Genlerimizden İbaret Değiliz


Ünlü bilim insanı evrimsel biyolog Richard C. Lewontin’in 4 Temmuz 2021’de ölümü üzerine, onun yaşamı boyunca  ısrarlı bir şekilde üzerinde durduğu biyolojik belirlenimcilik eleştirisini gündeme almaya ihtiyaç hissettim.

Belirlenimciliğin Kökeni

Geleneksel toplumların çoğunda sosyal statü genelde kan bağına dayanılarak belirlenmekteydi. Bundan dolayı, toplumsal konum katı ve değişmez bir korunma altındaydı. Düzen demek de herkesin yerini bilmesi ve bu konuma göre yaşaması demekti. Bu belirlenmiş hiyerarşiye kimse isyan etmediği gibi başka türlü olması da tahayyül edilemiyordu. Ancak yeni bir yaşam tarzı olarak kapitalist ilişkiler öne çıkmaya başladıktan sonra söz konusu katılıkların yeni dünyaya ancak bir ayakbağı olacağı anlaşılıyordu. Cervantes’in Don Kişot ve Sanço Panza ikilisi bu karşıtlığı temsil olarak okunabilir. Yeni dünyadaki eski anlayış ancak Don Kişot kâbilinden bir ahmak ortaya çıkarabilirdi, artık Sanço Panza’nın devri başlamıştı. Feodal toplumun gelişen üretime ve kapitalist birikime uygun olmadığı oldukça açıktı. İlk olarak toplumdaki bireylerin yerine göre alıcı, yerine göre satıcı veya bazen üretici bazense tüketici konumda olabilmesi için feodal toplumun yönelimlerinin değişmesi kaçınılmazdı. Yaşam biçimlerinin dönüşümü düşüncelerin ve söylemlerin dönüşümünü de getirdi.

Yükselen yeni sınıf olarak burjuvaziyle birlikte dünyaya yepyeni bir bakış hakim olmaya başladı. Yeni dünya görüşleri de yeni yükselen sınıfın ihtiyaçlarına bağlı olarak şekillendi. Gerçekliğin kendi başına bir oluşum olarak kavranması pek kolay değildir, onun belirlenen niteliklerini çoğunlukla bakan gözün yönelimi ve teori yükü belirler. Dolayısıyla yeni bilimlerin doğaya, tarihe, insana bakışı indirgemeci bir sınırda kalmak durumundaydı. Eski dünyanın doğa ve evren anlayışı çöpe atıldı, artık fiziksel evren neden-sonuç ilişkisi üzerinden açıklanıyordu çünkü. Yine de bu dönüşümün pek de kolay olduğu düşünülmemeli. İtalyan gök bilimci Bruno yakıldı, Galilei zindanlarda çürütüldü. Ama neticede Galilei’nin Kopernik’in Güneş merkezli evren teorisi, bütün düzülü masayı dağıttı. Bir evren teorisi, insanların gündelik hayatının dönüşümü üzerinde ne kadar etkili olabilir ki, diye sorabiliriz. Belki o kadar değildir ama eski egemenliğin ve dinin değişmez addedilen ayetlerinin yalanlanması âdeta barajın kapaklarının açılmasına benzer. Ortaya çıkan su kütlesi her şeyi silip süpürür. Aynen de öyle oldu, birkaç yüz yıl içinde feodal ilişkilerin ve anlayışların defteri dürüldü. Yeni bilimsel icatlar beraberinde hızlı bir yükselişle dünyanın çehresini ve insanların geleceğe dair yönelimlerini değiştirdi. Hukuki ve siyasal sistemler, dini anlayışlar, üretim biçimleri değişti.

Kapitalizmin gereksindiği iş gücü için toprak ağalarına bağlı köylülerin bağımlılık ilişkilerinden kurtulması yani özgürleşmesi gerekliydi ve bunun hukuki koruyuculuğu sağlandı. Bireylerin kendi hesaplarına çalışma ve kazançlarını mülk olarak saklayıp biriktirmesinin koşulları oluştu. Onların mülkiyet ilişkilerinin güvenceye alınmasını sağlayacak olan haklar, oluşan yeni devlet biçimiyle birlikte yasalaştı.  Yeni sistemin, “daha çok çalışana, daha çok kazanç” gibi bir vaadi vardı. Her ne kadar filozofların kağıt üzerinde yazdığı gibi bir “iyilik dünyası” vuku bulamadıysa da katı olan her şeyin buharlaştığı da ortadaydı.

Paranın asıl hükümran olduğu bir dünyada muhasebe aklı da merkezde olur, artık her şey muhasebeleşmeye başladı. Nicelleşen bir dünyanın içinde buldu insan kendini. Dünyanın kendisi, zaman, birikim, insanın davranışları da nicelik yönünden incelemeye konu oldu. La Mettrie’nin (1709-1751) kitabının adı insana dair yaklaşımı açıklar nitelikte: Makine-İnsan.

İnsan bu denli işlevsel olarak ayrıştığında, her bir işlevin yaşamda bir karşılığının olduğu düşünülecektir hâliyle. Günümüzde insan biyolojisiyle ilgili söz konusu ayrışmış ve özelleşmiş işlevlerin bir karşılığı olduğu anlayışı yaygın olarak sürmektedir. Biyolojik yapısına atfedilen yetiler, insanın “ne olduğunu/olacağını” belirler, diye düşünülür. Sayısalcı veya sözelci, spora veya müziğe yatkınlığı, zeki veya az zeki, bencil veya özgeci oluş hep doğuştan gelen bir niteliğe bağlı olarak ortaya çıkan durumlar olarak düşünülür. Daha erken dönemlerde kafatasına bağlı olarak ırk ayrımı ya da cinsiyete bağlı “gerilik” vb. ayrımların yıkıcılığı kuşku götürmez. Hatta beden-biyoloji farklılıklarının kimi iddiaları doğrulamalarına yönelik deneylerin dehşeti inanılmazdır. 20. Yüzyılda biyoloji endeksli zeka ayrımı bilimsel olarak her ne kadar boşa çıkarılmışsa da toplumsal alanda bir karşılık bulduğuna kuşku yok.

Yeni Sağ ve Eski Determinizm

Kapitalizmin 1970’li yıllarında başlayan iktisadi krizin toplumsal sonuçları, sosyal olanakların daraldığı, güvencesiz ve belirsiz bir gelecek algısının yaygınlaşmasına vardı. Aynı zamanda devletlerin merkezi organizasyonuyla sağlanan kimi olanaklar ortadan kaldırılarak şirketlerin daha çok para kazanmasına yönelik olarak düzenlenen bir piyasacılık anlayışı yanında başta eğitim kurumları ve kitle iletişim araçlarınca sağ bir ideolojinin yaygınlaşması belirgin şekilde fark edilir oldu. Başta Avrupa ve Kuzey Amerika’da olmak üzere Yeni Sağ; akrabalık, yerellik, kültür, dil, iş meselelerine daha korumacı şekilde yaklaşarak oluşan tepkiyi fırsat bilerek beslenmeyi bildi. Bu korunmacı anlayış, karşılıklı dayanışma, sorumluluk, insan ilişkilerinde açıklık önceliği yerine kapanma, ayrıcalıkları koruma yönlü talepler etrafında muhafazakarlaştı. Sömürüler sonucunda dünyanın belirli bölgeleri ölümcül bir ortama dönüştü ve insanlar kaçışmaya başladı. Ortaya çıkan göçmen sorunu, ekonomik açıdan güçlü ülkelerin alt ve orta sınıflarını başta olmak üzere öteki topluluklara karşı düşmanlaştırdı. Bu anlayışların meşrulaştırılması ise insan doğasına atfedilerek açıklanmaya başlandı. İnsan doğasıyla ilişkilendirilen görüşler,  felsefi anlamda oldukça eskidir aslında. Hatta burjuva toplumunun doğuşuna eşlik eden düşüncelerden biri, Hobbes’un “bellum omnium  contra omnes”, yani “herkesin herkesle savaşı” şeklinde tanımıdır. Hobbes’a göre insan davranışlarını ve fikirlerini yalnızca biyolojik gerçekler belirler. Bu anlayış indirgemecidir. İndirgemeci anlayış, insan davranışının karmaşık nedenlerini niteliklerini biyolojiye indirgeyerek açıklar. Bu anlayış aynı zamanda biyolojik olguların belli sonuçları doğuracağı anlayışına yaslanır, bu yönüyle de determinist yani belirlenimcidir. Belirlenimcilere göre toplumun davranış yapısını oluşturan bireyler genlerindeki bilgilerin etkisine göre hareket eder. Bu durumda, iyi bir toplum yapısı genleri daha uyumlu bireylerden oluşur. Dahası biyoloji yani kalıtım genellikle Yeni Sağ ideolojisini benimsemiş kişiler tarafından bir zorunda olma ve değişemezlik hali olarak algılanır.

Biyolojik belirlenimcilik (biyolojizm), sanayileşmiş kapitalist toplumlarda rastlanan statü, zenginlik ve güç eşitsizliklerinin açıklanmasında ve insan davranışlarının “temel özelliklerini” toplumların doğal nitelikleri olarak tanımlamada etkin bir yol olmuştur. Yeni Sağ ideolojisi bu görüşe sıkı sıkı tutunur çünkü genler değiştirilemez ve genleri değiştirmek gibi bir çaba “doğaya karşı gelmek” demektir. Örneğin Britanya Ulusal Cephesi’ne göre ırkçılık, “bencil genlerimizin” bir ürünüdür. Genellikle biyolojik determinizme karşı öne sürülen antitez insan doğasındaki biyoloji etkeninin doğumla birlikte ortadan kalktığı yönündedir ancak bu da yine indirgemeci bir anlayış olan kültürel determinizmi ortaya çıkarır. Oysa insan ne biyolojisinden ayrı düşünülebilir ne de tamamen ona bağlıdır. İndirgemeci anlayışın karşıtı diyalektik anlayıştır. Bu anlayışa göre toplumun saldırgan olmasının sebebi bireyler değil, bireylerin saldırgan olmasının sebebi toplumsal yapıdır.

Eşitsizliğin Meşrulaştırılması

Tarih boyunca eşitsizliğin normal olarak algılanmasını sağlayan ideolojiler olagelmiştir. Özellikle dinin bu anlamda işlevsel etkisi yadsınamaz. Ancak din bile bıçak kemiğe dayandığında eşitsizliğe karşı kılıcını çekmek zorunda kalmıştır. Martin Luther’in 17. yüzyıldaki etkisini hatırlamak yerinde olur. İnsanlar arasında eşitliğin sağlanmasına yönelik küçük adımlarla da olsa ilerliyor. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi şöyle diyordu: “Şüphesiz ki insanoğlu eşit yaratılmıştır ve Yaratıcı ona devredilemez birtakım haklar bahşetmiştir; bu haklar arasında yaşama, özgürlüğü ve mutluluğu arama hakkı da vardır.” Görüldüğü gibi Bildirge’de eşitliğe dair bir vurgu var ancak burada henüz “kadınların” eşitliği söz konusu değildir, vurgu erkekler arasındaki yasal eşitliğedir. “İnsanoğlu” derken tüm insanlar kastedilmez çünkü siyahların köleleştirilmesi Amerikan ve Fransız devrimlerinden sonra da devam etti. Hatta Fransızların sömürgesinde bulunan Haiti’de 1804’te köle isyanı sonucunda gerçekleşen devrimi, “Devrimci” Avrupalılar bir türlü kabullenemedi: “Köleler devrim yapamazdı, en fazla Avrupa’nın devrimci fikirlerinden etkilenmiş öncülerin peşine takılmış olabilirler.”[1] Yani gelişmiş kapitalist ülkelerin yeni “demokratik” anlayışında George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde olduğu gibi; “herkes eşitti, bazıları daha da eşitti.”

Zaten liberal felsefenin piyasacı anlayışında toplumda eşitlik mümkün değildir. Özcü bir anlayış olarak doğanın eşitsizliklerle dolu olduğu öne sürülür. Aslında bu özcü anlayış ta Hint vedalarından Platon’un eşitsizlikçi anlayışlarına kadar uzanır. Platon’a göre de toplum, insan bedeninde olduğu gibi beyin, yürek ve mide olarak ayrışır. Beyin olarak yönetici bilge sınıf, yürek olarak koruyucu asker sınıfı ve mide olarak çalışanlar sınıfı. İdeal toplumda bu sınıflar kendi paylarına düşen sorumluluğu yerine getirmelidir. Yeni Çağ’da bu kadim özcülük, biyolojik belirlenimciliğin tezleriyle yenilenmiş olur. Toplumda var olan çelişkilerin meşrulaşmasına yönelik olarak biyolojik belirlenimcilik üç iddia ortaya atar. Bunlardan ilki toplumdaki eşitsizliklerin bireylerin doğuştan gelen farklı nitelik ve yeteneklerinin doğrudan ve kaçınılmaz bir sonucu olduğu yönündedir. İkincisi başarı ve başarısızlıkları büyük oranda bireyin genlerine kodlanmış olarak görür. Bu yaklaşıma göre nitelik ve yetenekler, ailede nesilden nesle geçecektir. Son olarak da bireyler arasındaki bu tür biyolojik farklılıkların hiyerarşik bir toplum gerektirdiği çünkü statü, zenginlik ve güç hiyerarşilerinin biyolojinin belirlediği insan doğasının bir parçası olduğu ileri sürülür. Biyolojik belirlenimcilik eşitlik fikrini bu şekilde allayıp pullayarak onu yıkıcı değil meşrulaştırıcı bir yere çekerek toplumsal denetim aracına dönüştürmüştür. Toplumdaki farklılıklar adil ve kaçınılmazdır çünkü doğaldır. Bundan dolayı statükoyu kökten değiştirmek fiziksel olarak imkansızdır ve bunu denemek de ahlaken yanlıştır, der.

Yeni Biyoloji Eski İdeoloji

Gerçeklik çok yönlü ve karmaşık olmasına karşın insanlar basit açıklamalara ikna olmayı tercih ederler. Bu bakımdan da bilimsel düşüncenin açıklamalarını karmaşık bulup kestirmeci formüllere prim verildiği görülüyor. Örneğin insanın tarihselliği, değişirliği, karşılaştığı durumlara kendini uyarlaması günlük deneyimlerle sabitken biyolojik belirlenimciliğin insan doğasının bencil olduğu yargısı kolayca teslim edilir. Bir de bunu Richard Dawkins[2] gibi ünlü bilimciler, bu yargıyı genlerle ilişkili olarak dillendirdiğinde bilimsel gerekçe (!) de sağlanmış olur. İnsan genleri itibariyle bencil olunca elinden ne gelir ki! O istemese de bencildir, işbirliğine, dayanışmaya yatkın değildir. Dinler, felsefeler yahut eğitim ne yapsa da bununla baş edemez çünkü biyolojik doğamızda bu var. Böyle söylemek için elbette bilimci olmak gerekmezdi; eskiler ne söylemişti: İnsan çiğ süt emmiş. Böyle olunca da insan, güvenilmez bir varlık olur çıkar. Onunla karşılaştığında ne zaman çifte atacağı belli olmayacağı için tedbiri elden bırakmayacaksın. İşbirliği, güven, dayanışma, sorumluluk bunları bekleme. Gelenekselin tedirgin ortamında gelişmiş bu yargıları ırk, zeka testi (IQ), ataerki, sosyobiyoloji gibi yeni ideolojik versiyonlar olarak görebiliriz.

Eski ideolojinin yeni ambalajlarla gündemde dolaşmasına karşı önemli mücadele veren isimlerden biri Richard C. Lewontin’di. Lewontin ve arkadaşlarının 1984 yılında ilk defa yayınladığı kitabı Genlerimizden İbaret Değiliz[3] kitabı bu alanda güncelliğini hâlâ koruyan en önemli kitaplardan biridir. Kitabın açılımı elbette sadece biyoloji değil; psikoloji ve toplum bilimleriyle doğrudan ilişkili. Çünkü biyoloji kaynaklı bir çıkarım olmasına karşın sosyal teoride sonuçlar doğuran bir yönü var bu tür bir biyolojizmin. En başta da atomist bireyciliği savunan liberal kapitalizmin ideolojisini meşrulaştırmaya yönelik bir içerimi var.  Kitabın yazarlarının farklı branşlardan olması da ortaya konan eleştiriyi güçlendiriyor. Richard Lewontin evrimsel biyolog ve genetikçi, Steven Rose nörobiyolog ve Leon  J. Kamin psikolog. Bu üçlünün eleştiri silahını doğrulttuğu isimler ise Stephen Jay Gould[4], Richard Dawkins, Edward O. Wilson.

Lewontin’e göre biyolojik belirlenimciler, itfaiye erleri misali her yangına koşarlar. Bir IQ yangını mı çıktı onlar orda. Irk, cinsiyet, genetik değişmezlik… suçlu genler. Hemen çözüm buluyorlar. Belirlenimciler kendilerini, “Her şeyin kültür tarafından belirlenmesi”nin de belirlenimcilik olduğu şeklinde savunur. Her şeyin kültür tarafından belirlenmesi de elbette yanlıştır. Nasıl ki biyolojizmin her durumu genlere bağlaması sorunluysa her şeyin kültüre bağlanması da sorunludur. Bu karşıtlık yeni de değil. Biyolojik determinizm ile kültürel determinizm arasındaki söz konusu çatışma, 19. yüzyılın ilk yıllarından itibaren biyolojinin, psikolojinin ve sosyolojinin başına bela olmuş, “Genetik mi, yetiştirilme mi?” tartışmasının bir devamı. Genetik, insan davranışları üzerinde etkili olabilir de, olmayabilir de. Ve eğer olmuyorsa elimizde yetiştirilmeden başka ne kalır? Genlerimizden İbaret Değiliz tam olarak bu ikilemi reddediyor. İddiaları ise şu: sonradan toplumsal şartlar ile değiştirilemeyecek ve şekillenemeyecek bir şekilde genlerimize yerleşmiş önemli bir toplumsal insan davranışı yoktur. Ancak aynı zamanda insanların birer tabula rasa (boş levha) olarak doğduklarını da reddetmemiz gerekiyor. Bireylerin toplumsal koşulların bir yansıması olduğu açıktır ama aynı zamanda insan biyolojisi bu yansımaya tepki veren boyutunu içermektedir. Biyolojik belirlenimciliğe verilecek yanıt etkileşimcilik olmalıdır. Bu anlayışa göre insan davranışlarını ne tek başına genler ne de tek başına çevre belirler. Davranışları etkileyen asıl şey bu ikili arasındaki benzersiz etkileşimdir. Bu anlayışa göre her şey birbirine bağlıdır: “Biyolojimiz, bizi, kendi ruhsal ve maddi çevresini durmaksızın yeniden yaratan ve yaşamı kesişen nedensel yolların olağanüstü çeşitliliğinin sonucu olan varlıklar haline dönüştürmüştür. İşte bu nedenle bizi özgür kılan, biyolojimizdir.”

Biyolojik Belirlenimciliğin Görünümleri

Charles Dickens, toplumsal meseleleri gerçekçi bir gözle romanlarına yansıtmış bir 19. yüzyıl yazarıydı. Kapitalizmin erken döneminde ortaya çıkan sefalet, yoksulluğu çok net şekilde göstermeyi bilmiş, yoksulların ve işçilerin zor koşullarda yaşatılmasına vicdanen karşı durmuştur. Bununla birlikte kendince bazı tutuculukları olduğunu belirtelim. Oliver Twist adlı romanında Oliver, uzun süre hırsızların arasında kalmış bir çocuktur ancak çok düzgün bir konuşmaya ve asil bir ruha sahiptir çünkü o, üst sınıftan iyi bir aileden gelmektedir, damarlarında asil kan akmaktadır. Birlikte yaşadığı insanlar alt sınıftan insanlar oldukları için vahşi, pis ve kötü olduğu halde onların arasında yetişen Oliver farklıdır. Dickens açıkça biyolojik belirlenimcidir. Biyolojik belirlenimciliğin özellikle Darwin’den sonra daha da azıya aldığını söylemek mümkün. Edebi naturalizmde soyaçekim meselesi ileri düzeyde işlenmiş bir temadır. Emile Zola, 21 cildi bulan Raugon Macquart serisinde atalarla torunlar arasında şaşmaz bir benzerlik ortaya koyar ve bunun asıl nedeni de genetik sülaledir. Türk edebiyatında Hüseyin Rahmi Gürpınar başta olmak üzere birçok yazarda bu soyaçekim münasebetini bulmak mümkün. Bu anlayışın ortak yanı dünyada bir şeylerin, hele de insanların değiştirilme çabasının beyhude olduğuna dair karamsarlıktır.

Günümüzde hâlâ yaygın bir mit olan biyolojizm, özellikle de suç ve şiddeti genetiğe bağlamaya meyilli anlayışların başvurduğu bir açıklama tarzı. Böylece ekonomik eşitsizlik, ırk ve cinsiyet ayrımcılıkları, kötü yaşam koşulları perdelenmiş de oluyor. Biyolojik belirlenimcilik yanlılarının özellikle İngiltere ve Amerika’da yaygın olması düşündürücüdür. Köle olarak getirilmiş atalarının mülksüzlüğünü devralmış siyasi yoksullar, savaş zamanı ekonomiye katkı sağlaması için alınan kadınlar, göçmenler savaş sonrasında işleri bitince sokağa atılmış durumdadır. Bu insanların protestoları, isyanları ve yaşam koşullarının getirdiği bir sonuç olarak suça bulaşma onların genetik alınyazısı olarak kabul edilmektedir. Biyolojizm “kurbanı suçlama”nın en basit yoludur.

Sosyobiyoloji

1975’te akademik yayıncılık alanında dikkat çekici bir yayın yapıldı. Pek rastlanmayan bir durum olarak Harvard Üniversitesi Yayınları, New York Times’a tam sayfa ilan vermişti. Üniversite, yazarın ve yayıncının katıldığı tanıtım seminerler içeren yayınları, her türlü kitle iletişim aracına servis etti.  Bir karınca uzmanının evrim teorisi hakkındaki kitabıydı bu. İsmi Sosyobiyoloji: Yeni Sentez olan bu kitap din, ahlak, kabilecilik, savaş, soykırım, işbirliği, rekabet, düzene uyum, girişimcilik, fikir aşılama ve husumet gibi insanlığın kültürel göstergelerinin biyolojik açıklamasını yapar. Sorun elbette Wilson’un karınca uzmanı olması değildir. Bu alandaki bulgularını fazlaca genişleterek insan toplumuna tatbik etmesidir. Kitabın yazarı Edward O. Wilson, ilgi uyandıran kitabından hemen sonra sosyobiyoloji kavramını genişleten, değiştiren ve tekrarlayan çalışmalarını sürdürdü. Wilson sonraki çalışması İnsan Doğası[5] kitabını tümüyle insan sosyobiyolojisi konusuna ayırdı. Bu kitapta insan türünün, genetik tarihinin yarattığı gereksinimlerin dışında bir amaca sahip olamayacağını, insan beyninin sahip olduğu moleküler yapının sınırlarında yapılanmış olduğunu ve seçimlerini yalnızca biyolojik araçlarıyla yapabileceği iddiasındadır. Kitabın Pulitzer Ödülü alması, çoksatar olması ve ana akım bilim çevrelerinde bu denli övgüler görmesi bu anlamda düşünülebilir. Sonrasında sosyobiyolojinin Amerikan ve İngiliz üniversitelerinde teveccühle yer bulması, bu bölümlere araştırma kadrolarının ayrılması hakim burjuva ideolojisiyle ilişkisi konusunda fikir vermeli. Benzer onularda Hayvanlardan Tanrılara Sapiens[6] ve Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi gibi kitapların yazarı Noah Harari’nin ne tür bir ideolojik konumu olduğu da hesaba katılmalı.

Biyolojik belirlenimci anlayışın salt bilim alanıyla ilgili bir teori olmadığı, asıl olarak egemen siyasal ideolojilerle dirsek teması ve egemen piyasa anlayışını meşrulaştırması bakımından değerlendirilmesi önemli. Yeni bulgular gereğince ortaya konan yeni bir yorum gibi sunulmuş olsa da eski hamam eski tas dedirtecek bir niteliği olduğu da açık. Bizim köylünün, “İnsan yedisinde neyse yetmişinde odur” sözüyle birlikte, “Keçinin çıktığı yere oğlağı da çıkar.” anlayışı bilim kılığında sahne almış oluyor.

İdeoloji Olarak Biyoloji

Gen dediğimiz kalıtım ögeleri ilk kez 19. yüzyılda Mendel’in melezleştirme denemeleri neticesinde keşfedilmişti ama ilk kez “gen” adı Mendel öldükten çok sonra kullanıldı. Yine de genlerin asıl önemi biyologların DNA’yı keşfetmesiyle ortaya çıktı. 1953’te Watson ve Crick, DNA’nın ikili sarmal yapısını çözdü. Biyolojideki temel meseleler asıl olarak bundan sonra çözülmeye başlamıştır. Genin biyolojideki önemi ve etkileri üzerinde durmak değil niyetim, daha ziyade sosyal teoriyle ilişkisi üzerinde durduğumuz için Lewontin’den yararlanıyoruz. DNA ve genlerle ile ilgili veriler ortaya çıktıkça her durumu genlere bağlayanların çözümleri de etkisizleşti. Biyolojik/genetik belirlenimciler her duruma bir gen denk geldiği varsayımıyla açıklama geliştiriyorlardı ama insanda gen sayısının öyle beklendiği kadar olmadığı anlaşıldı. En fazla 25-30 bin arasında bir gen olduğu, bu sayı da biyolojik belirlenimcilerin dayanaklarını etkisiz kılmıştır. Yalnız burada şu hususa değinmekte yarar var, genler farklı koşullarla karşılaştıklarında farklı davranabilmektedir. Bu da genlerin koşullara göre etkilendiğini, yapısal bir katılıkla davranmadıklarını gösterir. Organizmadaki her yapının belli bir amaca yönelik görev üstlenmesinden ziyade, organizmanın yaşamına bağlı olarak görev ve hizmetlerinin değişiminin ortaya çıkması önemli bir veri. Richard Dawkins’in “bencil gen” tezine karşı ortaya konulan önemli bir eleştiri de buradadır: Gen, kendi yapısal bir davranımıyla hedef görev icra etmekten çok, bulunduğu koşullara göre şekillenir.

Richard Dawkins’in, “insan genomundaki her yapının belli bir amaca hizmet etmesi gerektiği ve kendi bencil hedefleri olduğu” görüşü, genlerle ilgili bilgimiz arttıkça yanlışlanmıştır. Matt Ridley, “davranışlarımızın biyolojik yapımıza muhtaç olmadığını, tersine biyolojik yapımızın davranışlarımızın mermametine muhtaç olduğunu”[7] söylüyor. Dawkins, insanların tüm diğer hayvanlar gibi genleri tarafından yaratılmış makineler olduğunu söyler. Bu makineler, rekabetçi dünyada, rekabetçi bir dünyada hayatta kalmayı başarmış belirli nitelikleri taşımaktadır kendilerinde. Hatırlarsanız en başta (“Genlerimizden İbaret Değiliz- I”) La Mettrie’nin Makine-İnsan (1748) kitabını anmıştık. Geçen yüzyıllardaki biriken bilgilere karşın hâlâ benzer bir metaforla düşünülmesi bile başlı başına bir yanılsamanın sürdüğünü gösteriyor. Dawkins’in “genin acımasız ve bencil olduğu” görüşünün doğruluğu bir yana, genin bencilliğinin sosyal bir varlık olan insanın davranışlarını da paralel bir etkiyle bencil yapması düşüncesi başka bir sorun.

Genlerin insan davranışı üzerindeki etkilerine eleştirel yaklaşmak genlerin önemsiz olduğunu iddia etmek değil elbette. Genler insanın evrimini anlayabilmek için çok önemli hatta elimizdeki en önemli öge. Genler bilinçsizdirler, oysa insanın bilinçli öngörü gibi eşsiz bir özelliği vardır, bunun yanında insanlar bencillikten çok özverili canlılardır. Genlerin “bencil” tutumları olsa bile insanlar genlerin bencilliklerini yapmaktan uzak durabilmektedir. İşte Lewontin’in ürettikleri bu bakımdan çok önemlidir; hem meslekten bir genetikçi hem de bu alanın ortaya koyduğu bilgi ve yorumların sosyal ve ideolojik sonuçlarını değerlendiren biridir. Bilimin etkinlikleri ve yaşamdaki belirleyiciliği paralelinde, biyolojinin açıklamaları da egemenlik kazanmaktadır, Lewontin de bu noktada biyolojinin ideolojik kullanımına itiraz eder.[8] Bu açıklamalar hemen hemen tüm insan farklılıklarını genetik farklara atfeder. Okul başarısız, zeka, cinsel tercihler, başarı, resim veya müzik yeteneği, sayısalcı oluş.. özsel bir veri olarak ifade edilmektedir. Bu açıklamalar insan organizmasının etkileşimli olarak şekillendiğini ihmal ederek sosyal çevre etkilerinin değerini küçümsemektedir.

Biyoiktidar

Biyoiktidar biçimlerinin bütün yaşamı kuşattığı bir zamanda genetik daha da önem kazanmış durumda. Lewontin, Genlerimizden İbaret Değiliz kitabında “Zihni Biçimlendirerek Toplumsal Kontrol” başlığı altında değiniyor. 1970’lerin başında SSCB aydınları arasında birtakım fikir ayrılıkları ortaya çıkmaya başladığında, mevcut düzene eleştirel yaklaşanlar, hasta addedilerek psikiyatri hastanelerine kapatılıp ilaç tedavisine başlamakla tehdit edilmişlerdi. Tam da Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya distopyalarında görülebilecek bir manzaraydı bu. Cesur Yeni Dünya genetik biliminin görece erken sayılabilecek bir döneminde, genetik müdahalelere dayanılarak toplumu hiyerarşik olarak yapılandırmayı konu edinen bir romandır. Genetik müdahaleyle canlı varlığa form kazandırma elbette daha öncelere dayanıyor. Biyolojik müdahale ile insanımsı varlı yaratımı H.G.Wells’in Doktor Moreau’nun AdasıTanrıların Tohumu Karel Capek’in Rossum’un Akıllı Robotları gibi edebi eserlere ilham olmuştu. SSCB’de olansa kurgu falan değil, apaçık gerçekti. Batı’da Sovyetlerdeki bu durum protesto edildi ve SSCB, Dünya Pskiyatri Birliği’nden çekilmek durumunda kaldı. Burada mesele şu, SSCB’de de mevcut düzene, toplumsala uymayanların biyolojik özelliğine dayanılarak yapılan bir girişim söz konusu. Bu yönelimlerin geleneksel toplumlardaki uyumsuzları, “kanı bozuk”, “çiğ süt emmiş” nitelemelerinden farkı yok. Yani biyolojik indirgemecilik söz konusu. Batı’da da durum farklı değildi. Harvardlı profesörler Mark ve Ervin yokluk içindeki kenar mahallelerdeki isyanlara dair görüşlerini şöyle açıklamışlar: “Bu ayaklanmaların temelinde yoksulluk, işsizlik, kenar mahalle yaşamı ve yetersiz eğitimin yattığı herkesçe kabul edilmekle beraber bu durum isyancılarda bulunabilecek beyin disfonksiyonu gibi biyolojik nedenleri göz ardı etmemize neden olabilmektedir. Sonuçta bu isyanlarda yalnızca çevresel etmenler etkiliyse kenar mahallelerde yaşayan herkesin ayaklanmaya katılması beklenir.” Bu profesörlere göre, isyancılar tıbbi tedavi görüp ilaç kullanırlarsa isyan etmeyeceklerdir.

IQ

Günümüzün an yaygın mitlerinden biri IQ (Intelligence Quotient)’dur. Anlama, iletişim kurma, özfarkındalık, mantık, öğrenme yeteneği, planlama, problem çözme gibi zekayla ilgili alanların ölçümsel olarak puanlandırılmasına dayanan IQ, insanları sınıflandıran uydurmalardan biridir. Yukarıda andığımız Cesur Yeni Dünya adlı distopyada tam da zekaya dayalı bir sınıflandırma söz konusuydu. Günümüzde de yaptığı iş, okuduğu okul, yer aldığı toplumsal katmana göre insanların “zeki” ya da “az zeki” gibi sınıflandırıldığına sıkça şahit oluruz. Böyle bir ayrım en başta ekonomik eşitsizlikleri göz ardı etmeye yaramakta. Yani insanların kalıtsal bir zeka ayrımından ziyade, kalıtsal bir ekonomik farktan kaynaklı ayrımlar belirleyicidir.

İlk zeka testi uygulamaları 20. yüzyılın başlarında, özel eğitim ihtiyacı olan çocukların tespiti için yapılmaya başlanmış. Ayrımcı bir niyetten ziyade, bir destekleme eğitimi açısından düşünülmüş ve testi yayımlayanlar, testin herhangi bir ölçüm amacı taşımadığını ve yapamadığını da belirtmişler. Ancak sonrasında biyolojizm meraklıları, bu testleri, ırkçılığı meşrulaştırmaya yönelik olarak kullanmaya başlamış. Günümüzde IQ adı verilen belirlemelerin hiçbir şekilde genetik bir kökeni olmadığı ilgili bilim alanlarınca kabul edilmiş durumda olmasına karşın yaygın bir mit olarak dolaşımda yer alıyor.

Ataerki

Yeni doğan bir bebekle ilgili sorulan ilk soru şudur: “Kız mı erkek mi?”. Bu soru önemli ve merak edilmeye değerdir çünkü bebeğin kız veya erkek olması onun hayatının ileri dönemlerinde oldukça etkili olacağı düşünülür. Kuşkusuz cinsiyetin biyolojik yönünün birçok belirleyici etkisi vardır, ortalama yaşam sürelerinde bile cinsiyetin rolü vardır. Kadın-erkek arasındaki statü, zenginlik ve iktidar farklarıyla şekillenen bir toplumda yaşadığımız açık. Çağdaş Batı toplumu, yapısal açıdan kapitalist olduğu kadar ataerkildir de. Toplumsal iş bölümüne baktığımızda üreme-bakıcılık sektöründe neredeyse tamamen kadınların çalıştığını, şirket yönetimlerinde vb. ise erkeklerin çoğunlukta olduğunu görürüz. Peki ataerki neden sürüp gitmektedir? Bazıları bunun genlerimizde kodlu olduğu fikrini öne sürer. Biyolojik belirlenimcilik, özellikle son yıllarda artan feminist hareketlere cevaben ısrarla ataerkinin doğuştan ve kalıtsal olduğunu savunur. Onlara göre liderlik gibi vasıflar tıpkı penis veya testis gibi erkeklere özgüdür. Bu nedenle kadınların erkeklerin iş alanına girmesine şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Bu fikre göre kadınlar yerlerinin hemen doldurulabileceği işlerde çalışmalıdır çünkü hamilelik veya kadın hastalıkları gibi durumlar çalışmaları sekteye uğratır ve erkek çalışanların sırtına normalden çok daha fazla iş yükü biner.

Biyolojik belirlenimcilere göre toplumlar; baskın, üretici erkeklere ve bağımlı, anaç ve yeniden-üretici kadınlara ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca kadınların romantik bir evlilik yerine gelecekteki kariyerlerini düşündüğü, etek yerine pantolon giydiği veya saçlarını kısa kestirdiği; erkeklerin ise mücevher kullanmayı veya bakım yapmayı sevdiği bir toplum yapısını da göz ardı etmişlerdir. Hormonsal olarak bakıldığında, hormon seviyesi ya da oranının cinsel yönelimle çok fazla ilgisi yoktur. Lezbiyenlerin, heteroseksüellere kıyasla, androjen seviyelerinin daha yüksek ya da östrojen seviyelerinin daha düşük olduğu iddia edilir. Fakat böyle bir ilişki yoktur. Olması da beklenemezdi. Bu konuyla ilgili çalışmalar da başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak kadın-erkek hormonları arasında belirgin farklar tabii ki vardır. Deterministlere göre bu farklar yalnızca kadın-erkek arasındaki davranışsal farklılıkların değil, aynı zamanda toplumdaki ataerkinin sürme sebebidir. Edward O. Wilson’a göre, “Bizi ataerkil düzene yönelten biyolojimizdir; eğer istersek buna karşı çıkabiliriz ancak o zaman verimlilikte epeyce kaybı hesaba katmamız gerekir.” Genetik belirlenimcilere göre kadın-erkek arasındaki farklar hormonaldır ve bundan dolayı da değiştirilemez. Öyle ki anne karnında gelişim süresince salgılanan hormonlar erkekleri daha saldırgan ve asabi bir hale getirirken kadınları tam tersi daha uysal ve sakin yapar. Hatta bazı belirlenimciler, kadınların erkek şiddetine açık olduğunu belirtmiştir. Onlara göre anne karnında veya bebekliğinde çevresindeki herhangi bir erkekten şiddet görmüş olan kadınlar ileride de eşlerinden veya sevgililerinden şiddet görmekten hoşlanacaklardır çünkü bu kadınlar birer şiddet bağımlısı olmuşlardır. Hayli problemli bir bakış.

Sonuç

Lewontin’in Genlerimizden İbaret Değiliz kitabı odağında yazdığım bu yazıların geliştirilmesi ve sürdürülmesi gerekiyor elbette. Piyasacı toplumu destekleyen ideolojik biyolojizme Lewontin yeterince sağlam eleştirileri yapıp yanıtlar vermiştir, ben onun fikirlerine kısaca da olsa yer verdim. Öte yandan günümüzde bilim sorunu üzerine düşünülmesi ve tartışılması gereken bir konu. Günümüzde bilimin piyasa ile iş birliği içinde çalışarak kâr amaçlı faaliyetlere odaklı girişimleri, sosyal bilimlerin kenara itilip toplumsal yaşamla bilimin bağlarının kesilmesi sağlıklı bir nokta olmadığımızı gösteriyor. Bilim insanın yaşamının güzellikleştirilmesiyle ilgili olmadığı sürece, çıkar amaçlı olarak kullanılıyor demektir. Ticari ve siyasi odakları belirlediği bir bilim alanının geniş anlamda insanlığın sorunlarına çözüm bulamadığı görülüyor. Hele de içinden geçtiğimiz pandemi sürecinde, zengin toplumlar sağlık hizmetlerine kolayca ulaşırken yoksul toplumlar çok ağır felaketlerle karşı karşıya kalmış durumda. Bilim insanları ticari kaygılarla çalıştığı için çeşitli boyutlarda yabancılaşmış halde hayatlarını sürdürmekte. Bilim ilerlemekte ama insanlığın bilimle birlikte ilerlediğini söylemek mümkün değil çünkü bilim, şirket çıkarlarının biçimlendirdiği ihtiyaçlara hizmet eder şekilde sınırlandırılmış durumda. Bilimin bu gidişatı, dünyanın güzelleşmesi ve insanın özgürleşmesine hizmet etmek bir yana, ekoloji açısından ölümcül sonuçlar ortaya çıkarmakta ve her geçen gün dünyayı biraz daha mahvetmekte.

Yazıya başlarken Richard C. Lewontin’in anısına saygıyla başladığımı belirtmiştim. Lewontin hem vasıflı hem de insanlığın kaderi açısından özgeci bir bilim insanı olarak saygıyı ve anmayı hak etmiş biridir. Yazdıklarının kavranması, rehber olması ve yeni sıçramalar yaratması dileğiyle.

Kaynak: Sanat ve Toplum


[1] Bu konuya daha detaylı olarak sanatvetoplum.org’da “Geçmişi Susturmak” yazısında değindim.

[2] Richard Dawkins (2014), Gen Bencildir, Kuzey Yayınları.

[3] S.Rose, L.J. Kamin, R. C. Lewontin (2019). Genlerimizden İbaret Değiliz (Not in Our Genes: Biology), Yordam Yayınları.

[4] Yazarın en bilinen kitabı Fırtınadaki Kirpi.

[5] Edward O. Wilson (2017).  İnsan Doğası, Thales Yayınları.

[6] Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Kolektif Kitap.

[7] Matt Ridleyy (2007). Genom, Çev: Mehmet Doğan-Nıvart Taşçı, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, s. 145.

[8] Richard C. Lewontin (2015 ). İdeoloji Olarak Biyoloji, Çev. Cengiz Adanur, Kolektif Kitap