Faşizme doğru…

İçinde bulunduğumuz darboğazı açıklamak, bunun için bilim insanlarının kafa yorması da neredeyse yasaklanacak durum almıştır. Ekonomik çıkmaz ile ilgili görüşleri açıklamak, terör örgütüyle eşdeğer suç sayılacak kanun teklifleri hazırlanmaktadır. İşçi hareketleri, hak aramak, grev, yürüyüş, protesto gösterileri, toplu sözleşmeyi gerektirecek durumlar, işçinin temel haklarından biri olan sosyal güvence talepleri, kıdem, ihbar tazminatları istekleri, fazla mesai ücretini talep etme hakkı, yıllık ücretli izinler, maddi zarar tanzimleri, işten atılanlar için işe iade hakları ve benzeri temel haklar kısıtlanmış, budanmış ve yasaklanmış duruma getirilmeye çalışılmaktadır. Bu tür uygulama örnekleri Nazi Almanya’sı, Mussolini İtalya’sı ve Franco İspanya’sında görülmüştü bir zamanlar. Durumu özetleyecek olursak: İki savaş arasındaki faşizm günümüz koşullarında güncellenmiştir. Tarih hiçbir zaman aynı şekliyle tekerrür etmemiştir. Faşizme geçiş istisnai bir hal olduğu gibi, rejimin yapısal durumu ve benzer siyasal krizlerin içinde çıktıkları tarihsel dönemlerin özellikleri birbirinden farklı durumlar göstermektedir. Bu durum salt tarihsel dönemin özellikleri ile açıklanmadığı gibi faşist hareketin içinden çıktığı toplumsal formasyona damgasını vuran bir durumdur.

Umberto Eco’nun dediği gibi “21. Yüzyıl insanının yanılgısı tekrar Nazi üniformasıyla geldiğini sanmasıdır. Popülist, radikal milliyetçi, otoriter, otokratik, baskıcı, şiddet kullanmaya eğilimli siyasal güçlerin giderek daha fazla ülkede iktidara geldiği, iktidarda kaldığı günümüz dünyasında, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, faşizmi Nazi üniforması, Kara Gömlekliler ya da Falanjist milisler [1] biçiminde aramak, bu simgeler ve ona dayanan söylem ve eylemlerin aynısı karşımızda olmadıkça, faşizm nitelemesini kesinlikle kullanmamak, kavramsal püritenlik olarak değerlendirilebilir. Ancak sorun tam tersi bir tavır sorunudur.

Bir ucube sistem haline gelen “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ile siyasal sistem üzerinde tümüyle hâkimiyet kurmaya çalışan Erdoğan’ın “total devlet” savunucusu mudur, yoksa esas derdi iktidarda kalabilmek için total denetimi sürekli elinde tutmak mıdır? Güçler ayrılığının yürürlükten kaldırılması, polis devleti olma niteliğinin ağır basması, halkına karşı baskıcı bir tutum içinde bulunan siyasal iktidarın gücünü baskı ve şiddete yönelerek göstermesi her ne kadar faşist olarak nitelenmesi için yeterli olmasa bile bugün içinde yaşadığımız koşullar, ülkenin faşizme doğru adım adım ilerlediğini göstermektedir.

Her baskıcı otoriter rejimi “faşizm” olarak nitelemek, faşizmi, otoriter rejime indirgemek gibi bir yanılgıya düşmektir. Elbette her otoriter rejimin sonuçları vahimdir. Ancak faşizm farklı bir olgudur. Faşizm de baskıcı bir rejimdir. Ancak şiddetten çok sosyal, ekonomik ve sınıfsal niteliği ön plandadır. Günümüzde yer alan ülkelerin birçoğunda otoriter rejim hüküm sürüyor. ABD, Rusya, Macaristan, Türkiye, İran, Brezilya, Şili, Hindistan başta olmak üzere, Müslüman ülkelerin tamamı otoriter rejimlerle yönetiliyor. Yeni sömürge tipi ülke halklarının tamamına yakını da bu rejimden mustariptir. Bunların tümüne bugün faşist demek, faşizmi küçümsemek gibi bir yanılgıya neden olmaktır. Dünya nüfusunun neredeyse üçte birinde otoriter rejimler mevcuttur. Bu rejimde ülkelerin çoğu neoliberal yönetimlerle işbaşına gelmiştir. Dolayısıyla neoliberal yönetimler, ülkede gelir grupları arasındaki dengesizlik, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, yoksulluk, açlık, sefalet, anarşi ve giderek ekonomik krizi de beraberinde getirmiştir. Her ekonomik krizin derinleşmesi faşizme davetiye çıkarabilir. Bunu engelleyebilecek tek güç de sermaye karşıtı mücadeledir.

Tek adam rejiminin dayandığı otoriterizmin bir üst evresinde kuvvetler ayrımını sağlayan anayasal kurumlar zayıf düşer ve hatta giderek işlevsiz kalır. Ülkede bu süreç son sürat devam ediyor. Sorumluluk almayan ve hiçbir şekilde hakkında takibat açılamayan bugünkü rejim, neoliberalizmi uygulayacağım diye ülkedeki maliye dengesini bozarak ekonomik krize yol açmıştır. Ülkenin borç yükünü omuzlarında hisseden emekçi kesimi ile halkımız ne yazık ki olup bitenler karşısında tamamen tepkisiz kalmıştır. Yaklaşan felaketin farkında bile değildir. Hollandalı akademisyen, tarihçi ve Türkolog Erik-Jan Zürcher’in deyimiyle “Türkiye’de toplum, halinden memnun görünüyor” [2]. Ancak krizin uzun sürmesi durumunda ülke içindeki muhafazakâr, milliyetçi ve Sünni Müslüman görüşünü benimsemiş yığınlar ile çoğunluğu kentlerde yaşayan liberaller, Aleviler ve Kürtler ile diğer gruplarda kutuplaşma sorunu yaşanabilir. [3] Siyasi iktidar mensupları, siyasi muhalifleri sadece siyasi düşman olarak değil, aynı zamanda “hain” olarak nitelemesi, bu kutuplaşmayı derinleştirmektedir. 1954 sonrasında Adnan Menderes hükümeti döneminde bu kutuplaşmayı andıran olaylara şahit olmuştuk. 6-7 Eylül 1955 tarihinde gerçekleştirilen toplu saldırılarda ülkedeki gayrimüslimler üzerinde insanlık tarihinin kara günü olarak bilinen olaylar yaşanmıştı. Günümüzde olup bitenler insanlık utancının bir kez daha yaşanmamasını diliyoruz. 15 Temmuz 2016 feto terör darbe girişimi diye anılan olaylar sonrasında AKP, kendi rejimini, kendi derin devletini ve otoriter rejimi kurmaya başladı.

Bilindiği gibi 21 Şubat 2001 tarihinde yani DSP, ANAP ve MHP’nin oluşturduğu ve Bülent Ecevit hükümeti diye anılan son koalisyon döneminde Türkiye derin bir ekonomik krize girmişti. Büyük firmalar ard arda kapanmış, işten çıkarmalar, şirket çalışanlarının maaşlarının ödenmemesi, faizlerin % 7000 civarına yükseldiği tarihlerde Türkiye bir anda yoksullaştı. Neoliberal politikaların ne ilk kriziydi ne de sonuncusu. Kara Çarşamba diye anılan kâbus, eğer önlem alınamazsa bugün ehil olmayanların yetkili olduğu ekonomide tekrar yaşanmaması için herhangi bir garanti de yok. Bu krizi işçi sınıfı çıkarmadı. Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi ülkemizde de bu kriz egemen sınıfların bir kriziydi ve tüm topluma yansıdı. Kapitalizmin bir kısır döngü içinde debelendiği bir krizdi. 18 Nisan 1999 seçimlerinde % 22 oy alan DSP ile % 17 oy alan MHP, barajın altında kaldılar.

Bilindiği gibi AKP, her ne kadar otoriter bir rejim kurmak için siyasi hayata başlamadıysa da hayalindeki sistem başkanlık sistemiydi. Gündeminde böyle bir rejim inşası yoktu. Kendisini engellemek isteyen güçlerle mücadele etmek için politik uzlaşma yolunu seçti. Hatta Erbakan’ın başında bulunduğu ve zaman zaman Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan ve değişik adlarla kurulan, son olarak da Refah Partisi adını alan siyasi partinin bir uzantısı olmadığı, dini bir partiden çok, merkez sağı temsil ettiği parti lideri Erdoğan tarafından dile getirilmişti.

Başkanlık sistemi AKP tarafından 2001 tarihinde açıklanmıştı. Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Yusuf Tekin ile 29 Kasım 2012 tarihinde Nursel Tozkoparan’ın yaptığı söyleşide Ak “Parti kurulurken ‘başkanlık sistemi’ tercihini deklare etmişti” demişti. Söyleşinin devamında Bakan Yardımcısı: “Başbakan 2001’de Ak Partiyi kurduğunda Türkiye için gerekli sistemin ‘Başkanlık Sistemi’ olduğuna inanıyordu, bugün de buna inanıyor. AK Parti kurulurken bu yöndeki tercihini zaten deklare etmişti, şimdi bu yöndeki söylemini daha net ifade ediyor. Yani bu tartışmalar konjonktürel tartışmalar falan değil.” Söyleşi 2012 tarihinde yapılmıştı. [4]

AKP, uzlaşı mekanizmasını ön planda tuttuğu dönemlerde, örneğin, Ermenistan ile toplantılar yaptı, komşuları ile iyi geçinmeye çalışan, hatta Ortadoğu’nun liderliğine de soyunmaya başladı. Kürtlerle demokratik çözüm için masaya oturarak silahların susması için önemli adımlar attı. Ne oldu da Erdoğan liderliğindeki AKP, bir çırpıda agresif bir parti kimliğine büründü, sağa sola saldırmaya başladı? Çözüm süreci masasını tekmeledi “Hendek” olaylarını gerekçe göstererek Kürtler üzerine adeta seferler düzenledi. Cumhuriyetten bu yana tahrip edilen Kürt coğrafyasını bir kez daha tahrip edildi. Kentler yıkıldı. Başta Ermenistan olmak üzere diğer komşularıyla kavgalı durumlar yaşandı. “İstedikleri her şeyi verdik” dediği Fethullahçılarla bir anda cebelleşti. Merkez sağ partisi olduğunu iddia eden bu siyasi parti bir anda faşist rejim özentisi içinde olduğunu adeta ilan etti. Tüm bu olup bitenlerle ilgili konuyu kısaca irdelemek istiyorum.

  1. Erdoğan, Emperyalizmin bir dayatması olan Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında eşbaşkan görevini yürütüyordu. Ortadoğu’da esen ve adına “Arap Baharı” denen bir cehennemin cenderesine atıldığının farkında değildi. ABD’nin “Ilımlı İslam” projesi kapsamında bile kendi ülkesinde radikal bir dinci olan Fethullah Gülen cemaati ile ittifak içine girmişti. Aslında devlet içinde kendisini devirmeye çalışan kadrolarla ittifak kurduğunun farkında değildi. MİT başkanının çözüm sürecinde oynadığı rol, Fetocu savcılar tarafından ifadeye çağrılması belki de ateşlenen fitilin ilk örneğiydi. Fethullahçı darbeciler devletin tüm kadrolarını adeta sarmalamıştı. Diğer önemli bir neden de durgun seyreden “Arap Baharı”nın Tunus ayağında bir anda iç savaş ve darbe sorununun gündeme gelmesi ve Mısır’da İhvancı Mursi’nin devrilmesiydi. Ortadoğu’daki bu kargaşanın yanı sıra AKP, ülke içinde Gezi Direnişi’yle yaşadığı paniği derinleştirdi ve daha sağdaki güçlerle kalıcı bir ittifaka yöneldi. [5] Arap Baharı’nın cehenneme dönüşmesi, Suriye’de başlayan iç savaşta taraf olması, Mursi olayı, BOP eşbaşkanı Erdoğan’ın kendisini Arap dünyası içinde savunması refleksinin de sonu oldu. Ardından gelen Kobanê’deki olaylar, ülke içinde 17-24 Aralık yolsuzluk dosyasının Fethullahçı savcılar tarafından ele alınması, bakan çocuklarının tutuklanması, Erdoğan’ın gizli telefon kayıtlarının ayyuka çıkması, kendisi ve AKP için kâbusa dönüştü. 28 Mayıs 2013 tarihinde başlayan ve Erdoğan’ın ABD ziyaretinden dönüşü ile alevlenen Gezi Direnişi, AKP siyasi iktidarının 2001’de özlemini duyduğu otoriterleşmeye evrildiği bir dönemdir, diyebiliriz.
  1. Diğer bir etken de Erdoğan’ın “Allah’ın büyük lütfu” dediği 15 Temmuz 2016 tarihindeki tartışmalı darbe girişimi oldu. Ardından gerçekleştirilen “Yeni Kapı Mitingi”, MHP ile stratejik ittifakının başlangıcı oldu ve otoriterizmi pekiştirdi. MHP ile yapılan bu ittifak aynı zamanda devlet bürokrasisinde bu partinin egemen olmasını sağladı. Belli kesimlerde mevcut ittifak devlet kadrolarında da iç içe geçişi hızlandırdı. 15 Temmuz aynı zamanda MHP’nin siyasi kişiliğini ve özerkliğini feda ettiği bir tarihtir. AKP’li sivil paramiliter güçlerin sahne aldığı ve kanlı eyleme dönüşen darbe girişimi sonrasındaki gelişmeler, demokratikleşme ve çözüm sürecine inşaya yönelik değil de, tüm demokratik kazanımları askıya alan, ortadan kaldıran ve yok eden bir yönetime evrildi. “Devletin bekası” uğruna tüm kazanımlar bir anda süpürüldü. 15 Temmuz sonrası gelişmeleri AKP reisinin “başkanlık” özlemi ve sevdasını gerçekleştirdi.
  1. Diğer bir etken de ekonomik kriz/krizlerin derinliğidir. 2001-2002 krizinden bu yana ülkeler bazında kapitalist sistemin çıkmaza girdiği konjoktürel dalgalanmalarda Türkiye de nasibini almıştı; hem de en ağır biçimde… Ülke, 2002-2019 tarih aralında birbirini takip eden krizlerle yüzleşti. Ekonomi bir yandan yüksek enflasyon, öte yandan döviz ve faiz kıskacı tarafından adeta yönetilir duruma geldi. 2013 sonrasında Türkiye ekonomisi üç kere stagflasyonist (kriz ortamını tanımlamak için kullanılan bir terim. Bu terim durgun ve enflasyon kavramlarının birleştirilmesiyle türetilmiştir) bir krizin eşiğine geldi. [6] Günümüzde içinde bulunduğumuz bu krizin halkın ve çalışan dar gelirlilerin omuzlarından indirilmemesi, krizin kalıcı bir durum arz etmesine sebep olacaktır. Tek adam rejiminin, otoriter yapıya bürünmesinin sebeplerinden biri de ekonomik krizin bir baskı unsuru oluşturmasıdır. Konumuz otoriter rejimi çağrıştıran nedenleri araştırmak olduğu için ekonomik kriz üzerinde fazla durmayacağız. Özetlersek, krizin sosyal sınıflar üzerindeki etkisinin bir beka sorunu olarak kodlanması ve Erdoğan tarafından krizden çıkış yolunun otoriterleşmeden geçtiğine toplumu inandırmasıdır.
  1. Önemli diğer bir etken de Kürt sorunudur. 2013-2015 yılları arasında yaşanan barış süreci, tüm ezberleri bozarak, devlet geleneğini ve Kemalist vesayet sistemini bir anda rafa kaldıran özellik arz etmişti. 16 Temmuz 2014 tarihli Resmi Gazete’de “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” adıyla yayınlanarak yürürlüğe girdi. Devlet içinde çözüm sürecine karşı çıkan egemen sınıfların devlet içinde yuvalandığı devletin derinliklerindeki güçler ve bir kısım muhalefetin bu süreci akamete uğratmak için varını yoğunu ortaya koydular. Sonunda başarılı oldular. 22 Temmuz 2015 günü Urfa, Ceylanpınar’da PKK tarafından yapıldığı, sonradan provokasyon olduğu anlaşılan ve 2 polisin öldürülmesi ile sonuçlanan ve ardından IŞİD aracılığı ile Suruç misillemesi olarak adlandırılan katliamın sonunda çözüm süreci sonlandırıldı. Bir iddiaya göre bu sonlandırma işinin devletin derinliklerindeki güçlerin bir marifetiydi. Ve bir daha geri gelmemek üzere çözüm süreci bitirildi. Sonlandırılan çözüm süreci ile “beka” kaygısı gerekçe gösterilerek özgürlükler kısıtlandı. Güvenlik eksenli politikalarla, adı var, kendisi yok sayılan demokrasi, parlamenter rejimi işlevsizleştiren tepeden tırnağa devlet gücünü merkezileştiren, tarafsızlık üzerine kurulu dış politika yerine sınır ötesi askeri harekâta dayalı politikaların hâkim olduğu başkanlık sisteminin ihdası, komşu ülkelerle sıfır sorun politikası yerine komşusuz devlet politikası belki de siyasal iktidarın içinden çıkamayacağı bir sürecin başlangıcı olmuştur.
  2. Belirleyici etkenlerden diğeri de kitlesel hareketleri sabote eden, dış sermayenin ve yerli burjuvazinin tetikçiliğini yapan MHP’dir. Bilindiği gibi ülkeyi 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 sürecine götüren, sağ-sol çatışmalarda, işçi eylemlerinde, Maraş’ta, Kanlı 1 Mayıs’ta, Çorum’da, Malatya’da, Bahçelievler’de, Sivas Madımak’ta devletin derinliklerindeki çetelerin yönettiği katliamlarda, faile meçhul cinayetlerde ve Kürtlerin katledilmesinde ön saflarda Ülkücüler, Komandolar hep vardı. MHP, siyasi söylemine komünizm karşıtlığı ile başladı. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından güçlenen milliyetçi taban, kurulduğu 1969 tarihinden itibaren MHP çatısı altında toplandı. Komandoları, ülkü ocakları ve tosuncuklarıyla öğrenci eylemleri, işçi grevleri gibi toplumsal çatışmaların merkezinde kanlı katliamları tetiklediği gerekçesiyle 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kapatıldı. 1987 tarihinde Milliyetçi Çalışma Partisi olarak tekrar kuruldu ve 1992 yılında eski ismini aldı. MHP’nin yola çıkışında benimsediği ideoloji Türkçü-Turancı ideolojiydi. MHP, 1980 öncesi ve sonrasında değişik koalisyon hükümetlerinde görev almıştır.

MHP’nin koşulsuz desteğini alan ve cesaretlendirilen AKP’nin otoriter yönelimi tehlikeli mecralara doğru sürüklemektedir. Hiç şüphesiz ki bu tehlike Türk usulü otoriterizmin, yine Türk usulü faşizmden aldığı destekte aranmalıdır. [5] AKP’nin tek başına cüret edemeyeceği yöne doğru sınırlarını zorlayarak ilerlemesinde MHP’nin yönlendirmesi, beka sorunu, Kürt ve diğer etnik düşmanlık, din ve mezhep ayırımcılığı, hatta eril egemenliğine bağlı kadın cinayetleri, kadın haklarının budanması, canilere ödül gibi mahkemelerde yapılan iyi hal indirimi, çocuk yaştaki kızların tecavüzcüleriyle evlendirmeye zorlanmasında MHP’nin rolü araştırılmalıdır.

Sonuç olarak, otoriterizm, rejime ve sisteme ters düşen ve farklı diye algıladığı “ötekileşen” insan ve gruplara karşı derin bir kuşku, nefret ve düşmanlık duyguları üzerinden kendisini inşa etmiştir. Ötekiler denen muhalifler, Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler, göçmenler, yabancılar, Ezidiler, Suriyeliler, çingeneler, eşinden ayrılmış kadınlar, eşcinseller ve diğerleri… Tehdit unsurlarını oluşturuyor. Bunlar en düşük ücretle, sigortasız çalıştırılır, ya da işsiz bırakılır, hor görülür, polis şiddetiyle karşı karşıya kalır, insandan sayılmazlar. En düşük ücretle çalışmaya mecbur edilir. Diğer grup dediğimiz biat eden, rejime ve sisteme sadık kullar ise, bizlerin sırtından geçinir, hak etmedikleri sosyal yardımlardan yararlandırılır. Sibel Özbudun’un deyimiyle [7] farklı kültürleriyle uygarlığımızı tehdit eder, kadınlarımıza sarkıntılık eder, finans oyunları ya da medya üzerindeki hâkimiyetleriyle bizleri kontrol altına alır, suçu yaygınlaştırarak toplumsal dokumuzu bozarlar…

Adım adım faşizme doğru evrilen otoriterizm, Ergenekon davasından sonra, bastırılan işçi hareketleri, enflasyonun çok altında nafaka gibi ücretler, yasaklanmış grevler, mitingler, yürüyüşler, gösteriler, muhaliflerin, düşüncelerine pranga takılması girişimi, aydınların, akademisyenlerin ve gazetecilerin yazılarına uygulanan sansür, gözaltı ve tutuklamalar, neoliberal küreselleşmenin rüzgârıyla yelkenlerini şişirme yarışındaki “yükselen piyasalar, radikal İslamcılar tarafından ele geçirilmesi planlanan Ortadoğu coğrafyası, Osmanlı geçmişini örnek alarak “fetih” özlemi içindeki Türkiye… Faşizme elverişli dölyatağını [7] oluşturmaktadır. Otoriter rejimler, giderek evrilen faşizmler, günümüzde de antikomünisttir. Komünizm günümüzde herhangi bir tehdit arz etmediği halde… Sola eğilimli taban, küreselleşme karşıtları, sol ideolojinin etnik azınlıkları, göçmenlerin etkileme riski daima gündemlerindedir.

Otoriterizm ve faşizm halkı basit ve popülist söylemleriyle akla değil de duygulara hitap ederek ikna yöntemine başvurur. Rasyonel düşünceye değil de irrasyonel duygu dediğimiz, dini duygular, erkek egemenliği, milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı duygularına hitap ederek, şiddete yönelimler için alan bulur. Ülkemizde bunlar uygulanıyor. Şiddetin insanları konsolide etme özelliği yanında, onları sürüye uyumunu da sağlar, terbiye eder.

21.yüzyılda bir veba salgını gibi ülkelere bulaşan ve faşizme evrilmeye yüz tutan otoriterizm, yarım kalmış girişimler olarak mı sonlanacak, yoksa olgunlaşıp, dallanıp budaklanacak ve bizleri sarmalayacak mı? Ümit ediyorum ki bu tür girişimleri mücadele ederek engelleyeceğiz. Çünkü başka seçeneğimiz yok.


[1] Ahmet İnsel, Seçim yoluyla iktidarı kaybetmiş bir faşist rejim örneği yok (T24, 31 Ağustos 2017)

[2] Erik-Jan Zürcher, Türkiye’de faşizme doğru topyekun bir kayma var (Yavuz Baydar ile söyleşi, Ahval, 3 Eylül 2018)

[3] Samuel Phillips Huntington, The Clash of Civilizations ‘Medeniyetler Çatışması’ (Çeviri Murat Yılmaz, 23.10.2018, Vadi Yayınları.)

[4] http://www.haber7.com/roportaj/haber/957564-ak-parti-baskanlik-sistemini-2001de-aciklamisti

[5] Şenol Karakaş, Otoriterizm tehlikesi, AKP ve faşizm (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi, 02.06.2019)

[6] Ümit Akçay, Beş soruda 2018-2019 ekonomik krizi (Gazete Duvar, 13 Aralık, 2018)

[7] Sibel Özbudun, Maskeli faşizm: “Popülist aşırı sağ” (Kaldıraç Dergisi, Mayıs 2019, Sayı: 214)

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları