Ikrçılık

Oğuz Kağan Dilber

Irkçılık, insanların etik eşitliğine inanmayan, toplumları ve insanları sıradüzeni içinde gören eşitsizlikçi dünya görüşünün bir parçasıdır. Irkçılık, ayrımcı gruplar arası ilişkilerin biyolojik temellerle doğrulanabileceği yanıltmacasına dayanan antisosyal inanış ve davranışlardır.

Irkçılık sadece fiziksel farklılıklar(ten rengi) veya etnik kimlik üzerinden değil kültürler üzerinden de gerçekleşir. Buna göre ırk ya biyolojik bir kavramdır ve sosyal bir boyutu yoktur, ya da sosyal bir kavramdır, biyolojik boyutu yoktur.

İlk önce biyolojik bir kavram olup olmayacağını ele alalım. Eğer ırk biyolojik bir kavram ise tek bir tanım yapmak gereklidir.  X rengi ten, y kafatası, z burun uzunluğu vs… Halbuki bu şekilde genel bir ırk tanımı yapmak olanaksızdır çünkü insanların fiziksel özellikleri birbirlerinden farklıdır. Genetik kuramlardan yola çıkarsak milyonlarca yıllık evrim ve insanların birbirlerinden farklı olması birden bire değil yavaş yavaş gerçekleşmiştir. Biyolojik perspektiften genel bir tanım yapılamadığı gibi doğru olan ırkın öznel bir kavram olmasıdır.Ancak bu sadece dış görünüşümüzdür.

Genetik analizlerden(dna,vb) elde edilen kanıtlar ise fiziksel varyasyonumuzun %94 civarında aynı olduğunu belirtiyor. %6 lık fark ise çok büyük farklılıklar olduğu anlamına gelir. Komşu popülasyonlarda genlerin üst üste binmesi ve fenotipik ifadeler söz konusudur. Tarih boyunca ne zaman farklı gruplar anlaşmaya varmışsa, aynı zamanda melezlenmişlerdir. Genetik özelliklerin paylaşılmasının devamında insanoğlu tek bir tür olarak kendini muhafaza etmiştir(Homo Sapiens Sapiens).

Fiziksel karakterimiz bize gen havuzumuzdan miras kalır, bir karakterin yayılım alanını diğerinin varoluşuyla öngörülmez. Örneğin deri rengi kuzeydeki ılıman bölgelerin ışığından güneydeki tropik bölgelerin karanlığına kadar geniş bir alanda farklılaşır; bu farklılık burun şekli veya saç rengiyle alakalı değildir. Koyu ten, kıvırcık, bukleli, dalgalı ya da düz saçlı insanlarla ilişkilendirilebilir ki bunların hepsi tropik bölgelerdeki farklı yöreye özgü insanlar arasında bulunabilir.En güzel kafatası örneği Kafkasya’dan geldiği için “Kafkas” ırkını en tepeye yerleştirmek mantıklı mı ?

Peki sosyal bir kavram olarak ırk sözcüğünü nasıl açıklayabiliriz ? Kültürle. Bizi biz yapan, davranışlarımız, yaşayış şeklimiz, dini inancımız hatta konuştuğumuz dil. Sosyolojik olarak kültür; insanlardan öğrendiğimiz toplumsal mirastır. Kültürün oluşmasında ikili bir süreç vardır; birinci süreçte insan pasif ve alıcı konumdadır. Belli bir coğrafi çevrede yaşıyor, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını orada gideriyordur. Doğayla kurulan bu öncül ilişki, yani ihtiyaçları doğrultusunda edindiği bilgi, dili, davranışları ve maddi üretim ve tüketim aletleri kültürün yaratılmasında birinci aşama olarak karşımıza çıkar. İkinci aşamada ise insan alıcı konumdan çıkar ve üretmeye başlar; yani yaşadığı çevreye etkin ve aktif bir güç olarak katılır. Bu süreç ilk aletlerin yaratılmasıyla sınırlı olarak başlayıp Neolitik Çağ’la birlikte hız kazanmıştır. Kültür birikimle birlikte ivmesi artan bir toplumsal yapı bileşenidir. Giderek her nesil miras aldığı kültüre maddi ve manevi bir katkı yapar ve onu kendinden sonrakilere miras bırakır. İnsanlar da biyolojik farklılıklarında dolayı değil kültürlerinden dolayı farklıdırlar. Bu farklılık ırkçılık için bir temel değildir ve asla da olmayacaktır. Irk fikrinin sadece fiziksel farklılıklardan daha fazla anlam taşıdığını tarihsel araştırmalar göstermiştir ki; gerçekte insan türlerindeki fiziksel varyasyonlar, onların kuşandığı sosyallik haricinde bir anlam taşımazlar.

İnsanlar arasında kültürel farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıkların hiçbiri diğerinden üstün değildir.  Hiçbir renk diğerinden, hiç bir kültür diğerinden, hiç bir dil diğerinden üstün değildir. Asimilasyon insanlık suçudur. Irkçılık insanlık suçudur.. Nihayetinde ırk, insan farklılıkları hakkında bir ideoloji olarak sonraları dünyanın diğer bölgelerine de yayıldı ve bölmek, sıralamak ve insanları kontrol etmek için bir strateji haline geldi.

Irkçılık düşüncesi sosyal bir inşa, kötü bir öğreti ve bir vebadır. Etnik veya kültürel bir ayrımcılığın, eşitsizliğin bir sınıflamadan ibaret olduğunu kabul etmeden günümüz sorunlarını çözmek mümkün değildir.

Irkçılığın bir öğreti gelmesi ve devletlerin okullarında ırkçılık karşıtı değil de ırkçılık hakkında bilgiler müfredata sokması, toplumu belli bir yanlışa toptan sürüklemesi kindar bir nesil yaratma çabasıdır. Örneğin İsrailli kız çocuklarının Filistin’e atılacak füzelerin üstüne “ Canınız cehenneme, İsrail bombası böyle düşer”, “Sevgiyle ölün”, “Sevgili Lübnanlı, Filistinli, Arap, Müslüman ve Hristiyan çocuklar ölümünüz için sevgilerle, İsrailli çocuklar” yazması ve çocukların bunu yazarken yüzlerinin gülmesi tüyler ürperticidir. Kim bilir kaçı gerçekten yaptığının farkındadır. Ancak sorun eğitimden geçer. Eğitimlerini faşist yetişkinlerden, toplumdan veya devletten alan çocukların bunu yapması değil, eğitim veren kurum/kuruluş toplum ve ebeveynlerinin bir sorunudur. Bu da zaten Yahudileri sadece Yahudi oldukları için öldürmek isteyen modellerin bahane bulmalarına yardımcı olmuştur. Bunun gibi eline kalaşnikof verilip en önde yürütülen 6-10 yaş arası çocuklar, kafasında üç hilal veya yeşil, Arapça yazılı bantlar taşıyan 3-7 yaş arası çocuklar, 4 yaşında okuma yazma bilen insanların bile zar zor ezberlediği milli marşı ezberlemek zorunda kalan çocukların da silahlara, bombalara şuursuz yazılar yazan çocuklardan pek farkı yoktur. Aynı şekilde durumun 18 yaşındaki gençlerin ellerine silah vererek dağa gönderilmesinden/kaçırılmasından hiçbir farkı yoktur.

Hepsinde de köreltilmiş beyinler, köreltilmiş keskin gözler, hissizleştirilmiş körpe temiz yürekler.Sorun faşist eğitim ve bilinçsiz; geçmiş, şimdiki nesildedir. Bu hadise nesiller boyunca devam eder. Ne silahlara yazılar yazan kız çocukları biter, ne elinde kalaşnikof Arapça sözler haykırarak uygun adım yürüyen oğlan çocukları ne de dağa gönderilenler tükenir. En çok da çocukları alet eden, kullanan, sömüren leş zihniyet tükenmez. Faşizm insanları kullanır. Ve savaşlar çıkar insanlar öldürülür. Topraklar ele geçirilir , soykırımlar yapılır. Ancak savaşlarda toprak, mal mülk veya insan değil, ilk kaybedilen insanlık ve masumiyettir.

Konuya bir de ırkçılığa bilimsel teorilerle vücut arayanlara bakalım. Mesela yoksul kesime yapılan ırkçılık… Thomas robert malthus İngiliz iktisat profesörü ve Anglikan rahibidir.”Nüfusun toplumun gelecekteki gelişmesi üstündeki etkileri konusunda deneme” adlı eserinde; Fransız devrimi sonucunda artan nüfusun, ülkenin gelişimini engellemekte olduğunu ve buna acilen bir çözüm bulunması gerektiğinden bahsetmiştir. Eğer insanların üreme kapasiteleri kontrolsüz bırakılırsa; bunun sonucunda geometrik(1,2,4,8,16,32) artış gösterecek olan nüfus, karşılığında aritmetik(1,2,3,4,5,6,7) olarak artan besin maddeleri ve asgari yaşam koşullarına üstün gelip yetmeyecekti. Topluma açlık, sefalet ve kötü yaşam koşulları gelecekti. Teorisine göre sex ve açlığın biyolojik ihtiyaç olduğunu ve sex’i karşılamanın ikincisinden kolay olduğunu , bu suretle insan sayısının besin sayısının önüne geçeceğini söylüyordu. Bu durumun iki şekilde engelleneceğini ve ilkinin doğum oranlarının azaltılması, diğerinin ise ölüm oranlarını arttırmak olduğunu söylemiştir.. Malthus insanlığın kaderini cimri bir doğaya bağlayarak (nüfusu belli bir noktada tutmak adına) gereken düzeyin ötesinde doğan bütün çocuklar, yetişkinlerin ölüleriyle onlara yer açılmadığı sürece, yok olmaya mahkumdurlar fikrini şöyle açıklamaktadır; “Yoksullara temizlik tavsiye etmek yerine aykırı alışkanlıkları teşvik etmeliyiz. Kentlerimizde sokakları daha dar yapmalı, evleri kalabalıklaştırmalı ve vebanın dönüşüne yol açmalıyız. Kırsal bölgede, köylerimizi durgun suların yanına inşa etmeli ve bütün bataklık ve sağlıksız konumdaki yerleşimleri özellikle teşvik etmeliyiz. Eğer yıllık ölüm oranı bu ve benzeri araçlarla artarsa muhtemelen her birimiz ergenlik çağında evlenebiliriz; ve yine de çok az kişi kesinlikle açlığa mahkum olur.” Günümüzde çıkan grip ve kene vak’alarına benzer olsa da Malthus bunu gelecek nesilleri hayatta tutmaya bağlamıştır (ya da böyle düşünmek pollyannacılıktır).

Ancak Malthus’un gelecek hakkında bilmediği ve/veya bilmek istemediği bir konu vardı: Bilimsel ve teknolojik gelişmeler. Teknolojik gelişmeleri yok sayarak azalan marjinal kazanç konusunda yoğunlaşmış ve yanılmıştır. Sosyalistlere göre, yoksulluğun yok edilmesi için, nüfus kontrolü değil toplum modelinin değişmesi gerekiyordu. Onlara göre, sefalet ve yüksek doğurganlık kapitalizmin sonucuydu ve toplumu yeniden şekillendirmeden bu sorun çözülemezdi.

Alman sosyal bilimci ve düşünür Marx, nüfus konusunu kapitalizmin işleyişi ve üretim ilişkileriyle bağlantılı olarak ele alıyor ve nüfus fazlasını “yedek iş gücü ordusu” olarak tanımlıyordu. Ücretlerin yani emeğin fiyatını belirleyen faktörün iş gücü arz ve talebi olduğunu ifade eder. Buna göre, iş gücü arzı ne kadar fazlaysa, işçinin ücreti o kadar düşer. Nüfusun fazla olması, emek arzının yüksek olmasına, dolayısıyla işverenlerin işçileri daha düşük ücrete çalıştırabilmesine imkan tanır.

Modernleşme, orta sınıflaşma ve çocuk sayısındaki azalma arasındaki ilişki daha sonra Emile Zola’nın 1899’da yayınladığı Fécondité [Doğurganlık] adlı eserinde de dile getirilmişti. Zola, doğumlardaki azalmanın özellikle ücretliler ve vasıflı işçiler arasında yaygınlaştığını, vasıfsız işçiler veya patronlar içinse bunun kesinlikle söz konusu olmadığını anlatıyordu. Zola’ya göre bunun sebebi basit bir sınıf atlama arzusuydu: “Bir demokraside, bütün küçük burjuvalar daha yukarı mevkilere yükselmeyi ister ve bunu yapabilir. Bu yükselme, bu kılcallık olgusu, ancak siyasi eşitlik ve ekonomik eşitsizlik olan bir ülkede mümkün olur.”  Arthur de Gobineau Fransız diplomat ve yazardır.  Ari Aryan ırkına dair Irkçılık teorisini geliştirmesiyle ünlü olan ve mektuplarını topladığı “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Denemeler” isimli eseriyle tanınmıştır. Beyaz ırkın en zeki, güzel ve kuvvetli, sarıların barbar(güzel fakat kuvvetsiz), siyahların aptal(kuvvetli fakat zekasız)  olduğunu sarıların ve siyahların kaderlerinin kölelik olduğunu savunmuştur. Siyah, beyaz ve sarı ırkların insanlık arasındaki “doğal bariyer”i oluşturduğunu ve bu doğal sınırları kaldırıp ırkları karıştırmanın dejenere olmuş nesiller ortaya çıkaracağını ve dolayısıyla “beyaz ırk”ın varlığını tehdit edebilecek bir kaos ortamı oluşturacağını iddia etmiştir. Diğer bir deyişle “medeni” ve “medeni olmayan” ırkların çiftleşmesini uygarlığın seviyesini düşürebilecek bir etken olarak görür. Hatta Fransa’daki iktisadi karışıklıklıkların çoğunu ırkların “kirlenmesine” yordu. İşin ilginç yanı tüm bunlar olurken kimse biyolojik farklılık iyi bir şeydir demeyip daha çok “Bizde beyazdık zaten”  savını ispat yoluna gitmişlerdir. Öyle ki o dönemde Türkiye’de de, daha doğrusu Osmanlı’da Türklerin “beyaz ırk” olduğunu ispatlama amaçlı kitaplar yazılmıştır.

Beyazların neden beyaz olduğunu bugün biliyoruz. Ve üstünlükle hiçbir alakası olmadığı gibi tamamen D vitaminiyle alakalı. Ten rengi, en çok ve en yoğun güneş alan bölgelerden(Ekvator ve çevresi), en az güneş alan

bölgelere(Kutuplar) gittikçe siyahtan beyaza dönüşür. Ancak bunun Orta Afrikalıların her gün güneş banyosu yapmasıyla da bir ilgisi yok. İnsan teninin koyu renk olması deride bulunan “melanin” adlı pigmentten kaynaklanır. Melanin, güneşten gelen ışınlara karşı koruyucu bir görev görür. Zararlı radyasyon ışınlarını keser. Bu ışınların yol açtığı deri kanserlerini engeller. Ancak güneş sadece zarar vermez, insan bu ışınları D vitaminine çevirir. Afrika’da güneş ışınları çok fazla, kanser tehlikesi var o halde deride melanin olması(yani siyah olmak) faydalı bir şeydir ve kanseri engeller. Kuzey Avrupa’da güneş çok az, kanser tehlikesi yoktur ancak D vitamini eksikliğinin yol açtığı “raşitizm” tehlikesi vardır. Deride az melanin olması(yani beyaz olmak) faydalı bir şeydir, çünkü güneş engellenmez, D vitamini çoğalır ve raşitizm tehlikesi azalır. Tabiki bu binlerce yıllık evrimin ürünüdür(Adaptasyon). Yani “beyazlık” bir üstünlük göstergesi değil insan vücudunun bir hastalığa karşı geliştirdiği bir önlemdir.

Modern ırkçılığın babası olarak bilinen Gobineau, aynı zamanda Antisemitik olmamasına rağmen Adolf Hitler’in kurduğu Nazizm’e ideolojik olarak örnek olmuştur.

Nasyonel sosyalizm etnik milliyetçilik ile sosyalizmi birleştiren, ırkçı, anti kapitalist, antisemitik ve anti-Marksist bir dünya görüşüdür. Günümüzde sağ görüşün en aşırıya kaçan hali olarak tanımlanan nasyonal sosyalizm, milliyetçi düşüncelerin ağırlaştırılarak sosyalizm doktrinleri ile harmanlanmış hali olarak isimlendirilir. Faşizm ile örtüşen nasyonal sosyalizm, sosyalizm tutumlarını yalnızca devletin ekonomik politikalarında uygulamıştır. Nasyonal sosyalist Alman ırkçılığının bazı ögeleri şunlardır:

-Holokost ile sonuçlanan Yahudi karşıtlığı, yani antisemitizm.

-Alman ırkının üstünlüğüne inanan, pan-Cermenist bir etnik milliyetçilik.

-“Irkın hijyeni”nin sağlanması için zihinsel engellilerin ve eşcinsellerin yok edilmek istenmesi.

Alman nasyonal sosyalistler, ari ırk (Aryan ırkı) olarak isimlendiren Alman ırkının diğer tüm ırklardan üstün olduğunu ve ari ırkın korunumunun insan medeniyeti için önemli olduğunu iddia ederek Yahudileri ari ırk için tehdit olarak kabul etmişlerdir. Nasyonal sosyalist ideolojiye göre, dünyada kapitalizme ait olan tüm kuruluşlar ve sistemler Yahudiler tarafından kurulup yönetilmekteydi ve Yahudiler diğer tüm uluslar için, özellikle de ari ırk için, bir parazit görevini görmekteydi. Nasyonal sosyalistlere göre Yahudiler çeşitli ekonomik nedenlerin yanında ırksal olarak da Alman ırkının saflığını bozmakta ve Almanlara kendi benliklerini kaybettirmekteydi. Alman ırkının melezleşmesinin önüne geçilmesi için Almanların Yahudilerle ve diğer ırklara mensup insanlarla evlenmesi yasaklanmıştı.

Ari ırka mensup kişiler uzun boylu, geniş omuzlu, mavi gözlü, sarışın, çevik ve atletik yapılı olup zeki ve IQ seviyesi yüksek bireylerdir.

Nasyonal sosyalist ideolojinin öngördüğü aile yapısı ataerkildir ve nasyonal sosyalistlerin ataerkil aile yapısında Alman kadınlarının sorumluluğu sağlıklı Alman çocukları yetiştirmek ve onları iyi birer birey ve nasyonal sosyalist yapmaktır. Kadın bakan: “Kadının görevi, evinin bakanı olmak; uğraşı, hayatının son anına kadar eşinin ihtiyaçlarını karşılamaktır.”

En çok önem verilen müfredat konusu kültür dersleridir ve tarih dersi önemli bir yer tutar. Tarih öğreniminin amacı, çocukların ve gençlerin ülkenin geçmişinden haberdar olmalarını sağlamaktır. Hedef “şuur” kazandırmaktır.

Yapılan başarılı ekonomi politikaları sayesinde Weimar Cumhuriyeti döneminde % 20’leri bulan işsizlik % 0’a indirilmiş, hiçbir Alman işsiz kalmamıştır. Yahudi para babalarına ait olan mülkiyetlere devlet tarafından el konulmuş ve ülkedeki Alman vatandaşların yararına kullanılmıştır.

Alman nasyonal sosyalistlerin aşağı ırk olarak niteledikleri Yahudiler ile siyasal karşıtlarını gönderdikleri ilk toplama kampı 1933’te Dachau’da kurulmuştu. 1939’a gelindiğinde Almanya’da altı toplama kampı vardı. Yahudilere karşı ilk soykırım girişimi 1940’ta başladı. Özellikle Yahudiler ve Çingeneler, soylarını yok etmeyi hedefleyen nasyonal sosyalist rejim tarafından, toplu halde gaz odalarında öldürüldü ve cesetleri ölü yakma fırınlarında yakıldı.

Hitler Almanya’yı eskisinden daha refah bir düzeye getirmiştir.Ancak Nasyonal sosyalizm, bugün Alman halkı ile tüm dünyada uluslararası siyasi ve toplumsal alanda kabul görmemektedir. Almanya’nın nasyonal sosyalizm dönemi, olumsuz görüşe sahip çevreler tarafından ‘karanlık bir dönem’ olarak değerlendirilir. Özellikle de Hitler, Holokost’un yanı sıra büyük bir yıkıma sebep olan ve milyonlarca insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaş’ını başlatmakla sorumlu tutulur.

1945 öncesinde yalnızca bir “Alman ideolojisi” olarak nitelenebilecek olan nasyonal sosyalizm, 1945’ten günümüze kadarki zaman diliminde ise her toplumdaki neo-Nazinin kendi ülkesindeki şartlara göre benimsediği bir ideoloji olmuştur.

Peki neden ötekileştirme ? Neden farklı görme ve neden verilen bu tepkiler ? Neden ırksal farklılık ve neden öfkeli bir reaksiyon ?

Öfke; benliği zedeleyici bir tutum karşısında duyulan saldırganlık tepkisidir. Ruhbilim terimi olarak kızgınlığı ve incinmeden doğan sert davranışlara itilmeyi dile getirir. İnsan, kendisine yapılandan olduğu kadar, başka birine yapılandan da incinebilir ve öfkelenebilir.

Peki öfkemizin nedeni sadece benlik mi yoksa etnisitemizi fazla mı büyütüyoruz. Türkiye’de ırkçılık boy gösteriyor mu ? Neden “Temiz çevre temiz toplum” denildiğinde kızmıyoruz da  “Hepimiz Hırant’ız, hepimiz Ermeniyiz” denildiğinde tepki topluyor ?

Türklerin tarihine bakıldığında farklı zamanlarda meydana gelmiş ama birbiri ile bağlantılı olan iki önemli travma yaşandığı görülecektir. Bunlardan ilki, Türklerin, Türk dil ve kültürün geliştiği ve köklendiği anayurt Orta Asya’ yı terk etmek zorunda kalmaları. Bir toplum çok büyük zorluklar yaşamadıkça anayurdunu terk etmez. Bütün göçlerde olduğu gibi, Türkler anayurtları Orta Asya bozkırlarını terk edip Anadoluyu kendilerini yurt edinirken bir travma yaşanmasına neden oldu. ise, 1. Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı imparatorluğunun yıkılıp Anadolu’nun işgal edilmesidir. İşte bu ikinci travmatik sürecin başlangıcında, düşmanla işbirliği yapacağı kaygısı -ki Anadolu’nun birçok bölgesinde bunun örneklerin de rastlanmıştır- Ermeniler, tehcir edilerek bilinç dışına çıkarıldılar. “Devam eden tarihsel süreçte Anadolu-Osmanlının Müslüman milletleri işgalci Hristiyanlara karşı”  başlattıkları Kurtuluş Savaşı başarı ile sonuçlandı ve yeni bir siyasal-toplumsal sistem inşa edildi. Türkiye Cumhuriyetinin ilanı ile beraber, yeni kurumlar da oluşmaya başladı.

Osmanlıdan devraldığı Anadolu toprakları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti, tek devlet eşittir tek dil, tek millet esasına dayılı üniter bir siyasal sistem olarak oluşturuldu. Bu sürece Türklük o ana kadar görülmemiş netlikte ve sertlikte damgasını vurdu. Özellikle, 1930’lu yıllarda Avrupa’da yükselen faşizm ve ırkçılık, Türkiye’de siyasal bir savunma durumunu doğurdu. Bu tarihlerdeki faşist  Üstün Ari Irkı kuramı, Türkleri aşağı bir ırkta göstermekle kalmıyor aynı zaman da onların Anadolu topraklarında köksüz ve kiracı konumda

algılanmasına da neden oluyordu. Bu durum, taze, yeni kurulmuş üniter Türkiye Cumhuriyetini ve kadrolarını rahatsız etti ve bir uyarılmanın güdüselliği ile derhal harekete geçildi. İlk iş, Türklerin hiç de öyle aşağı ırktan olmadığını yine Batılılarının yaptığı metotla, kafatası ölçümleri ile kanıtlanması girişimi oldu. İkincisi, aslında Türklerin 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ile gelen Anadolu’nun yeni sakinleri değil yerli halkları olduklarını ve ilk uygar toplumları meydana getirdiklerini ve şimdiki Türklerin de o uygar toplumların devamı olduğunu göstermek oldu.

Bu iş için alelacele bir kuram,Türk Tarih Tezi ve “Güneş-Dil” kuramı geliştirildi.

Bu şekilde Anadolu’nun ilk uygar toplumlarından olan Sümerler, Hititler-Etilerin Türk oldukları tezi öne sürüldü. “Bilimle pek bağdaşmayan böyle bir görüşü” ileri sürmek ancak ve ancak daha önce bahsedilen psikososyal savunma mekanizmaları ile açıklanabilir. İşte tarihsel süreç içerisinde meydana gelen ve sosyal bilinç altına yerleşmiş olan kompleks ne zaman duruma göre bir uyarıcı ile tetiklenirse (AB üyeliği, Kürtçülük gibi) derhal harekete geçmekte, adeta sosyal bilincin önünü perdeleyen reaksiyonlar vermektedir. Her ne kadar Anayasanın 66. maddesi, “Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağı ile bağlı herkes Türk’tür” diyorsa da buradaki tanım Türklüğü tanımlamamaktadır. Bu yüzden, Ermeni kökenli olmasının yanı sıra anayasal olarak Türk kabul edilen Hırant Dink, yaptığı açıklama yüzünden Türklüğe hakaret olarak değerlendirildi ve yargılanıp hapis cezasına çarptırıldı. Fakat onunla yetinilmedi bir de cinayete kurban gitti. İşte tam da burada sosyal bilinçaltı süreçlerinin işleyişini görmek mümkündür. Tıpkı Nazi örgütlenme sürecini andıran bu örgüt, aslında toplumsal travmanın bir ur şekline nasıl dönüştüğünün de göstergesi kabul edilebilir. Bu travmadan kurtulmanın yolu, zenofobik bilinçaltı kompleksleri içeren bu zihniyetin, “Anadolu’nun köprü konuma sahip çok renkli, zengin ve değişik kültürlerin devamlılığı olan söz konusu etnisitelerin mirasçısı olmak zorunda olduğu ve Türklerin de bu kültürel ilkenin en son halkasını teşkil ettiği” gerçeği ile yüzleşmesinden geçmektedir. Ancak bu şekilde toplumu zarara yönlendirmiş toplumsal yanlış değerlerden beslenen ve Batılıların yüzyıllardan beri empoze etmeye çalıştığı birtakım aşağılık duyguları da içeren travmatik ırkçı milliyetçilikten kurtulmak mümkündür. Tabi ki bütün ırkçı olayları bu iki nedene bağlamak yanlıştır. Irkçılığın mantıklı bir nedeni olmadığı gibi, ona sağlam bir teoriyle vücut aramak da yanlıştır.

Irkçılığın kendisi kadar günümüzde bu kadar normalleştirilmesinin de tehlikeli olduğu kanısındayım. Hepimizin içinde, ailesinde, çevresinde katıksız ırkçı olan bir sürü insan mevcut. Ve bunun ne kadar zarar verici olduğunun farkında dahi olmayan insanlar, insanlarımız. Eğitimin ırkçılık hakkında önemli olduğu ve ilkokuldan üniversiteye kadar insanlara -en azından- hoşgörü aşılanması görüşündeyim. Böyle düzelebileceğini düşündüğüm zaman aklıma gelen tek şey; bir “ekol” olan üniversitenin tek başına yeterli olmayıp aynı eğitimin aynı zamanda aileden verilmesi, fikri sanırım bütün sorunlarımızın çözümü olacaktır.Hayatımda bu konuyla ilgili yaşadığım bir sahneyi unutamıyorum.

Üniversiteyi ilk kazandığım kayıt yaptırdıktan sonra bir kaç arkadaş çevresi yapıp her gün yeni insanlarla tanışmanın verdiği mutlulukla, ilk üç ayımı tamamlamıştım. Farklı kültürler, değişik ve/veya marjinal insanlar hep ilgimi çekmiştir. Ki bu ilgi de sohbet veya tartışmalarla tadına doyulmaz bir hal almıştır hep hayatımda.Bunun yeri de Üniversitelerin kantinidir. Ancak bazen muhabbetler yanlış anlaşılır ya da ayrımcılığa gider diye hiç kimseye ne dinini ne etnik kimliğini sormazdım, hatta memleketini bile. O gün o kantinde geçen muhabbeti, o sahneyi unutamıyorum mesela. Konu nereden açıldı bilmiyorum ama arkadaşlarımdan birisi Kürtlerden nasıl ve ne kadar çok nefret ettiğini, ne kadar kötü sıfatlarla, gözlerinden nefret saça saça anlatıyordu. Üstelik sadece iş arkadaşları arasındaki kavga yüzünden yola çıkarak, bütün bir halkı aşağılamanın ne kadar aptalca olduğunu düşünmeyerek. Sonra bir diğer arkadaşım “Ya onlardan neden nefret ediyorsun ki asıl Ermenilerden nefret et dedelerimizi kesmişler” bu söz üzerine diğeri Alevilerin şöyle böyle insanlar olduklarını, kocaman toplumun inandığı aptalca bir yalanı öne sürerek anlatırken, aklı başında olduğunu düşündüğüm bir arkadaşım “ Saçmalamayın Kürtler eli açık sevgi dolu insanlardır, Ermeniler de dürüst insanlardır, Aleviler de Müslüman hem onlardan ne istiyorsunuz ? Siz asıl Yahudilerden nefret edin bütün kötü şeyler onların başının altından çıkıyor”. Yerin dibine girdiğim, şaşırmaktan kendimi alıkoyamadığım anlarda ağzımdan bir iki kelime anca çıkabilmişti “Siz iyi misiniz, nasıl hiç tanımadığınız insanları doğdukları soya, seçtikleri inanca göre yargılıyorsunuz. Herkesin iyisi de kötüsü de vardır” Gözlerini nefret bürümüş o arkadaşlarım bana neden nefret ettiklerini, sebeplerini rahat rahat anlattılar. Ancak hiç biri benim söylediklerimi anlamıyordu. Veya anlamak istemiyorlardı. Bir süre daha tartıştılar.

Tabi ben yaşadığım Doğu coğrafyasında bunun tam tersi Türkler şöyledir, Türkler böyledir diyeni de duymuştum. Bundan bahsettiğimde ise al işte bu da bir sebep demişlerdi. Sorun ırkın hangisi veya inanışın hangisi olduğu değil sorun bu nefreti normal karşılamaları. Çünkü böyle büyütülmüşler, çevrelerinde bunu görmüşler, sorgulamamış ve suçluluk hissetmemişler, empati yapmamışlar. Ya yok saymış ya da saldırmışlar. Çoğu insanın ailesinin, komşusunun, arkadaşlarının veya alışveriş yaptığı bakkalının da aynı olduğunu düşünüyorum. Ve hep böyleydiler. Tarih boyunca kimlikleri yüzünden insanların çektiği o kadar acıyı, sancıyı, itilip kakılmayı, öldürülmeyi, aşağılanmayı başka türlü açıklayamıyorum ve gerçekten düşündüğüm zaman, böyle olduğu/olabildiği için utanıyorum.

Irkçılık geçmişte biyolojik nedenler aranarak yapılmıştır. Günümüzde ise “ırksız ırkçılık” yapılmaktadır. Kültürler üzerinden ırkçılık devam etmektedir. İnsanların ve toplumların kültürleri özerk ve biriciktir. Nasıl gen havuzundan büyük babanızın göz rengi kalıyor ise, kültür de o şekildedir. Toplumsal, sınıfsal ayrım ve ötekileştirme bir tarafın diğer tarafı hayvanlaştırmasıysa, aslında hayvanlaştıranın hayvan kadar bile değeri kalmaz. İnsan illa nefret edecekse bireylerden nefret etmelidir.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları