlali anlamına geldiği” belirtilerek “sevkiyatların ağırlıklı olarak Türkiye’den yapıldığı”[5] belirtilmiştir.

Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere 02.01.2020 tarihinde alelacele Meclis’ten ucu açık bir şekilde geçirilerek tehlikeli bir sürece girildi. Çünkü Rusya ve Suudi Arabistan ile karşı karşıya gelme ihtimali göz ardı edilmiştir. Tezkere bir yıllıktır. Tezkere’ye göre “Hudut, şûmul (kapsam), miktar ve zaman Cumhurbaşkanınca tayin ve takdir olunacak” şeklinde geçirildi. Yani bir ordu mu gönderilecek, ya da küçük bir birlik mi, bu tamamen Cumhurbaşkanı’nın yetkisine terk edilmiştir. Tezkere’nin kapsamı yeterince sarih değildir.

Saray iktidarının savaşa müdahil olması da Akdeniz’de büyük bir çatışma riskini beraberinde getiriyor. Türk ordusu, Trablus’ta Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni düşmekten kurtarmak için Hafter’e karşı savaşacak. Acaba yalnız Hafter’e karşı mı? Hafter’i destekleyen Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Fransa, İtalya, Rusya seyirci mi kalacak? Eğer bunlardan biri savaşa müdahil olursa ya da Doğu Akdeniz’de Yunanlılar ile bir çatışma riski yaşanırsa, içinden çıkılması güç bir krizin eşiğine girilecektir. Tezkere’nin meclise sevki, eski sömürgeci İtalya’nın tepkisine yol açtı. Başbakan Giuseppe Conte “müdahalenin inanılmaz bir askeri gerilim artışına yol açacaktır. Erdoğan’a böyle bir askeri müdahaleden kaçınmasını tavsiye etmeyi sürdüreceğim” demiştir. Rusya Devlet Duması Uluslararası İşler Komitesi Başkanı Leonid Slutskiy, Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin “endişe verici” olduğunu ifade etti. ABD Başkanı Trump, Erdoğan’ı arayarak “dış müdahale durumunu karmaşık hale getirdiğini” belirtti. Mısır, tezkereyi kınadı. Suudi Arabistan Türkiye’nin Libya’nın güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğini ifade etti. “Türkiye’nin bu hamlesini aynı zamanda Arap ve bölgesel güvenliğe de tehdit oluşturuyor dendi. Birleşik Arap Emirlikleri de “açık tehdit” ifadesini kullandı. Avrupa Birliği, tezkerenin kabul edilmesini “endişe verici” olarak buldu. Yunanistan BM Uluslararası Adalet Divanı’na gideceğini açıkladı. Libya Ulusal Ordusu Generali Hafter, Mısır’ı yardıma çağırdı ve halka Türk ordusuna karşı savaş çağrısı yaptı.

Sonuç

Libya’daki savaşın sorumlusu başta Türk burjuvazisi olmak üzere, saray ve “beka” sorunu olarak gören Bahçeli ile etkin bir muhalefet yürütemeyen düzen partileri olacaktır. İleriyi görmekten aciz iktidar partisi ve küçük ortağı, Libya’ya asker gönderilmesinin savaşa ortak olmak anlamına geldiğini idrak edemediler. Savaş durumunda ülkenin tüm kaynakları cihatçı gruplara aktarılacak, kriz ile boğuşan yoksul kesimin sırtına fazladan ek yük bindirilecektir. Bu savaş onların ve işçi sınıfının savaşı değildir. Savaşın mağdurları ilgili ülkelerin halkları ve işçi sınıfı olacaktır.

Her dönemde savaş çığırtkanlığını yapan ulusal kesim, revizyonist ve sağ milliyetçi güruh, geçmişten günümüze kadar süregelen Kıbrıs sorununda Türk kesimini dünya ölçeğinde yalnızlaştırmaya terk ettiler. Suriye’de Kürtlere karşı cihatçı grupların sesi oldular. Geçmişte Kontrgerilla, JİTEM ve derin devlet ile birlikte çalışarak kirli işlere bulaştılar ve faili meçhullere imza attılar. Emperyalizm’in ve onların yerli işbirlikçilerinin dili ve kulağı oldular. CIA ve oligarşi ile açık ve doğrudan bağlantılı olan medyayı vatansever ilan ettiler. Muhalif grubu, gazetecileri, akademisyenleri, öğretmenleri, polis ve askeri terörist diye yandaş yargıçların kucağına atarak vatan haini ilan ettiler. Kürtlere, farklı elit gruplarına, Alevilere ve gayrimüslimlere kin ve nefret gütmeye devam ettiler. Ülke içinde Kürt illerinde taş üstünde taş bırakmayan siyasi otoritenin koltuk değneği oldular. Bugün de tezkereyi savunarak fetih özentisini siyasi iktidar ve küçük ortağıyla paylaşıyorlar.

Siyasal iktidar ülke içinde yitirdiği güç kaybı ve itibarını dışarıda askeri maceracılıkla aşmaya çalışıyor. 2011 tarihinden bu yana Libya’nın bugün içinde bulunduğu kaosun bir müsebbibi de AKP iktidarıdır. Muammer Kaddafi’nin cihatçı gruplar tarafından katledilmesinin sorumluları aranıyorsa bunlardan biri de AKP’dir. Türkiye’nin NATO’ya “ne işiniz var Libya’da” diyen ve ABD’nin isteği doğrultusunda cihatçıların safında yer almasının sorumlusu yine AKP ve reisidir. Kuzey Suriye’deki cihatçı paralı askerleri 2.000 dolar maaş vaadiyle saflarına dâhil etmeye çalışarak, Libya iç savaşına taraf olmayı bir marifet sayan [6] yine AKP iktidarıdır. Hele savaş gibi katliamlara ve büyük acılara sebebiyet verecek bir durumu olup-bittiye getirmek, tek bir siyasi kişiye bırakmak ciddi bir sorumsuzluk örneğidir. Siyasilerimiz savaşların birer cinayet olduğunu idrak edemeyecek kadar sorumsuzluk içindedirler.

AKP siyasi iktidarı, İtalya gibi “Ömer Muhtar”ın diyarında perişan olursa şaşırmayın.


[1] Fehim Taştekin, Türkiye’nin Libya savaşı: Kesinlikle tombaladan çıkmadı (Duvar Gazetesi, 30.06.2019)

[2] Erk Acarer, Cihatçı çöplüğü arıtma merkezi (Birgün, 30.12.2019)

[3] Libya Son Durum Haritası (2020) (Stratejik Ortak, 2 Ocak 2020)

[4] Türkiye’den Libya’ya çok sayıda zırhlı araç gönderildi (Independent, 19 Mayıs 2019)

[5] Türkiye’nin Libya’ya silah sevkiyatı BM raporunda (Deutsche Welle, 11.12.2019)

[6] Ankara, Libya’ya asker göndermekte ısrarcı: Türkiye bataklığa sürükleniyor (Birgün,

30.12.2019)

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları