Hidro Elektrik Santralleri Ve Çevre Sorunları

Değerli katılımcılar merhaba. Ben oturumu yöneten değerli beyefendinin önerisine çok katılamayacağım. Çünkü sorun enerjinin çözümü değil ne yazık ki, şimdi aktaracağım su havzalarının ve suların ticarileşme boyutudur ve işin açıkçası geldiğimiz boyut sadece sermayenin, kapitalizmin saldırdığı tek boyut da değildir. Yaşadığımız tüm eksenlere oturur. Maden aramalarla tarım alanları, su havzaları, ormanlar; üçüncü köprü projeleri gibi ya da 1/100.000’lik çevre nazım planında sanayiye açılan doğal varlıkların tahribatı bizim çok yıllardır, yaşamımız boyunca izleyegeldiklerimizdir. Ancak son dönemde yaşananlar bunun artık çıldırmışlık boyutudur. Çünkü son dönemde yaşananlar su havzalarının, hidroelektrik santraller ile ya da ormanların maden aramalarla yok oluşları ya da tarım alanlarının sanayiye açılarak yok oluşları, yer altı sularının şu masamızın üzerinde duran plastik şişelere girişi, yaşamımızın hapsidir, yok oluşudur. Yok eden de tektir: Sermaye.

Bunun yandaşları var tabi. Dilim döndükçe ona da gireceğim ama söylenenler hep senaryodur. İşte sular kıtlaşıyor, şu oluyor, bu oluyor… Enerji ihtiyacımız var, dışa bağımlı kalmayalım, sular boşa akıyor. Bunlar bilgiden ve aklın getirilerinden yoksun üretimlerdir, beynin ürettiği sözlerdir. Sular dünyanın varlığından beri yaşama ve doğaya can taşırlar. Hiç de boşa akmazlar. Tarım alanlarını da var edenler, sizler benden çok daha iyi biliyorsunuz, o boşa aktığı söylenen sularla taşınanlardır. Bunun için bugünden bir resim çizmek istiyorum. Sonra sizi çok sıkmadan, hızlıca eğer vaktim kalırsa resimlerle şu an geldiğimiz yıkımı vereceğim, arkasından da ne yapabilirizi söyleyeceğim, sayın Başkanın söylediği gibi.

Resmi kayıtlara ve mücadele edenlere bakarsanız, bugün 2 bin civarında şirket artık su havzalarına sahiptir. Tüm su havzalarımız, kaynağından denize döküldüğü yere kadar olan tüm su ve karasal alan, yer altı katmanları da dahil, kullanım hakları 49 yıllığına farklı farklı şirketlere verilmektedir.

Yetmedi, 10-20 bin civarında mikro HES yapılacağı iddia edilmekte, artık suyu bile akmayan derelerin dahi şirketlere devri hazırlık aşamasındadır. Prosedürlerin kaldırılması beklenmektedir. Prosedürleri de çok kolay kaldırıyorlar.

Kim bunlar? Bunlar, evet su havzalarımızı, tarım alanlarımızı, ormanları sermaye birikimine sokanlar, ama bunların bir kimliği var. 1992’lerde Rio’da ve Dublin’de atıldı bu kimliğin temelleri. Suyun meta olması kabul edildikten sonra da Dünya Su Konseyi bu misyonunu yaşama geçirmek için tüm dünya ülkelerinde seferberlik ilan etti. Beşincisi de biliyorsunuz, 2009’da Türkiye’de İstanbul’da yapıldı, 5. Dünya Su Forumu. Ve o sıralarda hatırlayınız, gerekçeleri sularımız kıtlaşıyordu… Herhalde sularımızın kaç santim inip, kaç santim çıktığını da o günlerde haberlerde izlediniz. Hemen arkasından Melen’den, Kızılırmak’tan büyük kentlere borular döşenmeye başlandı ve bunu devasa puntolarla yazdılar. Bunlar bir ilktir. Su sorunumuzu çözüyoruz (!)

Şimdi başka argümanları var. Boşa akıyor (!) Efendim, dışa bağımlılığımız olmayacak. Tabii, 2 bin tane şirkete bağımlı olacağız. Bu şirketleri açtığınızda bakıyorsunuz ki, yabancı şirket de var, Türk şirketi de var. Ne yapacak bu şirketler, 49 yıllığına sahip oldukları suyu isterlerse enerji olarak, isterlerse su olarak kullanacaklar ve satacaklar.

Bunun için önlerindeki bütün engeller kaldırılıyor. Giremedikleri orman arazileri, ormanlık alan mı var, Orman Yasasında değişiklik yapıldı. Çevre kanununa bağlı bazı yönetmelikler mi engel oldu, Çevre Kanunu’nda değişikliğe gidildi. Yetmedi, şimdi 2 tane daha kanun, birini çıkarttılar, birini de çıkartmak üzereler. Kimler? Yine onlar. Konuşmamın sonunda size söyleyeceğim onların kimler olduğunu…

Birincisi geçen haftalarda Enerji Kanununda değişiklik yapıldı, kanuna ufak bir iki tane madde eklediler, “HES’ler doğrudan doğruya imar planlarına Bakanın önerisiyle konulur.” Başka, “il özel idarelere dağıtımı, vs, kontrolü geçer.” Başka, “kamu kurumlarına verecekse, veren şirketin şu kadar kazancı olur” gibi onları koruyan kararları geçirdiler. Bizi ilgilendiren o imar planlarına konulması meselesiydi. Çünkü HES’lerle şirketlerin girdiği vadilerde pek çok mücadele edenler bir tek şeye tutunmaya çalıştılar: “Burası çok değerlidir, burası bizim yaşamımızdır. Burada olan bütün bitkiler, hayvanlar, tüm canlılar buraya özgüdür.” Bir kısmı bunlarla ilgili SİT kararları çıkardılar, hatırlarsanız. Çağlayan’da, Arılı’da, İkizdere’de en son. Bir kısmı vadisi milli park alanı içinde kaldığı için sevindi, çünkü var olan yasalarla oraya şirketler giremiyordu. Ama değerli dostlar, şirketlerin oraya girmediği dönemde dahi lisanslar şirketlere verilmişti, hazır bekliyordu. Bu onların oraları zaten açacaklarının göstergesiydi. Bugünlerde ha çıktı, ha çıkacak yeni bir yasa daha var. Herkes ayakta belki izliyorsunuzdur. Tabiat ve Biyoçeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı. Bu tasarıda giremedikleri o SİT alanları, Milli Parklar, Hazine arazilerinin koruma statüleri kaldırılıyor geçici madde ile. Nedenmiş? Yeniden koruma tahsis edeceklermiş. Kim? Şimdi biraz artık onları açalım isterseniz. Çünkü kendileri açmışlar bu yasada, kim olduklarını…

Tabiatla ilgili bütün yetkiyi Kültür Bakanlığı’ndan alıp, Çevre Bakanlığı’na veriyorlar. Bütün kararlar ona ait. Onun kurduğu bir komisyonla bu koruma kurullarında kararlar verilecek, burası korunsun mu, korunmasın mı? Neredeydi bu şeyler, mücadele edenlerin tek tutunduğu daldı. Vadisi eğer SİT alanıysa, vadisi eğer Milli Park ise oraya şirketi sokmuyordu. Bir şey daha yapıyordu, silahla vadisini ve deresini koruyordu. Şimdi bunun önüne neyle geçilir? Yasayla geçilir. Dolayısıyla bu SİT kararlarını kaldırırlarsa olay çözülür.

Bu yasada başka şeyler de var, bununla yetinmiyorlar. Ormanlar, meralar bütün tabiat varlıklarının -rica edeyim hiçbir şeye kaynak demeyelim artık, çünkü orayı alınır ve satılır bir şey olarak düşünüyor herkes- şirketlere devredilmesi, yani özelleştirilmesi için bir yığın madde konulmuş. Ve bu korumayla ilgili kararların yetkisini de Çevre ve Orman Bakanlığına vermişler. Çevre ve Orman Bakanlığı 5. Dünya Su Forumunun ev sahipleri arasında Türkiye’nin onur ev sahipliğini yapmış olan kurumdur. Dünya Su Forumunun destekçilerine bakarsanız, su şirketleri… Bu 2 bin tane HES’i kimlere devrediyor? Şirketlere. Çevre ve Orman Bakanlığı ya da Enerji Bakanlığı da dahil olmak üzere kamu kuruluşları, bütün yaptıkları yasalarla, plan değişiklikleriyle kimlerin hakkını koruyorlar? Şirketlerin. Aralarında son derece ciddi bir uyum var. Kamu-özel işbirlikleri gayet güzel yaşama geçmiştir. Herkese hayırlı uğurlu olsun.

Kamu – özel işbirliğini kim istiyordu? 1992’de başımıza dert olan Rio ve Dublin kongrelerinin arkasından Dünya Su Konseyi’nin ikinci forumuna bakınız, 2000’de Lahey’de yapılan, der ki, “Havzalar bütünleşik olarak yönetilmeli ve bunu yaparken bu bütünleşik yönetimi, kamuda değişiklik yapılması gerekiyorsa, gerekli değişiklikler yapılmalı ve bu yönetim kamu – özel – STK işbirliği ile yapılmalı.” Bu konsey BM’ye bağlı. Başka bunu kim söylüyor? Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifinde gayet açıktır, havzalar bütünleşik yönetilir.

Şimdi mücadelenin ikinci kısmına döneyim. Artık ellerinde SİT kararlarıyla ilgili umutları olanların, bu umutları yok. Sadece sulara ve su havzalarına ya da ormanlara ve meralara değil, biyoçeşitliliğe de müdahale var o yasada. “Eğer herhangi bir yerde önemli değeri olan bir biyoçeşitlilik varsa, dışarıya çıkartılamaz” diyor, birinci cümle. İkinci cümle daha vurucu, “Bakanın izni olmaksızın.” Bakanlığın demiyor, bakanın izni olmaksızın… Dolayısıyla yanımdakini sizinle paylaşırım çünkü bu bilgi notunu Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu hazırladı ve her yerde paylaşıyoruz, milletvekilleri ile de paylaşıyoruz, bizi neler bekliyor, oraya bakmakta fayda var.

O yasada bir de STK tanımı var. Diyor ki, koruma kurullarına bundan sonra biz karar vereceğiz. Bakanlığa bağlı kamu kurumu temsilcileri 14 tane, 4 tane bilim insanı ama biz seçeceğiz, 2 tane de STK. STK’yı da tanımlamış, bugüne kadar doğa konusunda proje yapmış olanlar. Hayır zannetmeyin deresini silahla koruyan ya da dozerin önüne atılıp derelerin kardeşliği gibi platform kuranlar değil, bugüne kadar rüştünü ispatlamış, sermaye ile dostluğunu kurmuş STK’lar. Bunlar için de görev hazır.

Şimdi sahnedeki STK’lara bakıyoruz, diyorlar ki, “Bu yasayı hiç onaylamıyoruz, biraz düzeltilmeli.” Mücadele edenlere bakıyoruz, “Bizim sermayeye verecek ne ormanımız, ne su havzamız, ne meramız var, hiçbirini alamazsınız” diyorlar. Söyleyiş şeklinden zaten kimin nerede durduğunu görmek mümkün.

Değerli dostlar görebiliyor musunuz bilmiyorum ama bu DSİ’nin resmi bir haritası. Göremiyorsanız da lütfen hayal edin, Anadolu’da ne kadar dere biliyorsanız, yörenizde ne kadar kılcal varsa, biliniz ki o dere doğduğu yerden denize döküldüğü yere kadar böyle merdiven merdiven olacak. Bu merdivenler nedir biliyor musunuz? Bu kırmızı noktaların her biri ayrı bir şirket. En yukarıdaki bir şey yapacak, artık kısmet suyu enerji olarak mı değerlendirir, bizi dışa bağımlılıktan kurtarır, su olarak mı ihtiyacı olana satar, borulayarak mı taşır, onu bilmiyorum. Ya da o havzada hazır maden varken o suyu kendi yakınındaki koruma – kullanma hakkı olan bölgedeki madeni çıkartmakta mı kullanır, onu da bilmiyorum.

Şimdi en baştaki kırmızı aldı suyu, ne yapacaksa yaptı, kalanını bıraktı. Ama zannetmeyin bu su derede akıyor. Hayır, biraz sonra göstereceğim. Bu su alındığı noktadan sonra bir borunun ya da kanalın içinde akıyor. Bıraktı, enerjiye döndü bize enerji olarak satacak. Bıraktığı yerden ikinci kırmızı nokta, yani ikinci şirket alıyor. Sonra o da aynı yerden, aynı kodda boruluyor, ona da kısmet artık, enerji mi, su mu talebi olur kendisinin, ona göre satacak, bırakacak. Onun bıraktığı yerden üçüncü şirket alacak. Nereye kadar, denize kadar… Peki kim bunlar? Birbirleriyle son derece uyumlular. Aslında bakıyorsunuz farklı farklı şirketler, nasıl anlaşacaklar bilmiyorum ama demek ki anlaşma böyle bir şey, sermaye paylaşımı böyle bir şey.

Ben vadilerde gezerken tabi o noktaların ve kanalların içine biraz daha girdim, bu kesiti de görebiliyorsanız, öndeki şirketin tuttuğu suyun olduğu yer, arkası da derenin yatağı, orada suyu göremezsiniz. Sonra o derenin yatağından alınan suyun yapılacağı ormanlık alandaki borunun geçtiği yer budur. Yapılırken verilen zararlar bunlardır, onlardan hiç bahsetmeyeceğim, çünkü onlar çok küçük kalıyor. Bu su tutulup, gördüğünüz boruların içine hapsoluyor. Bu kadar basit değil tabi sonucu, çünkü yaşam yok olacak. Su yaşamdan kopartıldığı andan itibaren oradaki, o bölgedeki tüm yaşam yok olacak, biz dahil.

Denize, o boşa aktığı yerde üreyemeyen balık yok olduğunda, o balığın içinde yer aldığı bütün canlı zincirinde hızlı bir tükenme başlayacak, bize kadar gelecek. Murgul’da bu kanalın içine giren ama çıkamayan bir ayıyı kovalamışlar, oradaki insanlar. Sadece onu görebilmişler. Vaşak, pompa terfi merkezine kadar gelmiş ve önünde ölmüş, boğulmuş, suya erişmeye çalışıyor. Bunlar bizim göremediklerimiz. Sonuçları ne olacak biliyor musunuz? Bu su yok olmayacak, öyle bir şey yok, dünyanın varlığından beri su var, hiçbir şekilde yok olmaz, buharlaşır, yağışla tekrar döner. Ama siz onu borunun içine para için koyarsanız, ya da kanalın içine koyarsanız, yaşam için sahip olduğu kimliğine sahip olamayacak. Ne yer altı sularını besleyecek, ne yer altı sularından ya da katmanlardan beslenecek, ne yüzeysel sulardan mikroorganizmalarla zenginleşmesi olacak ya da atmosferden ya da başka süreçlerden oksijen kazanımı olacak. Bu suyu bu şirketler parayla satmaya kalksalar dahi o su ulaştığı canlıya sadece şu şişelerde olduğu gibi serinletici bir sıvı olacak. Ne olacak? Parası olmayan tarım yapanlar, geçimlik tarım yapanlar oradan yavaş yavaş çekilecekler. O bölgeden uzaklaşacaklar, çünkü para verip almak zorunda. Ön ödemeli kontörleri hazır pompaların ağzına…

Onlar çekilince ne olacak? O zaman orada bu işi kendileri, o şirketler yapacaklar ve yavaş yavaş onların toprağını satın almaya da başladılar, şimdilik 1’e 10 veriyorlar çok büyük para geliyor çiftçiye, hemen devrediyor. Sonra mecbur olacak zaten kendisi terk edecek ve endüstriyel tarıma doğru yol alacak o bölge. Bunun hazırlığını da yürütüyorlar.

Akarsuyun işlevi ya da bir havzanın işlevi, sadece suyun önüne setle sonuçlanmıyor değerli arkadaşlar. Su akışını keserseniz, yer altı suyunu da kesmiş oluyorsunuz, yok etmiş oluyorsunuz ya da yer altı sularından pompalarla çekip şişelerseniz, bu da suyun ticarileşmesine gidiyor.

Şu anda aktörler bu gördükleriniz, giderek su havzalarımız ve yaşamımız kamu – özel – STK işbirliğinin emrine amade oluyor. Birtakım STK’lara lütfen dikkat edin. Yönetim Kurullarına bakarsanız, HES şirketlerini görürsünüz, daha rahat görünürler. Dolayısıyla bir taraftan doğa için bir şeyler yaptığını söyleyip, öbür taraftan HES’lerle yıkımı yapan şirketlere karşı, bu kamu – özel – STK işbirliğine karşı yaşamımızı ve su havzalarımızı korumamızın bir tek yolu var. Birlikte ve bu yapılanları doğru analiz ederek mücadele etmek! Hepinize saygılarımı sunuyorum.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları