Editörü Yaşatmak

Belki insafa gelip bir yazımı yayınlar diye, bütün cesaretimi toplayıp, değerli editörümüzü aradım. Biliyorum, lise kompozisyon ödevi tadındaki yazılardan gına getirmiştir kendisi ama ben yine de şansımı deneyeyim dedim. Hal hatır faslından sonra umutsuzca, “müsaitseniz bir araya gelip biraz muhabbet edelim, henüz yakayı Koronaya kaptırmamışken yer içeriz” dedim. (Şimdi bazıları bu hareketimden bir iltimas arayışı peşinde olduğumu bile düşünebilirler.) Derken hiç ummadığım bir şey oldu ve davetim sevgili editörümüzün kabulüne mazhar oldu. Bu kabul her ne kadar herhangi bir yazımın yayınlanabileceği anlamına gelmiyorsa da nihayetinde kapılar aralanmış gibi duruyordu.

Yerli ve milli medyayı izleyemiyorum maalesef. Programları ve gündem ettikleri meseleler benim kavrama kapasitemin çok üstünde çünkü. Onları izleyince kendimi Voltaire’den yahut Rousseau’dan aydınlanma felsefesini dinlemek zorunda kalan bir Fransız köylüsü gibi hissediyorum. Haber programları deseniz, son derece objektif ve gerçeğe tam bir sadakatle yapıldıkları için tatsız tuzsuz. İyi de vatandaş olarak yalanlara, kıvırtmalara, abartmalara, sansasyonel heyecanlara ihtiyacımız var. Gerçeğin umurumuzda olduğunu mu sanıyor bunlar? Konusunda uzman kişileri değil, sansasyon peşindeki ipe sapa gelmez şahsiyetleri ekranlara çıkaracaksınız ki ağzımız tatlansın bu tatsız günler de değil mi? Bu yüzden zaman zaman takıldığım ecnebi medyadan, İngilizlerin korona salgınından dolayı sağlık sistemlerinin çökmesi riskine karşı tedbir olarak pub ve restoranları kapatmaya karar verdikleri haberini ve bir sermaye sınıfı demokrasisi olarak Amerikan demokrasisinin Trump gibi birilerinin iktidarıyla birlikte, mülksüzler açısından ne kadar pamuk ipliğine bağlı kağıttan bir kaplan olduğunun anlaşıldığı yorumlarını dinledikten sonra, aman bana ne, ben hem abdestliyim hem de helal besleniyorum deyip geçtim. Üstelik demokrasi de batılıların derdi olsun, hiç bilmediğimiz, hiç yaşamadığımız bir mesele için kaygılanmak neyimize bizim! Ama helal yemek göbek yapmaya engel değil yine de. Helal yemek dediğime bakmayın siz. Helal yiyorsak mecburiyetten, yoksa haramı bulup da sırtını dönen pek bulunmaz. Yemek helal ama göbek haram deyip, egenin güzel havasında biraz yürüyüş yapıp, biraz da yüzerek güne başlamak istedim. Malumunuz, böyle durumlarda yükselen değer olan cehaleti, yaşanan sınırsız kıyım ve kötülükleri dert edinirseniz yürüyüşün de tadı kalmaz, yüzmenin de. Düşünmemeye çalıştım ben de…

Kapitalist açgözlülüğün gezegen üzerindeki acımasız sömürüsünün yarattığı iklim krizinin iyi tarafları da varmış demek ki. Ekim ayını limonata tadında yaşıyor Ege. Hem kapitalizmi kötüleyip dudak bükmemek, azıcık dürüst olmak lazım canım! Netice de her birimiz karınca kadarınca onu yaşatmak için hayatımızı ortaya koymuş sadık kulları değil miyiz?

Egenin ılık sularında biraz yüzdükten sonra çıkıp eve yöneldim ki, bahçıvanı yaka paça götürdüklerini gördüm. Köyden bindiği minibüste Koronalı yolcu varmış. Hanımı arayıp durumu izah etmek en kolayı. Neticede saray damatlarından maliye ve hazinenin başındaki muhterem, döviz kurlarını kontrol altında tutmak için elde avuçta ne varsa tükettiği halde kur selinin önüne geçemeyeceğini anlayınca “dolar, kur filan benim için önemli değil, ben dolara hiç bakmıyorum” dedi mi, dedi. Ben de benim için aldığı tüm tedbirlere, katlandığı tüm fedakarlıklara rağmen, hanımı arayıp, “korona benim için hiç önemli değil, ben Koronaya bakmıyorum bile” der çıkarım.

Asıl mesele bir buluşma sözü aldığım sevgili editörümüze ne diyeceğim, nasıl haber vereceğim! AKP iktidarı öncesi zor hayat şartlarını bilmez gençler. Birine bir haber ulaştırmak hiç kolay iş değildi. Misal, Kızılay’da “gökdelen”in altındaki postaneye gidip, arayacağınız kişinin telefonunu verip, aramanızın “yıldırım” mı, “acil” mi, yahut “normal” mi olacağını bildirmeniz ve “normal”lerden iseniz, şans eseri boş bir bank bulup orada uyumak ihtimalini de gözeterek oturup beklemeniz gerekirdi. Şimdilerde haberleşme çok kolay da doğru haberi vermek pek zor görünüyor. Arayıp, “tedbiren bu buluşmayı erteleyelim” dersem, yazarlık ihtimalimin üstüne buzlu bir bardak su içmem gerekecek. Durumu belli etmeden buluşsam, tedbirsiz davranmış olacağım. Zor bir ikilemle karşı karşıya kalmıştım; benim yazarlığım mı, editörün hayatı mı?

İlle de yazı yazman şart mı kardeşim, üstelik yazını senden başka okuyan var mı bakalım, hem yazacak ne kaldı ki, en sıkı distopik eser, yaşadıklarımız karşısında çocuk masalı, insanın yüzeyselliğini, ikiyüzlülüğünü anlatan en iyi roman, çevremizde gördüklerimiz karşısında bir hiç, en dehşet trajedi, yaşadıklarımız yanında komedi kalır diyecek bazı kimseler çıkabilir elbet ama, milyonların hayatını hiçe sayanlar, yapmadığı zulüm, göze almadığı kötülük kalmayanlar bunu iktidar, çıkar ve statüleri uğruna mı yapıyorlar sanıyorsunuz? Zinhar kendi çıkarları için değil, cemaatlerinin ve kullarının ali ve milli menfaatleri içindir yaptıkları her şey. Zaten onların çıkarları, kullarının çıkarlarıdır ve aksini iddia edenler kötü niyetlilerdir. Ben de okurlarım için yazmak istiyorum. Bana ne kadar ihtiyaç duyduklarının farkındayım. Hal böyle olunca fedakarlıkta bulunmam gerekir, bu fedakarlık editörün hayatına mal olsa da! Hem benim yazarlık kariyerim için (pardon, sevgili okurlarım için) göze aldığım bu kadarcık fedakarlık nedir ki

Denebilir ki, anlaşılan sen Kızılay postanesinde uyuyup kalmışsın, Koronalı günlerimizde iletişimin, haberleşmenin her türlüsü mümkün, en akılsızı bile epey bir akıllı olan telefonlar var, Whatsapp var, daha bir sürü imkan var, muhabbeti oralarda da tamamına erdirmek mümkün. Öyle de, hiçbiri yüz yüze muhabbetin tadını vermez ki. Göz göze gelmeden, vücut dilini konuşturmadan, söze dökülemeyeni gözle söylemeden muhabbetin ne manası olur ki

Olmadı. Buluşamadık. Sevgili editörü arayıp, durumu bildirdim. Ben yazarlık kariyerinden, okurlarım ise beni okuma zevkini tatmaktan mahrum kaldı. Alacağın olsun Korona!

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları