İstanbul Sözleşmesi üzerine

“Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesine İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” diye geçen ve kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen sözleşme, 7 Nisan 2011 tarihinde yazılmış, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanarak 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin dönem başkanlığının Türkiye’de olduğu sırada imzalanmıştı. Sözleşme 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanmıştır. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacı devletlerinden biridir. 24 Kasım 2011 tarihinde TBMM’de hazır bulunan 247 milletvekilinden 1’i çekimser, 246’sının kabul oyu ile 6251 sayılı kanun olarak parlamentodan geçmiştir. Kanunu yürürlüğe koyan otoriter rejim, 9 buçuk yıl sonra bu kez parlamentoyu hiçe sayarak gece yarısı bir imza ile Sözleşme’den çektiğini ilan etmiştir. Tek imzanın bir kanunun ilgası ile ilgili hukuki mevzuata girmeyeceğiz. Bu olay, uzmanların alanına giren bir konudur. 

Sözleşmenin içeriğine bakıldığı zaman kadına yönelik şiddetin önlenmesi temel olarak alınmış, bununla ilgili kadın cinayetleri, cinsel saldırı, taciz ve tecavüz ile diğer konuları kapsamaktadır. Bu ana konuların içinde yer alan diğer konular aile içi şiddet, zorla kürtaj, zorla evlendirme, zorla hamilelik, kız kaçırma, tecavüzcü ile evlendirme, kadın düşmanlığı, flört şiddeti, kadın sünneti, asit atımı, göğüz ütüleme, ayak bağlama türü şiddet konuları yer almaktadır. Ayrıca başta kadın cinayetleri olmak üzere, töre ve namus suçları, kız bebek katliamı, gelin yakma, çeyiz cinayetleri, hamile kadın cinayetleri, kız kardeş katli, eş katli türü öldürme pratiklerinin önlenmesine ilişkin konular yer almaktadır. Cinsel saldırı ve tecavüz ile ilgili konular ise cinsel saldırı, siber taciz, toplu cinsel saldırı, cinsel şiddet, taciz, tecavüz, reşit olmayanlarla ilişkiye girme, fuhuşa zorlama, insan ticareti, seks işçilerine yönelik şiddet ve ensest türü saldırıları içermektedir. Bunun yanında ekonomik ve psikolojik şiddetin önlenmesine ilişkin imzacı ülkeler, gerekli yasal tedbirleri almakta yükümlüdür. Bunlarla bağlantılı olarak mağdurun korunması ve gerekli desteğin sağlanması, bütüncül politikaların izlenmesi, gerekli yaptırımların ayırımsız uygulanması geliyor. 

Yukarıda sayılanların tümü, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ataerkil yapı ve kapitalist üretim ilişkileri gibi üçlü kombinasyonun günümüzdeki yansımasıdır. Diğer bir deyişle başta kapitalist üretim ilişkileri olmak üzere ataerkil yapı ortadan kaldırılmadıkça toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kaldırılması mümkün olmayacaktır. Başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere diğer 45 kapitalist ülkede, Türkiye dâhil, kapitalist sistem var oldukça bu sözleşme gibi nice sözleşmeler kadın sorunlarını, şiddeti, cinayetleri, tacizleri ve tecavüzleri ortadan kaldırılmaya muktedir değildir.  

Geçen yazılarımızda KADIN OLMAK, KADINA ŞİDDET ve KADIN CİNAYETLERİ ile ilgili yazdığımız yazılarda şiddetin kaynağı, türü ve uygulanması ile ilgili gerekli açıklamaları yapmıştık. Bu yazının konusu ise Sözleşme’den vazgeçilmesi ile ilgili endişeler, Sözleşme’ye karşı olan kitlelerin gerekçesi, sözleşmenin feshedilmesinden yana olanların başka istekleri ve toplumsal yapıya yansıması gibi konuları kısa ve öz olarak anlatmaya çalışacağız. 

Bildiğimiz kadarıyla 15 Temmuz 2016’dan sonra AKP’nin dinci gericiliğini, sınıf düşmanlığını vb. dışa vurarak, temel burjuva hukuk normlarını bile hiçe sayan ve oldubittiye getirilen bu uygulama başlı başına bir darbedir. Kadın cinayetlerini, kadına işkenceyi, şiddeti, taciz ve tecavüzü meşrulaştıran bir imzadır. Hülya Osmanağaoğlu’nun dediği gibi bu “hetero-patriyarka” darbesidir. AKP reisi, toplumda ciddi ve örgütlü bir tepki gelemeyeceğinden emin olduğu için bu darbeyi gerçekleştirdi. Gerçi 77 ilin barolarının yaptığı açıklama, Cumhurbaşkanı’nın uluslararası sözleşmelerden çekilme yetkisinin bulunmadığını iddia etmiştir. Feminist hukukçuların da görüşleri aynı yöndedir. Bunun bir yetki gaspı olduğunu söylüyorlar. CHP’nin ise yargıya gitmekten başka yapacağı bir seçeneği yoktur. AKP reisi CHP’yi çok iyi tahlil etmiş olmalı ki gelecek tepkiyi hafife almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala kararlarını umursamamak gibi bir alışkanlığa sahip AKP sermaye devleti, Avrupa Birliği (AB) ’ni de iyi okumuş olmalı ki hiçbir yaptırımla karşılaşmayacağı bilincindedir. AB, gerek Macaristan’da olsun, gerekse Polonya gibi iki üye ülkenin kadın düşmanlığı üzerindeki hukuk garabetine herhangi bir yaptırımda bulunmamıştı.  

Geçtiğimiz günlerde Polonya da Sözleşme’den çekildiğini açıklamıştı. Macaristan meclisinde kabul görmediği için hiç uygulama alanına girmedi. Sözleşmenin feshinden önce Erdoğan’ın AKP MYK toplantısında yaptığı konuşmada Hırvatistan, Bulgaristan ve Macaristan’dan örnekler vermesi ve Türkiye’nin de Sözleşme’den çekilmesi gerektiğini söylediği basına yansımıştı. Erdoğan’ın örnek olarak gösterdiği Hırvatistan, Bulgaristan, Polonya gibi ülkeler, Avrupa’nın en geri ülkeleridir. Macaristan gibi dünyanın “faşist bir rejim” olarak gördüğü bir ülkeyi örnek göstermesi, siyasal iktidarın nerelerden ilham aldığını göstermeye yeterlidir.  

İstanbul Sözleşmesi’ni onaylamayan toplam 11 Avrupa ülkesi mevcuttur. Başına buyruk İngiltere’yi saymazsak, diğerleri Avrupa’nın Türkiye gibi geri kalmış ülkeleridir. Bunlar: Ermenistan, Bulgaristan, Çekya, Macaristan, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya, Moldova, Slovakya, Ukrayna’dır. Avrupa Konseyi üyesi olup sözleşmeyi imzalamamış sadece iki ülke var: Rusya ve Azerbaycan. 

İstanbul sözleşmesi çağımızda mücadele azmini, ezilmişliğinden ve sömürülmesinden alan dünya kadınları gibi Türkiye kadınları da verdiği mücadele ile kazandılar. Parlamentolar ise sadece biçim olarak onayladılar.  

İnsan Hakları Derneği (İHD)’nin 2020 Kadın Raporu’na göre Türkiye’de bir yıl içinde 709 kadın seks işçiliğine zorlandı. 1100 kadın ekonomik, fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddete maruz bırakıldı. 41 kadın intihar etti. 178 kadın ölü bulundu. CHP raporuna göre 2020 yılının ilk dokuz ayında 370 kadın öldürüldü. Kadın cinayetleri ile ilgili TBMM’ne verilen gensorular, AKP ve MHP’li milletvekilleri tarafından reddedildi. Tablo bu kadar ağır olduğu halde siyasal iktidarın çözüme yönelik hedefi şiddet değil, İstanbul Sözleşmesi oldu. 

8 Mart 2021 tarihinin hemen akabinde kadın hakları için sokaklarda eylem yapanların evlerine baskınlar yapıldı. HDP’nin kapatılması ve yüzlerce üyesine siyasi yasak getirilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne dava açıldı. Gergerlioğlu’nun milletvekilliği hukuksuzca, keyfi bir biçimde düşürülerek yangından mal kaçırır gibi apar topar yakalanarak tutuklandı. İHD yöneticileri gözaltına alındı. Bunlar bir arada düşünüldüğünde İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını totaliter rejimin neoliberalizm ile örgütsüz bırakılan işçi sınıfı üzerinden toplumsal muhalefeti sindirme operasyonlarının bir parçası olarak düşünmemek mümkün değildir. Tüm bu olup bitenlerin içinde kadın hareketi, toplumsal muhalefetin günümüzde en dinamik olanıdır.  

Söz AKP’den açılmışken, 2002 yılında iktidara geldiği zaman eril tahakkümüne bağlı aileyi güçlendirmeyi hedef haline getirdi. Aile içi yaşamının sorunsuz yürütülmesi için kadınları ucuz, niteliksiz ve güvencesiz emek olarak ev eksenli ve yarım zamanlı iş eksenli, boğaz tokluğuna, sigortasız çalıştırmayı hedefledi. Her aileye en az üç çocuk doğurmayı adeta bir baskı aracı gibi kullandı. Hatta “Kadın ve Aile Bakanlığı”nın adını değiştirerek “Kadın”ı kaldırdı ve sadece Aile Bakanı olarak değiştirdi. Kürtajı yasakladı. Sezaryenle çocuk doğurmayı engelledi ve bunlarla ilgili birimleri kaldırdı. Boşanmayı engellemek için “aile irşat büroları”nı kurdurdu. Aile içi şiddette erkekleri arabulucu olarak atadı. Boşanmayı zorlaştırmak için nafaka haklarının gaspına yönelik kampanyalar kurdu, raporları devreye sokarak boşanmayı neredeyse imkânsız hale getirdi. Bunlarla da yetinmedi. Radikal İslamcı AKP sermaye iktidarı pandemiyi bile fırsata çevirerek kız çocuklarını tecavüzcüleriyle evlendirmeye kalkıştı. TCK’nın 103. Maddesi olan cinsel istismar ile ilgili ‘çocuğun rızası’ yaşını 15’in altına indirerek 12 olarak kabul etti ve sonuç itibariyle Türkiye çocuk istismarı ve kadın cinayetleri suçlarının işlendiği dünyada üst sıralara kadar yükseldi. Bu utanılacak, ayıplanacak, insanlık yüzünün kızaracağı bir olaydır ama AKP’nin yüzü kızarmadı. AKP seçmeni bile buna isyan etti. 

Memnun olanlar ve talepleri 

Dünya değiştikçe düşünceler ve eylemler de değişiyor. Kadınlarımız da değişen dünyanın içinde hapsoldukları kabuğu çoktan kırdılar. Toplumsal eşitlik talebinde bulundular. Günümüzün değişen üretim ilişkilerinde nasıl sömürüldüklerini, ezildiklerini, hor görüldüklerini, bir kenara atılacak kadar değersiz olarak görüldüklerinin bilincine vardılar ve isyan ettiler. Ancak değişmeyen bir şey vardı. O da gerici ve yoz zihniyet. Kadını evde hapsetmeye devam edecekti. Halk tabiriyle “kucağında sıpayı, sırtında sopayı eksik” etmeyecekti. O zihniyet sağcı, gerici ve gücünü kapitalist üretim ilişkilerinden alan burjuvazinin en güçlü siyasi temsilcisi olan AKP zihniyeti ile tarikat, cemaat ve günümüz Diyanet zihniyetidir. Bu zihniyete sahip iktidar çevreleri gerici ve yoz bir yaklaşımla kadın ve erkek arasındaki cinsiyeti biyolojik ve fizyolojik farklar nedeniyle eşitlik talebini reddediyor. Bu farklılıktan doğan eşitliğin saçmalık olduğunu ve fıtrat ve yaradılış felsefesine ters düştüğünün propagandasını yapıyorlar. Bu aymazlık türü yaklaşımların, ister istemez sorunun toplumsal boyutlarına işaret ettiğinin farkına varamıyorlar. 

Oğuzhan Asiltürk’ün bir kanadını temsil ettiği Refah Partisi memnun, sağ partilerin tamamı memnun. Tarikatlar ve cemaatler ile Diyanet İşleri Başkanlığı çok fazla memnun ve mutlu, hatta Ayasofya baş imamı da! 

En az AKP kadar gerici olan ve sırtını Hizbullah’a dayayan Hür Dava Partisi (HÜDA-PAR) İstanbul Sözleşmesi, Avrupa’nın kültürel boyunduruğudur diyor ve toplumun yapıtaşı olan aile kurumunu tehdit ettiğini iddia ediyor. Yeni Şafak Gazetesi, Milli Eğitim, Aile Bakanlığı ve KADEM projelerinin durdurulması gerektiğini aksi halde ailenin çözüleceğini iddia ediyor. Milli Görüş hareketi de ahlaki değerlerinin ve ailenin çökeceğini iddia ediyor. Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi de düzenlediği basın toplantısında İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılmasını istemişti. Hepsini toplasanız, KONDA Araştırma Şirketi’nin yaptığı araştırmaya göre İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmalıyız diyenlerin oranı yüzde 7’dir. AKP’li Cumhurbaşkanı toplumun yüzde 7’sinin isteğine göre hareket etmiştir. Yüzde 36’sı Sözleşme’den çıkmayalım derken, sözleşmenin ne olduğunu bilmeyenlerin oranı yüzde 62’dir.  

Tarikat, cemaat, Diyanet vb. siyasal İslam’ın temsilciliğine soyunan kuruluşlar, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ile yetinmedikleri gibi sözleşmenin feshi sonrasında yeni taleplerini gündemden de eksik etmiyorlar. Bu istekleri sıralarsak karşımıza cahiliye döneminden kalma uygulamaları bile aratmayacak karanlık bir tablo çıkıyor. Birkaç cümle ile özeklersek: 

  • Anayasa’nın 10. ve 41. maddeleri kaldırılsın istiyorlar. 10. maddede “kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir,” deniliyor. 41. maddede de “devletin, ananın ve çocukların korunması” ile ilgili hükümleri içeriyor. 
  • Medeni Kanunu’nun değiştirilmesini istiyorlar. Medeni Kanun hükümleri içinde yer alan 169 madde gereği “nafaka hakkı” yerine şeriat hukukunda “Mehir” düzenlemesi yapılsın istiyorlar. Mehir, İslam hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği para, mal veya menfaat ile ilgili düzenlemedir. 
  • 6284 sayılı Şiddetin Önlenmesi Yasası kaldırılsın istiyorlar. Bu yasa kadının korunması ile ilgili düzenlemeleri içeriyor. 
  • Türk Ceza Kanunu’nda idam cezası geri getirilsin istiyorlar. Zina, yeniden suç sayılsın, kadın örgütleri ve LGBT örgütleri “terör örgütü kapsamına alınsın, yaşam hakları ellerinden alınsın” istiyorlar.  
  • Türkiye “Lanzarote Sözleşmesi”nden de ayrılsın istiyorlar. Lanzarote Sözleşmesi, “Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması için Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir. Sözleşme 2010 yılında Türkiye tarafından onaylanmıştı. 
  • Kadınlar çalışma hayatından tamamen uzaklaştırılsın istiyorlar. Bunu meşrulaştırmak için de “çalışan erkeklerin ücretlerine aile ve çocuk ödemeleri yapılsın.” [1] 

İstanbul Sözleşmesi içeriğindeki hükümler 

İstanbul Sözleşmesi içeriğinde bulunan hükümlerden öne çıkanların bazıları şunlardır: 

  • Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde ‘namus’ gibi kavramlar sözleşme kapsamında herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir. 
  • Kadınlara yönelik önyargıların, törelerin, gelenek ve diğer uygulamaların kökü kazınacak, kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yönelik tedbirler alınacak. 
  • Gençler ve erkekler başta olmak üzere toplumun tüm bireyleri her türlü şiddet olayının önlenmesinde aktif biçimde katkı sağlamasına yönelik teşvik edilmesine çalışılacak. 
  • Eğitimde resmi müfredatta “kadın, erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arınmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı öğrencilerin ve toplumun dâhil edilmesi için gerekli tedbirler alınacak. 
  • Yaygın eğitimin yanı sıra bu sözleşmenin uygulanmasında spor, kültür ve eğlence kuruluşlarında ve medyada yaygınlaştırılmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınmasında iktidarlar yükümlüdür. 

Sözleşme hükümleri mağduru nasıl koruyacak 

  • Şiddete maruz kalanlara kısa ve uzun dönemli uzman desteği sağlanacak. 
  • Şiddet mağdurlarına bakımevleri sağlanacak. 
  • Mağdur kadınların hayatları risk altına girdiğinde veya işkenceye, insanlık dışı uygulamaya veya cezalandırılmaya maruz kalabilecekleri hiçbir ülkeye hiçbir durum altında iade işlemi sağlanmayacak ve güvence altına almak üzere gerekli yasal veya diğer önlemler alınacaktır.  
  • Cinsel şiddete uğrayan mağdurlara hem tıbbi ve hem de psikolojik destek sağlanacak. 
  • Gizlilik ilkeli ve 7 gün, 24 saat faaliyet gösteren ücretsiz telefon hizmeti sağlanacak. 
  • Şiddet mağdurlarının tazminat alması konusunda hukuki düzenlemeler yapılacak. 
  • Şiddete tanıklık eden çocuklara psiko-sosyal danışmanlık hizmeti sağlanacak. 
  • Taciz veya psikolojik şiddet amaçlı bireyi takip edenlere gerekli cezaların verilmesi için hukuki düzenlemeler yapılacak. 
  • Zoraki evliliklerin geçersiz ve hükümsüz sayılması için gerekli düzenlemeler yapılacak. 
  • Kişinin rızası olmadan başkalarıyla cinsel nitelikli eylemlere girmesine sebep olmak da şiddet kapsamına alınacak. 
  • Eski veya yeni eşler ile birlikte yaşanan kişilerin arasında meydana gelen bu tür eylemler de şiddet kapsamına alınacak. 
  • Zorla yapılan kadın sünnetleri yasaklanacak. Kadın, zoraki kürtaja veya kısırlaştırmaya karşı korunacak. 
  • Yukarıda belirtilen suçların işlenmesine yardımcı olanlara da suçlu muamelesi yapılacak. 
  • Güvenlik birimlerinin mağdurları koruma altına almaları sağlanacak. 
  • İlgililere ani tehlike durumlarında faillerin, mağdurun veya risk altındaki kişinin ikametgâhını terk etme emri verme ve kişilerle temas etmesinin yasaklanması yetkisi verilecek. 
  • Mağdurlara hukuki yardım ve ücretsiz adli yardım sağlanması için gerekli tedbirler alınacak. 
  • Ayrıca taraflardan biri veya birkaçının zulüm görme tehlikesi söz konusu olduğu durumlarda başvuru sahiplerine mülteci statüsünün tanınması istenebilecek. 

Sözleşme, mağdur duruma düşen kadınların haklarını korumaya yönelik önlemlerin, toplumsal cinsiyet, ırk, dil, din, renk, siyasi veya farklı tür görüş, köken, azınlık, etnisite, mülkiyet, doğum, cinsel yönelim, sağlık durumu, engellilik, medeni durumu, göçmen ya da mülteci statüsü gibi herhangi bir temele dayalı ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmak üzere hükümleri içeriyordu. Bu sayılanlar dinci ve milli AKP iktidarının fıtratına uygun değildi. Dolayısıyla cemaatlerin, tarikat ve Diyanet’in de! İktidar bu tür hükümler içeren bir sözleşmenin itaatkâr bir toplum yaratmaya ters düştüğünü, çok çocuklu ve muhafazakâr aile yapısını kutsayıp, kadının aile içinde kendisine yüklenen geleneksel rolü ile sınırlama ve kontrol altında tutma pratikleriyle örtüşmediğini çok iyi biliyordu.   

2011 yılı, sözleşmenin imzalanması sonrasında etkisini yavaş yavaş hissettiren ve yürürlüğe girdiği 2014 yılından itibaren günümüze kadar geçen süre, Türkiye’de siyasi iklimin ve çevresel koşulların büyük değişimlere uğradığı talihsiz dönemdir. Bu süreçte rejim, iktidar marifetiyle güdümlü parlamenter demokrasiden totaliter rejime evrildi. Bu dönüşüm kadın üzerindeki baskıyı fazlasıyla hissettirdi ve bugün geldiğimiz noktada İstanbul Sözleşmesi’nin kaderini belirledi. Günümüz kadınları, annelerinin yaşadığı dönemdeki koşulları yaşamak istemiyor, o koşullara dönmeyi reddediyorlar.  

İktidar ve avenesini çılgına çeviren ve saldırganlaşmasına neden olan bu dönüşümdür ve bu dönüşümün önüne geçilmesinin zorluğunu ve tehlikesini gören iktidar, Diyanet, tarikat ve cemaatlerden medet umar hale geldi. Ezgi Şanlı’nın dediği gibi “Toplumda yaratılan yapay kutuplaştırma kadın üzerinden güçlendirilmek istenirken, baskıya, şiddete, kadın cinayetlerindeki artışa duyulan tepki dindar kadınları da kuşatıyor. ‘Müslüman’, ‘iffetli’, doğurgan, itaatkâr, iktidar sevici, kindar kadın projesi topluma dayatılırken, dindar kadınların tıpkı seküler kadınlar gibi demokratik hak ve özgürlükler istemesi, mesela İstanbul Sözleşmesine sahip çıkması her türlü hakarete tabi tutulmalarına neden oluyor. Kendi “mahallesinin” kadınlarına saldıran erkekler eksik olmuyor.” [2] Dolayısıyla üretim ilişkilerinin ve ataerkil yapının yarattığı çifte ezilmişliğin baskısı altındaki emekçi kadınlardan yükselen muhalif sesler ve itirazlar, tüm kadınlar dünyasına ulaşarak İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmak isteyenlerin kâbusu haline geliyor.  

Uzmanlar ne diyor? 

İstanbul Sözleşmesiyle ilgili hukukçuların birleştiği nokta, TBMM’nin bir yasayla uygun bulduğu bir anlaşmadan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle çıkılamayacağıdır. Bu görüşün dayanağı olan temel nedenlerin bazılarını sıralarsak: 

  • Anayasa’nın 104. Maddesinin 7. Bendinde Cumhurbaşkanı’nın yürütme yetkisine ilişkin konularda kararname çıkaracağı ile ilgilidir. Oysa uluslararası anlaşmaların yürürlüğe girmesi için Meclis’in yasa ile uygun bulması gerekir. Dolayısıyla uluslararası anlaşmaların onaylanması, yürütme yetkisine giren bir konu değildir. 
  • Yine Anayasa’nın 104. Maddesi Cumhurbaşkanı’nın kişi hakları ve temel haklar ile ilgili kararname çıkarmayacağını belirtiyor. İstanbul Sözleşmesi, temel bir hak olarak kadın hakları ile ilgili yapılmış bir sözleşmedir. Dolayasıyla Cumhurbaşkanı bu konu ile ilgili kararname çıkaramaz. Hele oldubittiye de getiremez. 
  • Usul ve yetki konusu paraleldir ve hukukun temel bir ilkesidir. Dolayısıyla TBMM tarafından çıkarılacak bir yasa ile ancak anlaşmadan çekilme hakkı doğabilir. 
  • Yasa ile düzenlenen konularda Cumhurbaşkanı kararname çıkaramaz. TBMM tarafından çıkarılan bu yasa hala yürürlüktedir. 
  • Sözleşmelere taraf olmak için aranan TBMM’nin uygun bulma koşulu, işlemin asli unsurudur. Usul ve yetkideki paralellik ilkesi gereğince Sözleşme’den çekilmek için de bu asli unsurun bulunması gerekirdi. Bu unsuru içermeyen çekilme işlemi yok hükmündedir. [3]  

İstanbul Sözleşmesi’nin dayanağı Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin (CEDAW) ile ortak maddeleri mevcuttur. CEDAW cinsiyet temelinde ayrımcılığı yasaklıyor. Bu Sözleşmeden de bir gece yarısı kararname ile aniden çekilebiliriz. 

AİHM’e üyeyiz. LGBTİ+’ların şiddete karşı korunması, eşit haklara sahip çıkmasına ilişkin AİHM’in birçok kararı vardır. Dolayısıyla bu karar var diye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden de çekilmemiz mi gerekiyor? 

Türkiye’nin Sözleşmeden çekilmesi, siyasal iktidarın kadına verdiği değerin göstergesidir. Kadının toplumdaki konumu, kadına verilen değer ile ona biçilen rol, sözleşmenin feshi ile gün yüzüne çıkmıştır. Bir hukukçu olan TBMM Başkanı’nın bu konuda Cumhurbaşkanı isterse Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden de çekilebilir türü söylemleri, hukuki değil, tamamen siyasidir ve hiçbir temel dayanağı yoktur. 

Mücadele yöntemleri 

İstanbul Sözleşmesi’nin bir gece yarısı bir darbeyle askıya alınması sonrasında kendiliğinden gelişen olayların göstericileri rahatlatmaktan ve öfkesini boşaltmaktan öteye gidemeyecek ve kısır döngü içinde kalmaya mahkûm olacaktır. Haksızlıklara, keyfi uygulamalara, kadın cinayetlerine, şiddete, taciz ve tecavüze, istismara yönelik örgütlü mücadele özünde sınıfsal mücadele içinde kadının özgürleşmesi, emeğin sömürüden kurtulması, insan gibi yaşam koşulları, üretim ilişkilerinin değişimi, yani sınıfsal mücadele ile mümkündür. Ancak görünürde işçi sınıfının örgütlenmesinin önüne neoliberalizm gereği büyük duvarlar örülmüştür. Proletaryanın özgürlüğü yaban yaşam parklarındaki demir parmaklıklar misali kısıtlanmıştır. İşçi sınıfı örgütleri tamamen dağıtılmış olmakla ve siyasi mücadeleyi yürütecek en önemli kurumundan yoksun olarak bugünkü koşullarda yürütemeyeceğine göre kadın dernekleri başta olmak üzere KESK, DİSK, TMMOB, Tabipler Birliği ve bazı sol düzen partileri ile birlikte yürütebilir. Bunlar yeterli midir, elbette hayır. Sermaye sınıfı ve temsilcisi siyasal iktidarı bezdirecek genel grevlerin ses getireceği şüphesizdir. Sokaklarda salt kadın derneklerinin yaptıkları eylemler, okyanusa düşen bir yağmur damlası misali oldukça etkisizdir. Sendikaların basın açıklamalarının yanı sıra iktidara tepki vereceği yer, sosyal medyada, Kadıköy İskelesi’nde ya da Aile Bakanlığı önünde basın açıklaması yapmasının oldubittiye getirilmesi ile çözülebilecek bir sorun değildir. En azından genel greve giden mücadele örgütlenmelidir. Kadınlar için harekete geçmeli, sınıf mücadelesinin direniş yöntemleri devreye sokulmalıdır. Azınlığın çoğunluğa hukuksuz tahakküm kurduğu günümüzde çoğunluğun sesi olmak da sendikaların boyunu aşan bir durumdur. Kaldı ki sendikalar bile bölünmüş, büyük çoğunluğu sermayenin hizmetkârı olmuş, boyunduruk altındadır. Sınıf düşmanı tavrını açıkça ortaya koyan TÜSİAD’a sırtını dayamış bir CHP’den geçen gün İYİ PARTİ’nin yaptığı gibi yargıya gitmekten başka türlü eylem ve destek beklemek beyhudedir. Siyasal muktedirler bir gece ansızın kıdem tazminatını da gasp ederse CHP’nin Danıştay’a gitmekten başka işe yarayacağı herhangi bir durumu düşünmek de hayalciliktir. 

İstanbul Sözleşmesi’nin tüm kesimlerden aldığı destek ile sınıf siyasetini ekonomik mücadeleden siyasal mücadeleye sıçratmak doğru başlangıç olabilir. -Ancak bunu sağlayacak proletarya partisi de yoktur.- İşçi sınıfından kadınların Kod 29’a, pandemiyle yaygınlaşan evden çalışmaya karşı ve ILO 190’nın imzalanması için verdiği/vereceği mücadele İstanbul Sözleşmesi için vereceği mücadeleye eklemleneceği ölçüde başarı şansına sahiptir. Ama daha önemlisi milyonlarca kadın ve LGBTİ+ can derdiyle mücadele ederken gelecek günlerde sendikaların yöneticilerine İstanbul Sözleşmesi için basın açıklamasından başka [4] neler yaptığı sorulacak mıdır?  

Sonuç 

Kapitalist üretim ilişkileriyle birlikte insan ilişkilerinde, toplumsal kültürde feodal kalıntıların temizlenemediği Doğu Akdeniz Havzası toplumlarında ve Afrika, Orta Asya, Uzakdoğu ve Latinlerde kadının yaşam hakkı hala kocasının ya da yakını erkek bireyinin kaderine terk ediliyorsa, feodal kültürle birlikte kapitalist üretim ilişkileri değişmiyorsa, bu coğrafyalar kadınlar için cehennem olmaya devam edecek ve bu cehennemden kurtulmak mümkün olamayacaktır.  

Küresel kapitalizmin hüküm sürdüğü 21. yüzyılda İstanbul Sözleşmesi’ne imza atan günümüz çağdaş ve modern ülke imajını vermeye çalışan Avrupa ülkelerinin büyük kısmında kadına şiddet hala uygulanabiliyor. Kadın cinayetleri, taciz, tecavüz ve çocuk istismarı artışlarının hala önüne geçilebilmiş değildir. 10 yıl önce imzalanan İstanbul Sözleşmesi’ne rağmen Türkiye’de 10 yıl içinde kadınların gerek işyerlerinde ve gerekse evlerinde, sokakta şiddete uğramasının önüne geçilememiştir. 2014 yılından bu yana 7 yıldır fiilen yürürlükte bulunan bu Sözleşme’ye rağmen, cinayetler, taciz ve tecavüzler katlanarak bugüne kadar süregelmiştir. Ülkeyi yönetenler, Sözleşme’yi imzaladıklarına pişman oldukları için olmalı ki, Sözleşme’nin getirdiği hükümler çerçevesinde gerekli tedbirleri almadı, yasaları çıkarmadı, hatta teklif etmeye bile cesaret edemedi. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni gerçekten kadınlar için mi imzaladı, yoksa dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin öncü rol oynadığına dikkat çekmek ve popülizm uğruna iktidarın ikiyüzlülüğünü gizlemek için miydi? AKP reisinin fesih kararı sonrasında Türkiye’de kadınların siyasal iktidarları rahatsız edecek biçimde sokaklara çıkması, kazanımlarının yok sayılmasına verilen güçlü bir yanıttır. Emekçi kadınların uyanışını hızlandırmak için, ait oldukları sınıfın erkek bireyleriyle birlikte örgütlü olarak verecekleri özgürlük mücadelesi, insan gibi yaşamalarının tek ve değişmez anahtarıdır. 

Marks, “Kapital”de kapitalist üretimin gelişmesini ve özünü en ince ayrıntılarına ve en karışık aşamalarına kadar tahlilci bir biçimde ele alarak ve artı-değer yasası üzerinden irdeleyerek, çocuk ve kadınların çalışmaları konusunda aktardıkları nettir. Kapitalizmin kadının eski ev ekonomisi faaliyetlerinin temelini yıktığını, eskiden kalma aile biçimini çözdüğünü, kadını aile dışında ekonomik yönden bağımsızlaştırdığını ve onun eş, anne ve vatandaş olarak hak eşitliği için sağlam zemini inşa ettiğini ikna edici bir biçimde kanıtlamıştır.  

Feodal yapıdan kapitalist üretim ilişkilerine geçişteki devrimleri bile burjuvazi değil, proletarya gerçekleştirmiştir. Diğer bir deyişle burjuva demokratik devrimleri bile kadın ve erkek işçiler tarafından gerçekleştirilmiştir. 

Sosyalist toplum düzeni ile kadının sorununun çözümü için vazgeçilmez toplumsal ön koşulları yaratabilecek olan ve yaratma gücü, tek devrimci sınıf olan proletaryanındır. 

Burjuva kadın hakları savunuculuğunun, proleter kadınların toplumsal kurtuluşunu ne mücadele ile elde etme isteğinde ve ne de bu yetenekte olmadığını bir yana bırakırsak, onun, kapitalist toplum düzeni içinde, cinsiyetlerin toplumsal ve hukuksal eşitliği zemini üzerinde yeşermek zorunda olan yeni zorlu çelişkileri çözmekte de aciz olduğu ortaya çıkmıştır. Bu çelişkiler ancak, insanın insan tarafından sömürülmesi ile birlikte bununla koşullu olan çelişkiler de aşıldığında [5] ortadan kalkacaktır.  

Eski toplumun yaşam koşulları, proletaryanın yaşam koşulları içinde erimiştir. Proleter mülksüzdür. Engels’in dediği gibi zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Kadın ve çocuklarla ilişkisi burjuva aile ilişkisinden tamamen farklıdır, hiçbir ortak yanı yoktur. Burjuva ailesi, sermayeye, özel kazanca ve hatta servete dayanıyor. Bu aile yalnızca burjuvazi için vardır. Bu durum proleter aile yaşam tarzıyla hiçbir özelliğe dayanmıyor. Büyük sanayinin etkisiyle proleterler için aile bağları kopup parçalandıkça, proleterlerin çocukları basit birer ticaret metası ve iş aracına dönüştükçe, burjuvazinin yapmacık bir edayla aile ve eğitimden, ana, baba ile çocuk arasındaki kutsal ilişkiden dem vurması bir kat daha iğrençleşiyor. 

Marks ve Engels, “Komünist Manifesto”da var olan durumun acımasız karakterizasyonunu ortaya koyuyor. “Burjuva, karısını basit bir üretim aracı olarak görür. Üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duyunca da, pek doğal olarak, her şeyin ortak olmasının kadınların da ortak olmasına yol açacağından başka sonuca varamaz. Gerçek amacının, kadınların basit birer üretim aracı olmaktan çıkarılması olduğu, aklının ucundan bile geçmez” burjuvanın. 

Kapitalist üretim ilişkileri, varlığını ve etkinliğini sürdürdüğü süre içinde kadına tanınan haklar, kadınların lehine çıkartılan sözleşme türü formlar bile kadını, içinde hapsettiği kapitalist üretim ilişkileri ve ataerkil tahakkümden kurtaramamıştır. İçinde bulunduğumuz kapitalist çürüme nedeniyle tüm olumlu maddelerine rağmen Sözleşme’nin yasal düzenlemesi, kadına yönelik şiddete engel olmadığı gibi rasyonel bir etkisinin bulunmadığı ortadadır.  

İdeolojisi belli olan AKP, Türk-radikal İslamcı çizgisinin yanı sıra bugün burjuva siyasetinin en güçlü temsilcisi konumundadır. Dolayısıyla bir avuç egemen burjuvazinin saltanatının bekası uğruna milyonlarca insanı sefalete sürüklemekten çekinmemiştir. Bu uygulama hiç şüphesiz ki en çok kadınları etkilemiştir. Kaldı ki Türkiye gibi demokrasisi olmayan, yürürlükteki yasalara uymayan geri kalmış, sömürge tipi otoriter rejimlerin hâkim olduğu ülkelerde kadınlar, işyerlerinde patronları, evlerinde kocaları tarafından sömürülen, hor görülen şiddete uğrayan ve gerektiğinde insan yerine konulmayan bir maldır, metadır. Sözleşme’nin feshi bunun tuzu, biberi olmuştur. 


[1] Sevda Karaca, Mevzu sadece İstanbul Sözleşmesi değil! (Evrensel, 26 Mart 2021) 

[2] Ezgi Şanlı, İstanbul Sözleşmesi Aynasında Muktedirlerin Sancısı (Marksist Tutum, 10 Ağustos 2020) 

[3] Rıza Türmen, 10 yıl sonra İstanbul Sözleşmesi (T24, 06.04.2021) 

[4] Hülya Osmanağaoğlu, İstanbul Sözleşmesi ve bir gece ansızın gelen hetero-patriyarka darbesi (Sendika.org. 23.03.2021) 

[5] Clara Zetkin, Kadınlar Karl Marx’a ne borçludur ( Ekmek ve Gül.net, 14 Mart 2021)