Emperyalizmin ekonomik boyutları

23 Haziran seçimleri memlekette bir şeylerin değişebileceğine dair umutları artırdı, AKP rejimine muhalif kesimlerin moralini yükseltti. Ancak geniş kesimleri kucaklamak adına, “ortalamacılığı aşamayan”, hep bu kaygıyla hareket ederken “amorflaşan, silikleşen, kişiliksizleşen”, giderek “sol-sağ” ayrımını redde sürüklenen  bir çizginin kalıcı olması, özellikle gençleri siyasetin aktif bir öznesi haline getirmesi imkânsız. Bu kısırdöngüyü aşmak solda ideolojik, teorik, programatik tartışmaların yoğunlaşmasıyla mümkün.

ABD’de sosyalizm fikrininin genel kabul gördüğünden, 29 yaşındaki Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC) genç kuşakların siyasete ilgisini kamçıladığından söz ediyoruz; gelgelelim ortada AOC’in arkasında durduğu, Yeşil Yeni Anlaşma (Green New Deal) gibi kapsamlı bir belge de bulunuyor. İngiliz İşçi Partisi’nde Jeremy Corbyn’in politik hattını tartışırken sürekli “Alternatif Mülkiyet Biçimleri” metnine gönderme yapılıyor…

Bu yazıda, geçen hafta gündeme getirdiğimiz emperyalizm konusunun ekonomik boyutu üzerinde yoğunlaşmak istiyoruz. Günümüzde sol çevrelerde emperyalizm tartışması daha çok, üretimin küreselleşmesiyle oluşan küresel değer (tedarik) zincirlerinin uluslararasındaki eşitsizlikleri törpülediği iddiası üzerinden yapılıyor. Başarı öyküleri olarak da Çin ve Hindistan sunuluyor. Buna karşın, emperyalizmin bugün de geçerliliğini sürdürdüğünde ısrar edenler ise tedarik zincirleri yaygınlaşsa bile dünya ekonomisinin hiyerarşik, tahakkümcü yapısının değişmediğine dikkat çekiyorlar.

OECD’nin tahminlerine göre küresel ticaretin %70’i küresel tedarik zincirleri kapsamında gerçekleşiyor. Bu tasarım sonucu bir ülkenin ihracatında yabancı katma değerin oranı %30’a kadar yükselmiş durumda. Üretimin emek maliyetlerinin en düşük, sosyal ve çevresel düzenlemelerin en sınırlı bulunduğu ülkelere kayması, haliyle metropol ülkelerde sendikaların, emek güçlerinin pazarlık gücünü azaltıyor, yaşam standartlarının yerinde saymasıne, hatta gerilemesine yol açıyor.

İşte bu ortamdan Donald Trump, en son İngiltere’de Boris Johnson gibi otoriter demagoglar nemalanıyor. Birleşik Krallık’taki Küresel Adalet Şimdi kampanyanın direktörü Nick Dearden’e göre ABD’de Trump, Hindistan’da Modi, Filipinlerde Duterte, Brezilya’da Bolsanaro ve tabii ki Türkiye’de Erdoğan gibi liderler küreselleşme ortamından hoşnutsuz, konumları gerileyen sessiz kitlelerin duygularına hitap etmeyi başarıyorlar. Sendikaların yenilgisi, sosyal demokratların serbest piyasa güçlerine teslim olması, bu “elit” , servet sahibi politikacılara kendilerini sıradan insanın temsilcisi gibi sunma olanağı tanıyor.

Bunların kapitalizm anlayışı daha otoriter ve daha milliyetçi. Ne var ki savundukları modelin çekirdeğinde büyük şirketler ve dev finans şirketleri yer alıyor. Dearden’e göre, bu otoriter eğilimli liderlerin efsununa kapılan kitleleri ırkçı, milliyetçi, demokrasi karşıtı diye silip atmamamız, yenilgiyi kabul etmememiz gerekiyor. Konut, sağlık, eğitim, enerji, iletişim gibi en temel gereksinim alanlarının toplumsallaşmasını öngören, yetkiyi sade insanların eline veren radikal bir ekonomik yeniden yapılanma programıyla onların önüne çıkmaktan başka yol görünmüyor. Bir de aşırı sağın uluslararası ittifak ağlarını yaygınlaştıran çıkışı karşısında, enternasyonalizmi canlandırmak sorumluluğumuz bulunuyor. (Nick Dearden Trumpism goes global, International Viwepoint 13 Temmuz 2019).

JAYATİ GHOSH VE 21.YÜZYIL EMPERYALİZMİ

Son zamanlarda emperyalizmin ekonomik boyutunu en kapsamlı, aynı zamanda en özlü bir biçimde ortaya koyanların başında Hintli iktisatçı Jayati Ghosh geliyor. Tartışmalarımıza çerçeve oluşturması açısından, Ghosh’un 21. yüzyıl emperyalizmi üzerine görüşlerini özetlemekte yarar olabilir:

Ghosh’a göre emperyalizm ortadan kalkmadı ancak şekil değiştirdi. Topraklar, madenler, doğal kaynaklar üzerinde egemenlik hâlâ önem taşısa da, kamusal varlıkların ve hizmetlerin özelleştirilmesini ve fikri mülkiyet haklarının yeni alanlara genişletilmesini de denkleme dahil etmek gerekir. Emperyalist ülkelerin imparatorluğun ganimetini bir ölçüde kendi yurttaşlarıyla paylaşması anlamına gelen “işçi aristokrasisi”, küreselleşmenin emekçilerin gelirlerini erozyona uğratması ve statü kaybına neden olması nedeniyle sona erdi.

Kapitalist ekonomik ilişkilerin kök saldığı, giderek emperyalist kontrolün egemenlik kazandığı başlıca iki zeminden söz edilebilir. Birincisi, elektrik, su, yol gibi temel hizmetlerin ve sağlık, eğitim benzeri geçmişte kamunun sorumluluğunda görülen alanlarda özelleştirmenin norm haline gelmesi, buralarda kâr amaçlı yeni piyasaların açılmasıdır. İkincisi ise, bilginin özelleşmesi, giderek daha az elde toplanmasıdır. “Fikri mülkiyet haklarının” topluma dayatılmasıyla başta ilaç üretimi yoluyla sağlık, tohum üretimi yoluyla gıdanın yanında, endüstriyel teknolojilerde teknoloji transferinin ve geleneksel bilgilerin toplumsal kabulünün önüne engeller çıkartılmaya başlamıştır.

Trump öncesinde de giderek yaygınlaşan, son dönemlerde Dünya Ticaret Örgütü düzenlemelerinin de önüne geçen binlerce “ikili ticaret anlaşmasına” tanık olduk. Bunlar uluslararası yatırımcıların haklarını, yatırımın yapıldığı ülkenin yurttaşlarının haklarının üzerine çıkarıyor. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını, sıcak para girişlerini, emlak alımlarını kapsayan bu haklar sadece mülkiyete ilişkin değil, başta vergi salmak gelmek üzere, kamusal düzenlemeleri ayak bağı gören ve suç kapsamına sokan bir nitelik taşıyor.

Teknolojik değişim, özellikle gemicilik ve konteyner teknolojisindeki ilerlemeler taşımacılık zaman ve maliyetini iyice aşağı çekerken, bilgi teknolojisi de üretimin farklı aşamalarının değişik coğrafyalarda gerçekleştirilmesini olanaklı kıldı. Böylelikle çokuluslu şirketlerin egemenliğindeki küresel değer zincirleri ortaya çıktı. İşbölümü, “gülen eğri” adı verilen tasarım çerçevesinde rekabet eden ve işbirliği yapan şirketlere dayanıyor. Çoğunlukla metropol kapitalist ülkelerdeki küresel şirketler, karın ve rantların büyük bölümüne el koyabiliyor. Çünkü yüksek katma değer araştırma-geliştirme ve ürün tasarımı gibi üretim öncesi, pazarlama ve markalama gibi üretim sonrası aşamalarda yoğunlaşıyor. Üretim ise düşük ücret avantajına sahip yoksul ülkelerde gerçekleşiyor.

Bu gelişmelerden genelde iki sonuç ortaya çıkıyor: Birincisi, mal ve hizmet üretimiyle uğraşan, işçi ve küçük üreticilerden oluşan bir “küresel” emek gücü beliriyor. İkincisi, dev şirketlerin; bilginin kontrolünden, oligopolist ve tekelci pazar yapılarına, finans kapitalin devlet politikalarını etkilemesine kadar rantlara el koyma kapasitesi artıyor. Bu da göreceli olarak sermayenin emek karşısında pazarlık gücünü yükseltiyor, ücretlerin milli gelir içerisindeki payının gelişen ve gelişmekte olan ülkelerde gerilemesine yol açıyor. Emperyalizm genelde küresel Güney’deki özerk kalkınma çabalarını güçsüz düşürüyor.

Geçmişteki sosyalizm ideallerine geri dönmek yerine yeni gelişmeleri göz önüne alan, halkın düş gücüne hitap eden sosyalist ekonomik modeller geliştirmek gerekiyor. Bu modeller merkezi hükümet kontrolüne dayanan geleneksel sosyalist paradigmayı aşmalıdır. Kadınların, etnik azınlıkların, yerel topluluklarının ve diğer marjinalize edilmiş grupların haklarını gözeten, ekolojik sınırları ve doğaya saygı gereğini tanıyan bir ufka sahip olmalıdır. (Jayati Ghosh’un görüşleri ABD’de yayımlanan Dollars and Sense dergisini Mart/Nisan 2017 tarihli sayısındaki “Küreselleşme ve İşçi Aristokrasisinin Sonu” başlıklı makalesinden özetlenmiştir).

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları