Feminist politika ve temsil sorunu…

Ezgi Sarıtaş

Feminist politika ve temsil sorunundan bahseden bir yazının güncel tartışmalar bağlamında sanırım şu iki meseleden birine veya her ikisine birden odaklanması beklenir: Kadınların siyasal alandaki temsili ve kadın kategorisinin kendisinin kimi temsil ettiği. Bu iki meseleyi bir arada tartışmanın önemli olduğunu düşünüyorum; zira feminizmin güncel tartışmalarından biri olan kadın kategorisinin sorgulanması ile kadınların eşit temsiline yönelik taleplerin nasıl bir arada ele alınabileceği önümüzde önemli bir soru olarak duruyor. Bu sorunun cevabını ne bu yazıda ne de bu yazı dışında kolaylıkla verebileceğimi düşünmüyorum ama tartışmayı ilerletebilecek birkaç soru sorabilirim. Kadınlık kategorisinin dışlayıcılığı üzerinde durmak veya feminizmin öznesinin kim olduğunu sorgulamak, kadınların siyasete eşit katılım talepleriyle çelişir mi? Kadınların eşit temsili talebi sabit bir kadın kimliğini esas almak zorunda mı? Temsili

demokrasinin sınırları içinde kalıp, kadın kategorisini veya daha genel olarak özneliği, radikal bir biçimde sorgulanmak mümkün mü? Böylesi bir sorgulama temsili demokrasiyi dönüştürmek için ne gibi imkânlar sunar?

Kadınların siyasal temsili ve feminizm

Feminizmin siyasal temsil mekanizmalarıyla ilişkisi, feminist politika açısından da belirleyici olan, özel alan/kamusal alan, farklılık/ eşitlik, kimlik/evrensellik gibi karşıtlıkların sonucu ortaya çıkan gerilimler etrafında şekillenir. Bu karşıtlıklar, feminizm içindeki farklı konumlarca farklı biçimlerde sorgulanmış, bazen birine diğeri karşısında ağırlık verilmiştir. Bu konumları kabaca üçe ayırabiliriz diye düşünüyorum. İlk konum kadınların erkeklerle eşit vatandaşlar olmalarını ve kamusal alana eşit katılımlarını sağlayacak hakların edinilmesine yoğunlaşır. Bu konum altında toplanabilecek yaklaşımlar kabaca liberal feminizm adı altında sınıfandırılabilir. Seçme ve seçilme hakkı gibi temsili demokrasiye ilişkin haklar; eğitime ve istihdama eşit katılıma yönelik haklar ile kadınların bedenleri ve doğurganlıkları üzerinde denetim sahibi olmalarına ilişkin haklar için verilen mücadeleler, bu konumun feminist mücadele alanındaki yansımaları olarak görülebilir. İkinci konum ise temsili demokrasinin ve vatandaşlığın eril kuruluşunu eleştirir. Kamusal alan/özel alan ayrımı üzerinde temellendirilen siyaset alanı, özel alan ile olan bağını görünmez kılmış ve özel alanın dışlanması yoluyla kadınsı olanı siyaset alanından dışlanmıştır. Bu ayrım sorgulanmadığı, siyasetin eril yapısı değişmediği sürece kadınların ve çıkarlarının temsilini imkânsız olacaktır. Bu konum içerisinden, kadınların soyut vatandaşlık düşüncesi tarafından içerilemeyen farklılıklarına daha çok vurgu yapılır ve bu farklılıkları tanıyan bir siyasallık düşüncesi geliştirilir. Duygusallıktan uzak rasyonellik, rekabet ve saldırganlık yerine şefkat, empati, dayanışma gibi değerlerin belirleyici olduğu bir siyasal hayat tahayyülü öne çıkar. Üçüncü konum ise kadınların ortak çıkarlarının düşünüldüğü kadar açık olup olmadığını sorgular. Bu sefer kadınlar arası farklılıklar sorgulama konusu haline getirilir ve kadınlık kategorisinin kimleri temsil edip kimleri dışladığı daha radikal biçimde ele alınır.

Feminizmin temsili demokratik mekanizmalara yönelik eleştirisinde, bu üç konumu da kesen, feminizmin kendisinin yarattığı bir etkinin sürekliliğini de takip edebiliriz.[1] Feminizm, liberal demokrasinin soyut, rasyonel insan kurgusunu bedenselleştirmiş, farklılığı liberal demokrasi eleştirisinin merkezine taşımıştır. Çeşitlilik ve farklılık vurgusu liberal demokrasinin ana konularından biri olduğu için feminizmin eleştirisi çok da devrimci bir hamle gibi görünmeyebilir. Fakat liberal demokrasi için esas olan görüş ve inançların farklılığını esas alan düşünsel farklılıklar; ‘fkirler politikası’dır.[2] Cinsiyet, etnisite, ırk, sınıf gibi fkir ve inançlar arasındaki farklılığın karşılayamadığı, deneyime dayalı farklılıklar, liberal demokratik süreçlerden dışlanmıştır. Fikirler politikası, hem temsilcinin hem de temsil edilenin sınıfını, cinsiyetini ve ırkını soyut insan düşüncesi perdesinin arkasında gizlemeye çalışırken; feminizm soyut insanın cinsiyetinin aslında erkek olduğunu söyler. Kadınların oy ve temsil hakkı mücadeleleri, aslında erkek olan ama cinsiyetten azade gibi görünen soyut birey düşüncesini istikrarsızlaştırmış, bu bireyin cinsiyetli – erkek – olduğunu ve sınırlı bir kesimi temsil ettiğini göstermiştir. Böylece hem liberal demokrasinin birey kurgusunun içerdiği dışlamaları ortaya koymuş, hem de ısrarlı eşitlik talebi yoluyla, sürekli olarak farklılığa işaret ederek onu tanımıştır.[3] Feminizmin cinsiyet farkına yaptığı vurgu aynı zamanda kendi öznesi olarak işaret ettiği temsilciyi, yani kadın kategorisini, istikrarsızlaştırıcı bir etkiyi doğurmuştur. Bu etki Landes’in söylediği gibi demokrasi pratiği içerisindeki olumsal, kırılgan ve yayılmaya açık olanakları dile getirmiştir.[4] Bu etkiyi ve feminist politikanın güncel tartışmalarını yazının geri kalanında ele alacağım. Fakat önce temsili demokrasi tartışmalarında sıklıkla üzerinde durulan kadınların eşit temsili meselesi üzerinde kısaca durmak gerektiğini düşünüyorum.

Öncelikle kadınların siyasete eşit katılımın feminist politika açısından neden önemli olduğu sorusuna bakalım. Kadınların siyasal katılımlarının oldukça düşük olduğu Türkiye bağlamında kadınların karar alma mekanizmalarına katılımlarının artırılması talebinin önemi açık görünüyor. 2011 seçimlerinden sonra kadınların parlamentodaki temsil oranı %14,3 iken, İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre yerel yönetimlerde kadınların temsil oranı toplamda %0,2.[5] 2014 yerel seçimlerinde tüm partilerden gösterilen toplam 4155 aday arasında kadın aday sayısı yalnızca 246.[6] Veriler bize kadınların ne parlamentoda ne de yerel yönetimlerde erkeklerle eşit oranda yer almadığını gösteriyor. Fakat kadınların siyasete eşit katılımı “kadınlar” açısından neden önemli? Bu sorunun cevabını vermeye çalıştığımızda açıkça devreye temsil sorunu giriyor.

Anne Phillips’in mevcudiyet politikası adını verdiği, deneyime dayalı farklılıkların siyasal alanda giderek daha fazla belirleyici olması süreci, temsil edilen ve temsilci arasındaki ilişkinin önemini artırır.[7] Phillips’in söylediği gibi sorun yalnızca belirli fkirleri temsil etmek olduğunda temsilcinin kim olduğu önemli görünmeyebilir, fakat eğer elimizdeki fkirler kümesinin sınırları başka alternatiferi görünmez kılacak katar katı ve dışlayıcıysa bu fkirleri temsil eden ve geliştirenlerin de değişmesi gerekecektir.[8] Mevcudiyet politikası bize ne temsil edilenin ne de temsilcinin soyut fgürler olmadığını gösterir. Mevcudiyet meseleleri siyasetin gündemine yerleştiğinde, temsilcinin temsil edilenle deneyim ortaklığına sahip olması gerekliliği ortaya çıkar. Temsili demokrasilerde kadınların çıkarlarının kadınlar tarafından temsil edilmesi talebi bu gereklilikten kaynaklanır.

Peki, böylesi bir politika anlayışı zorunlu olarak ayrılıkçı, grup üyeleri arasındaki farkların görmezden gelinmesine neden olan sabit kimlikleri dayatan bir kimlik politikasına mı yol açar? Yoksa sabit ve değişmez özler olarak kimlikleri değil de çoğul, değişken ve öngörülemez konumları ve kimliklere sabitlenemeyen deneyimleri mi öne çıkarır? Feminizm açısından oldukça önemli olan bu sorun bizi, feminizmin erkeğin kendisini tek ve cinsiyetsiz özne olarak sunmasına karşı çıkarken, kadın kategorisinin kendisine yönelik sorgulamaları ortaya çıkaran etkisine götürüyor. Farklılık meselesi politika için bu kadar merkezi bir konuma yerleştirildiğinde, feminizmin öznesi de sorgulanır hale gelir. Feminizmin ortak kadınlık deneyimi vurgusu, liberal demokrasideki soyut insan kurgusunun cinsiyetini hatırlatırken kadınlar arasındaki farkları görünmez kılmıştır. Siyah feministler, lezbiyen feministler, sömürgeleştirilen ülkelerden feministler, feminizmin ortak kadınlık deneyiminden ve kız kardeşlikten bahsederken sınıfa, ırka, cinsel yönelime dayalı tahakküm ilişkilerinin üzerini örttüğünü söylemiştir. Kadınlık kategorisini sorgulamışlar fakat ondan vazgeçmeden onu yeniden tanımlanmaya açık hale getirmişlerdir.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları