Düşünce Tarihinde İnsanın İzini Süren FOUCAULT

Giriş

Bu Çalışma Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyoloji bölümü lisansüstü programı, Çağdaş Sosyoloji Kuramları dersi dönem sonu ödevi olarak hazırlanmıştır.

Bu çalışmada Michel Foucault’nun, insanın bilimin nesnesine dönüştürülürken bireyselleştirilerek özneleştirilmesi, özneleştirme mekanizmaları ve tüm bu süreci tetikleyen rasyonalizm eleştirisi konu edilmektedir. Söz konusu çalışma Foucault’nun Kelimeler ve Şeyler: İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi, Bilginin Arkeolojisi, Hapishanenin Doğuşu: Disiplin ve ceza, Cinselliğin Tarihi I, Özne ve İktidar, İktidarın Gözü ve Büyük Kapatılma adlı kitapları taranarak hazırlanmıştır. Zamanın kısıtlığı nedeniyle Foucault’nun belirli çalışmaları üzerinden yapılan araştırmanın sınırlılığı Foucault’nun tüm eserlerini kapsamayışından kaynaklanmaktadır.

Biyografi

Paul Michel Foucault 1926 yılında Poitiers’de doğar, 1984’te Paris’te yaşamını yitirir. 1946’da Fransa’nın en önemli eğitim kurumlarından École Normale Supériuer’e kabul edilir. Felsefe ve psikoloji okur. 1950’de girdiği Fransız Komünist Partisinden 1952’de ayrılır. Bir süre hastanelerde psikolog olarak çalışır. 1953’de Althusser’in yerine École Normale’de felsefe asistanı olur ve psikoloji eğitimine devam eder. Paris Psikoloji Enstitüsü’nden psikopatoloji ve deneysel psikoloji diplomaları alır. Marksist bir bakış açısıyla yazdığı ilk kitabı Maladie Mentale et Personalité’den (1954, Akıl Hastalığı ve Kişilik) sonra George Dumézil’in tavsiyesi ile İsveç Upsala’daki Maison de France’a direktör olur. Burada Histoire de la Folie à l’age Classique ( Klasik Çağda Deliliğin Tarihi) üzerine çalışmaya başlar. Deliliğin Tarihini tamamlayıp Clermont-Ferrand üniversitesinde psikoloji dersleri vermeye başlar ardından aynı üniversitede felsefe bölümünün başına geçer. Aynı yıl Gilles Deleuze’le tanışır. Bir yıl sonra Georege Bataille’ın kurmuş olduğu Critique dergisinin yayın kuruluna girer ve Naissance de la Clinique (Kliniğin Doğuşu) adlı kitabını yayımlar. 1966’da ilk baskısı hızla tükenen ve büyük tartışmalara yol açan Les Mots et Les Choses (Kelimeler ve Şeyler) çıkar. 1969 yılında bu kitabında kullandığı yöntemi açıklama denemesi olan L’Archeologie du Savoir  (Bilginin Arkeolojisi) yayımlanır. 1970’te Fransa’nın en prestijli kurumlarından College de France’ta kendisi için kurulan “Düşünce Sistemleri Tarihi” kürsüsüne seçilir. Bunun ardından Groupe İnformation sur les prisons (G.I.P. Hapishaneler Üzerine Enformasyon Grubu) adlı oluşumun kurucularından biri olur. Gerek bu grup gerek adalet, tıp, psikiyatri ve cinsellikle ilgili bir dizi mücadele çevresinde yeni bir politik etkinlik biçiminin öncülüğünü yapar. Geleneksel parti politikalarının dışına çıkan bu etkinlik biçimi yeni bir eylem ve entellektüel anlayışını da beraberinde getirir. 1973’te Sartre ve Maurice Clavel’le birlikte Libération gazetesinin kuruluşuna katılır. 1975’te Surveiller et Punir: Naissance de la Prison (Gözetleme ve Cezalandırma: Hapishanenin doğuşu yayımlanır. Büyük ilgi gören bu kitabının ardından 1976’da Histoire de la Sexualité (cinselliği Tarihi) başlıklı ve altı cilt olması planladığı dizinin ilk kitabı La Volonté du Savoir (Bilme İstenci) çıkar. Özgürleşmenin yerine alternatif olarak kendini yaratmayı ve arzunun özgürleşmesi yerine zevki yoğunlaştırmayı öne çıkaran bakış açısını bu son kitabının ardından geliştirir. Altı yıl sonra yayımlanan Cinselliğin Tarihi’nin ikinci ve üçüncü ciltlerine kadar geçen süre içinde önde gelen Fransız entelektüelleriyle birlikte İspanyadan Polonya’ya çeşitli baskıcı rejimlere karşı yürütülen uluslararası kampanyalar katılır. Tüm bu süreç içinde irili ufaklı bir çok kitap, makale ve söyleşisi yayımlanır. Bu makalelerin yanı sıra dünyanın çeşitli ülkelerinde verdiği dersler 1994’te dört cilt olarak Dits et Écrits (Seçme Yazılar) başlığı altında kitaplaştırılır.

Entelektüel Etkileşimler

Foucault  özne ve öznel deneyim sorunlarının kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurgular. Özne sorununun taşıdığı bu merkezi konumun Foucault’nun içinde yetiştiği entelektüel ve akademik gelenekle olan ilişkisini yansıttığını da söylenebilir. Dönem olarak Foucault’nun kariyeri Fransız felsefe dünyasının aynı sorulara çok farklı biçimlerde cevap arayan karşıt iki gelenek tarafından kuşatıldığı bir ana rastlar: Fenomenoloji ve hermeunetik (yorum bilgisi), diğer yandan da tarihsel maddecilikten hareket eden promarksist gelenek. Fransız üniversiteleri ve diğer yüksek öğretim kurumların çok güçlü temsilcileri olan bu iki geleneğin, eğitimini bu kurumlarda almış olan Foucault’tu da bir dönem için etkilediği açık. Bu etkinin örnekleri özellikle 1954 yılında yaptığı ilk iki yayında kendini gösteriyor; fenomenoloji ve Heidegger’de temellenen Daseinanalyse (varoluşsal analiz) ya da fenomenolojik psikiyatri’nin kurucusu Ludwig Binswanger’in Düş ve Varoluş kitabının Fransızca çevirisine yazdığı önsözle Marksizmden açık izler taşıyan ilk kitabı Maladie Mentale et Personalité (Akıl Hastalığı ve kişilik). Ancak çok geçmeden Foucault’nun bu etkiden sıyrıldığını görüyoruz. Kabaca bir tarifle Fenomenolojik yaklaşımı reddetmesinin nedeni, öznel deneyimin kaynağını ve nasıl biçimlendiğini açıklamak için öncelikle öznede youğunlaşan ve öznenin deneyimi nasıl yaşadığına bakan yaklaşımı reddetmesinde yatıyor; ama Foucault’nun fenomenolojiye karşı olan tavrı daha temel bir felsefî seçimle bütünleşiyor. Öznenin deneyimini niçin şu ya da bu biçimde yaşadığını insan doğasına gönderme yaparak açıklayan, kısacası bir tür felsefî antropolojiye dayanan tüm teorik yaklaşımlara, Foucault’nun terimiyle “antropolojizme duyduğu” tepki. Foucault öznel deneyim biçimlerinin verili bir insan doğasının teorik olarak belirlenmiş evrensel yapılarından yola çıkarak açıklanamayacağını; çünkü bu deneyim biçimlerinin tarih içinde belli ihtiyaçlara cevap vermek üzere kurulduğunu ve bu anlamda tekil olduğunu savunur. Yine bu yüzden öznel deneyim biçimlerinin kendi tekil tarihleri içinde incelenmesi gerekiyor. Ancak Foucault bu tarihsel analizi sadece ekonomik ve toplumsal analize gönderme yaparak ve bu bağlamı bir altyapı-üstyapı modelinin sağladığı terimlerle belirleyerek gerçekleştirirken, dolayısıyla öznel deneyimi nihai olarak ekonomik altyapının belirlediği ideolojik içerikleriyle açıklayan pro-marksist geleneği de reddeder (Keskiner 2014:11).

Foucault’yu kendi tekil tarihinde izlemeye 1945-1960 yılları arasındaki dönemle başlayabiliriz. Bu dönemde özellikle Foucault için belirleyici bir önem taşıyan kişi IV. Henry Lisesi’ndeki ve daha sonra da Sorbonne’daki felsefe öğretmeni Jean Hyppolite’tir (1907-1968). Hyppolite, Hegel’in Fransız felsefi içinde ciddi bir biçimde ele alınması için en çok çalışmış kişi olarak kabul edilir. Hyppolite’in çalışmaları Marxism’in siyasî etkisinin Marx’ın Hegelci kökenlerini incelemeye yönelik çalışmalarını kapsar. Hem Hyppolite hem dönemin bir diğer entelektüeli Kojève, Hegel’in modern düşünce için tayin edici bir önemi olduğu konusunda ısrarcıdırlar. Foucault’nun çalışmalarının temel unsuru olan tarihsel yaklaşımı ise tam da Hegel’den uzaklaşma çabasıdır (Megill 2012:311).

İkinci olarak yine aynı dönem boyunca Fransız felsefeciler üzerinde Huserl ve Heidegger’in yazılarının etkisinden söz etmek gerekir. Kendisini felsefeci olarak tanımlamasa da Foucault çalışmalarında tartışmaya açtığı kavramların felsefî arka planını ya da içerimlerini genellikle ayrıntılı olarak inceler. Örnekse Kelimeler ve Şeyler: İnsan bilimlerinin Arkeolojisi kitabında felsefenin durumu hakkında uzun yorumlar içeren bölümlere rastlamak mümkündür (bkz. s: 343-350). Descartes, Kant, Hegel, Husserl ve Heidegger gibi belirli bir filozoflar grubu Foucault’nun çalışmalarında önemli yer tutar. Foucault’nun temel yaklaşımlarını belirleyen Nietzsche’yi de bu denli cazip bulmasını koşullayan şeyin ardında da bu düşünürlerin varlığını hissetmesi olduğu söylenebilir. Kısacası Foucault’nun felsefî yaklaşımları, bulunduğu dönemin felsefe geleneğinin belli isimleri dikkate alması belli isimleriyse dikkate almamasıyla biçimlenir (Megill 2012; s:313).

1940’ların sonu 1950’lerin başına geldiğimizde ise Foucault’nun  entelektüel çevresi felsefecilerden çok yazarlar, ressamlar ve müzisyenlerle örülüdür. Edebi ve sanatsal avangardın Foucault’nun yapıtları üzerindeki etkisi yaşamının bu döneminde içinde bulunduğu entelektüel ortamla açıklanabilir. Bu bağlamda Antonin Artaud (1896-1948) önemli bir figürdür. Kendisi de uzun dönem akıl hastanelerine kapatılmış olan Artaud, deha ile delilik arasındaki yakınlık üzerinde ısrar ederken deliyi kurtuluş getiren biri olarak görmez. Artaud’da yıkıcı bir bilgeliğin taşıyıcısı olan “deli”, aynı anda toplumun bir kurbanıdır da; toplumun onun üzerinde uyguladığı baskıdan kaçmayı başaramayan biridir. Artaud’daki yıkıcılığın doğasının tamamlanmamış olduğu düşüncesi Foucault için de merkezî bir önem taşır. Artaud’da da Foucault’da da bilinç in extremis’tir -ölümün eşiğindedir- ve bu sürekli bir durumdur. Tek yapılabilecek olan, bu duruma karşı mücadele etmektir (Megill 2012; s:314).

Foucault için Artaud kadar önemli olan bir diğer isim ise yüzyılın en önemli yazarlarından biri olarak tanımladığı George Batailledır (1897-1962) . Bu tanımlama 1960’ların sonları ve 1970’lerin başındaki anti Hegelciler tarafından da yaygın olarak benimsenen bir tanımlamadır. Bataille kariyerinin başlarında Nietzsche, Hegel, ve Heidegger’i keşfetmiş, Gerçeküstücüler ve diğer edebiyat ve sanat hareketleriyle de bağlantılar kurmuştur. Bataille’ın felsefeye değinen yazılarının çoğu Hegelci diyalektiğin,  kendi nitelemesiyle totalleştirici ve normalleştirici gelen eğilimlerine karşı çıkan bir içeriğe sahiptir. Bataille Hegel’in “mutlak bilgi” felsefesine karşı bir “bilgi olmayan” [nonknowledge] felsefesi geliştirir. Söz konusu yaklaşımın belirleyenleri, tükenme, aşırılık, sınır, ihlal ve oyun kavramlarına öncelik verilmesidir. Bataille’ın bu yaklaşımı Foucault’nun anormallik ve dışlanmaya duyduğu ilgiyle kesişir. Artaud ve Bataille benzer marjinal karakterlerde bir dizi yazarla birlikte, Foucault’ya Nitezsche ile Hiedegger’in retoriklerinden farklı bir retorik; sürekli olarak hakikâtın yadsınmasını, ihlâlin farkında olmayı, sapkınlığın verdiği şoku ve dilin çoğalmasını öven yeni bir retorik olanağı sunar (Megill, 2012: 314)

Son olarak Foucault dil ve dilin unsurlarına dair yeni bir bakış açısı sağlayan Fransız “sürrealist” hareketlerinden (Artaud, Bataille, Breton) olduğu kadar “semiyolojiden” (yapısalcılık) de etkilenir (Tekelioğlu, 1999: 116). Ancak Foucault’nun yaklaşımı temel yapısalcı kavramların bazılarıyla ortaklıklar taşısa da farklılaşır. Levi-strauss, Jacques Lacan, Roland Barthes, Gille Deleuze, Louis Althusser gibi temsilcileriyle bu akım, ilgi merkezini konuşan özneden uzaklaştırıp konuşulan dilin yapısına kaydırmaya yönelik girişimler olarak tanımlanabilir (Megill, 2012: 315). Foucault içinse dar anlamda bir yapısalcılıktan farklı olarak dilin yapısında öznenin statüsünü belirlemek önemlidir. Burada vurgulanan, her program, toplumsal davranış, stratejiler, iktidar ilişkileri ve başka türden toplumsal ilişkiler “bozulmuş” da olsa bir seslendirme biçiminde karşımıza çıkabilirler. Toplumsal dilin “sessizleştirilmiş veya “susturulmuş” bölümleri dilsel bir mekândaki “öznel eylemler” olarak tanımlanabilir (Tekelioğlu, 1999:117). Ancak Foucault, N. Mienbergle yaptığı 25 Mart 1972 tarihli söyleşisinde “(…) yapısalcı değilim, yapısalcı olmadığım gerçeği üzerinde sık sık durdum ve bunu bir çok kez hatırlattım. Yayımladığım şeyler içinde kesinlikle hiç bir şey, ne yöntem ne de hiç bir kavramım, uzaktan da olsa yapısalcılığı hatırlatmaz”. Sözleriyle yapısalcı olduğunu reddeder (Foucault, 2011:103). Foucault’nun kariyerinin başlarındaki çalışmalarında (Kelimeler ve Şeyler, Kliniğin Doğuşu gibi) yapısalcı izlere rastlamak mümkünken 1960’lar itibarı ile bu izler giderek silikleşir (Megill, 2012: 316).

İnsanın Özne Kiplikleriyle Kuşatılması

Foucault ‘nun arkeolojik ve soykütüksel çalışmalarının odağı öznedir. Foucault ısrarla özne ve öznel deneyim sorunlarının, kendi düşüncesi için temel sorun olduğunu vurgular. Özne ve İktidar adlı makalesinde araştırmalarının merkezini şöyle belirler:

“(…) her şeyden önce çalışmalarımdaki, hedefimi belirtmek istiyorum. Hedefim iktidar fenomenini analiz etmek olmadığı gibi, böyle bir analizin temellerini de atmak değildi. Tam tersine amacım insanların, bizim kültürümüzde, özneye dönüştürülme kiplerinin bir tarihini oluşturmaktı.” (Foucault, 2014:57)

Foucault özneye dönüştürülme kiplerini üç temel pratikte görür:

  1. Kendilerine bilim statüsü kazandırmaya çalışan araştırma kipleri: Örneğin genel dilbilgisi, filoloji, ve dilbilim alanlarında konuşan öznenin nesneleştirilmesi. Gene bu ilk kiple ilgili olarak refah ve ekonomi analizinde üretken öznenin, emek harcayan öznenin nesneleştirilmesi. (Bkz. Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi )
  2. Öznenin Foucault’nun “bölücü pratikler” olarak adlandırdığı pratiklerde nesneleştirilmesi: Foucault ya göre özne, ya kendi içinde bölünmüş ya da başkalarından bölünmüştür. Bu süreç onu nesneleştirir. Örneğin deli ile akıllı, hasta ile sağlıklı, suçlular ile “iyi insanlar” (Bkz. Deliliğin Tarihi, Hapishanenin doğuşu, Kliniğin Doğuşu ).
  • İnsanın kendini özneye dönüştürmeye yönelik kipler. Örneğin insanların, kendilerini nasıl cinsellik öznesi olarak tanımlamayı öğrendikleri (Bkz. Cinselliğin tarihi cilt .1, 2, 3).

Özetle Foucault araştırmalarının odağının iktidar değil özne olduğunu vurgular. Bununla birlikte öznenin nesneleştirilmesi sürecinde insan özne bir yandan üretim ve anlamlandırma ilişkilerinin içine girerken diğer yandan çok karmaşık nitelikte olan iktidar ilişkileri içine de girer. Foucault’ya göre ekonomi tarihi ve teorisi üretim ilişkilerini anlamak için araçlar sunarken, dilbilim ve göstergebilim ise anlamlandırma ilişkilerini anlamak için araçlar sunar. Ancak iktidar ilişkilerini incelemek için yalnızca yasal modeller üzerinden düşünmek gerekir. Bu anlamda sorulabilecek soru “iktidarı meşru kılan nedir?” sorusudur. Ya da iktidar kurumsal modeller üzerinden incelerken “devlet nedir?” sorusuna yanıt aranabilir. Oysa ki öznenin nesneleştirilmesi incelenirken bir iktidar tanımından yararlanmak istendiğinde bu tanımın boyutlarını genişletme zorunluluğu doğar. Ancak Foucault bir kuram yapılandırmak yerine bir analiz yapmayı tercih eder; çünkü Foucault’ya göre yeni bir teori önceden bir nesneleştirmeyi varsaydığından analitik bir çalışmanın temeli olarak kullanılamaz. Bununla birlikte analitik bir çalışmada da süregiden bir kavramsallaştırmaya da ihtiyaç vardır ve bu kavramsallaştırma eleştirel bir düşünceyi de içerimlemelidir. Dolayısı ile Foucault buradan hareketle metodolojisini eleştirel bir analizle temellendirir. Bununla birlikte Foucault, kendi kavramsallaştırma çabalarını güdüleyen şeyin tarihsel koşulları bilmek olduğunu vurgular. Foucault şu anki koşullarımıza ilişkin olarak tarihsel bir bilince ihtiyacımız olduğunu düşünür (Foucault, 2014: 58-59). Foucault’nun analizinin nesnesi özneleştirilmiş insan olarak kabul edildiğinde bu özneye dönüşme süreci de tarihin içinde ele alınır. Ancak Foucault tarihi belirli bir yol ve örüntü kazandıran ilerlemeler ve gelişmeler hattı olarak değil  (teleolojik), değişimler ve yeniden organizasyonlar bütünü olarak kavrar.

Foucault diğer bir amacının bir düşünce tarihi ortaya koymak olduğuna işaret eder. Temsil sistemlerini analiz ettiği kendi tanımıyla “fikir tarihi” ya da tutumlar ve davranış şemalarının analizini içeren “zihniyet tarihinden” farklı olarak yeni bir tarih içinde “insanın düşünüş biçimini” anlamaya çalışmaktır. Foucault bu izleğini şöyle dile getirir:

“ Benim alanım düşünce tarihidir. İnsan düşünen bir varlıktır. İnsanın düşünüş tarzı topluma, siyasete, ekonomiye ve tarihe bağlıdır; çok genel, hatta evrensel kategorilere ve biçimsel yapılara da bağlıdır. Ama düşünce ve toplumsal ilişkiler oldukça farklı iki şeydir. Evrensel mantık kategorileri, insanların gerçekten düşünüş tarzlarını gerektiği gibi açıklamaya uygun değildir. Toplumsal tarih ile biçimsel düşünce analizleri arasında –belki çok dar- bir yol, bir alan vardır. Düşünce tarihçisinin yolu budur” (Foucault, 2014: 99).

Arkeoloji, Söylem, Episteme

Foucault’nun  Kariyeri iki döneme ayrılarak ele alınacak olduğunda, birinci dönemini kapsayan ve kendisinin yapısalcılığa yaklaştıran “bilginin arkeolojisini” yaptığı dönemden söz edilebilir. Foucault’nun bu çalışmalardaki amacı yukarıda da belirtildiği üzere kendilerine bilim statüsü kazandırmaya çalışan araştırma kiplerinin yani insan bilimlerinin söylemlerinin ve epistemelerinin tarihsel kırılma noktalarının arkeolojisini yapmaktır.

Söylem ortak çalışma alanlarına ait olabilen ve ortak çalışma kurallarına uyan, ilkesel ve düzenli bir işleve sahip olup bilgi, strateji, ve pratik oluşumları arasında hakikâtın örgütlenme mekanizmalarını ortaya koyan bir ifadeler birliğidir (Revel, 2012: 114).

Episteme farklı söylem biçimlerini birbirine bağlayan ve belirli bir tarihî döneme uygun düşen bir ilişkiler birliğidir. Foucault bir dönemin epistemesinin onun bilgilerinin toplamı ya da araştırmalarının genel stili değil, onun çeşitli bilimsel söylemlerinin aralığı, mesafeleri, karşıtlıkları, ilişkileri olduğunu söyler. Episteme bir tür altta bulunan büyük teori değil bir dağılım alanıdır. Ortak tarih dilimi değil, çok özel yeniden doğuşların bir eşanlı oyunudur (Revel, 2012: 66-67).

Arkeolojinin problemi “söylemleri özellikleri içinde tanımlamak; kullandıkları kurallar oyunun başka hiç bir şeye indirgenemeyeceğini göstermektir. Düşüncenin karışık alanından sistemin tekilliğine ya da bilimin belirlenmiş sabitliğine gitmez; bir doksoloji değildir; ama söylem biçimlerinin diferansiyel bir analizidir” (Foucault, 2014: 165). Foucault’nun arkeolojisini bu derinlik imgelerine göre okuduğumuzda Foucault’ya göre tarihçinin görevi “semptomatik” bir okuma stratejisi geliştirmek olarak anlaşılabilir. Yani tarihçi, dönemlerin söylemlerinin “aslında” ne anlama geldiğini, söylemin boşluklarında ve sessizliklerinde, onun altında yatan ve onu belirleyen örtük bir söylemin semptomlarını bularak çözümlemelidir (Megill, 2012: 369). Teleolojik bir tarih anlayışının uzağında olan Foucault Kelimeler ve Şeyler; insan Bilimlerinin bir Arkeolojisi adlı tabının İnsan bilimleri bölümünde şöyle bir saptama yapar:

Hiçbir felsefe, hiçbir siyasal veya ahlakî tercih, hiçbir ampirik bilim, insan bedenine yönelik hiçbir gözlem, hiçbir duyu, hayal gücü veya duygu çözümlemesi, XVII. Ve XVIII. Yüzyıllarda insan gibi bir şeye rastlamamıştır; ve insan bilimleri ancak bazı baskıcı rasyonalizmlerin, çözülememiş bazı bilimsel soruların, bazı pratik çıkarların etkisi ile, insanın bilimsel nesnelerin cephesine geçirilmesine karar verildiğinde ortaya çıkmışlardır. İnsan bilimleri, insanın kendini Batı kültürünün içinde, hem düşünülmesi gereken hem de bilinecek şey olarak oluşturduğu gün ortaya çıkmışlardır.(…)Soyutlanmış veya grup halindeki insanın ilk kez bilim nesnesi olması, bir kanaat olgusu olarak kabul edilemez ve incelenemez: Bu bilgi düzeninde yer alan bir olaydır. (Foucault, 2001: 480-481).

Foucault’ya göre bilginin bu temel düzenlemeleri ortaya çıktıkları gibi yok olabilselerdi “insanın, tıpkı denizin sınırında bir kum görüntüsü gibi kaybolacağından söz edilebilirdi” (Foucault, 2001: 539).

Söylemsel Pratiklerin Soy Kütüğü

1970 yılında Foucault “arkeoloji” olarak adlandırdığı, söylemlere artık gösterge grupları olarak değil, sözünü ettikleri nesneleri sistematik olarak biçimlendiren pratikleri içeren bir uygulamanın içinde görmeye başlar. “Söylemsel pratikler” belirli söylemlerin ifade edilmesinden ve kimliklerini kazandıkları ve içinde ne söylemsel ne de söylemsel olmayan terimlerin birbirine indirgenemeyeceği kurumsal bağlamlardan oluşur. Söylemsel olan ve söylemsel olmayanın ilişkisini anlayabilmek için Nietzsche’ye başvurmak gerekir (Callinicos, 2013: 414). “Nietzsche, Soykütüğü, Tarih” (1971) başlıklı temel bir metninde Foucault güç istenci öğretisini benimser: “Hukukun üstünlüğü en sonunda savaşın yerini alıp da evrensel karşılıklı işlerlik ilkesine ulaşıncaya kadar insanlık yavaş yavaş çatışmadan çatışmaya doğru ilerlemez; insanlık her bir şiddetini bir kurallar sistemi içine yerleştirir ve bu nedenle egemenlikten egemenliğe doğru ilerler”.

Daha önce söylemsel uygulamaların tarihsel betimlemesi olan arkeoloji, böylece nesnesi “güç-bilgisi” olan soykütüğü haline gelir. Hapishanenin doğuşu adlı eserinde Foucault şöyle der: “bağlantılı bir bilgi alanı oluşumu olmadan bir güç ilişkisi de yoktur, güç ilişkileri varsayıp onları kurmayan bilgi de” (Foucault, 2013:65). Foucault gücün bilgiye, bilginin de güce sürekli eklemlendiğini, gücün işleyişinin bilgi nesneleri yarattığını,  enformasyon biriktirdiğini ve bunları kullandığını vurgular: “Gücün işleyişi sürekli bilgi yaratır ve aksi yönde bilgi de güç etkilerine yol açar (Foucault, 2012: 35). Aynı zamanda güç sorunu teorik bir sorun değil deneyimlerimizin bir parçasıdır.

Foucault var olan bu güç bilgisi “aygıtını” (dispositif), söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, yönetimsel önlemler, bilimsel ifadeler, felsefî, ahlakî ve hümanist önermelerde kısaca heterojen bir bütünde arar. Aynı zamanda Güç, bireysel yada kolektif bir öznenin tekelinde değildir, toplumsal yapıyı oluşturan özel yerelleştirilmiş ilişkiler çokluğundan oluşur. (Callinicos, 2013:415).

Güç

Foucault’ya göre genel anlamda tarihin içinde güç, mekanizmaları üzerinden değil, güç mekanizmalarını ellerinde tutanlar üzerinden incelenmiştir. Foucault’ya göre iktidar genel ve incelikli stratejileriyle, mekanizmalarıyla yeterince incelenmemiştir. Foucault’nun sorusu güç “nedir” ya da güç “nereden gelir” değil, güç “nasıl işler” ve bireyler başkaları üzerinde güç uyguladıklarında “ne olur” sorusudur. Foucault amacını bir iktidar metafiziği ya da ontolojisi yapmak yerine eleştirel bir araştırma yapmak olarak belirler (Foucault, 2014: 68). Foucaultda bir güç ilişkisi, doğrudan ve aracısız olarak başkaları üzerinde bir uygulama olarak tanımlanmaz. Çok daha karmaşık bir biçimde bireyler üzerinde etkili olan ve toplumsal gövdeye yayılan damarlı bir sistemdir. Yalnızca yasal çerçeveler ve yasal kısıtlamalar olarak anlaşılmamalıdır. (Foucault, 2014:73) Güç  yayılmacıdır ve güce dayalı olmayan ilişkileri de düzenler. Foucault’nun güç analizi daha çok iktidar teknikleri ve teknolojileri üzerinden yapılır (Foucault, 2012: 44).

Analizin açıklamaya yöneldiği bir diğer odak ise iktidarın tahakküm biçimleri ve devamında da “bireyselleştirme” yoluyla bedenleri nasıl  itaatkâr kıldığıdır (Foucault, 2012: 246).

Foucaultda güç her zaman olumsuz değildir. Her zaman bağımsız biçimde oluşmuş öznelerin inisiyatiflerini bastırarak ya da denetim altına alarak eylemde bulunmaz. Tersine üreticidir: özellikle insan bedenleri üzerinde doğrudan etkide bulunarak onları bireylere dönüştürür ve onları toplumsal yapı içindeki konumlarına yerleştirir. “Davranış” Foucault için  anahtar bir terimdir ve güç ilişkilerinin  spesifik yanını anlayabilmek için kullanılır. Güç, davranışları yönlendirmek ve muhtemel sonuçları bir düzene koyma aracıdır. Sonuç olarak birey güçle karşı karşıya değil tüm düzenleyici ve normalleştirici mekanizmaları aracılığı ile onun sonuçlarından birine dönüştürülür.

Foucault güç analizinin anti-hümanist eleştirisini Hapishanenin Doğuşu adlı çalışmasında da sürdürür. xıx. yüzyılın başında güç bilgisinin yeni bir aygıtı olarak hapishanenin ortaya çıkışıyla güç artık suçlunun bedeninde mutlak monarşinin egemenliğini göstermeye yarayan törensel halk gösterilerine dayanmaz. Hapsetme hapsedilenlerin sürekli olarak izlenmesi yoluyla uygulanan, onların davranışlarını düzenlemeye ve dönüştürmeye çalışan kapsamlı bir kurallar bütününün uygulanması anlamına gelir. Tıpkı okullar, fabrikalar, kışlalar, hastaneler gibi Hapishane de  içinde “disiplinci toplumun” biçimlendiği kurumlar arasında yerini alır (Callinicos, 2013: 416). Bu disipliner taktiklerin bir diğer kesiti ise mekânların ve zamanın analitik olarak düzenlenmesi ve üretici faaliyetin ekonomisinin maksimize edilmesidir.

Disiplinlerin tarihsel anı yalnızca becerilerin geliştirilmesini değil, aynı zamanda onu aynı mekanizma içinde daha fazla yararlı hale getirdiği ölçüde daha da itaatkâr kılan (ve tersine) bir ilişkiyi oluşturmayı hedefleyen bir insan bedeni sanatının doğduğu andır.(…) Disiplin böylece bağımlı ve idmanlı bedenler, “itaatkâr” bedenler imal etmektedir. Tek kelimeyle: Bedenin iktidarını çözmektedir; onu bir yandan arttırmak istediği bir “yatkınlık”, bir “kapasite” haline getirmekte; öte yandan da bunların sonucu olarak ortaya çıkabilecek enerjiyi, gücü tersine döndürmekte ve onu katı bir bağımlılık ilişkisi içine sokmaktadır. Eğer ekonomik sömürü, emek gücü ile emeğin ürününü birbirinden ayırıyorsa, disipline dayalı baskı da bedende, artırılmış bir yatkınlık ile büyüyen bir egemenlik arasındaki zorlayıcı bağı kurmaktadır (Foucault, 2013:211).

Foucault’ya göre esas olarak gücün kullanımı bir “yönetim” sorunudur (ör: deliliğin yönetimi, cinselliğin yönetimi v.b) ve güç yalnızca “özgür özneler” üzerinde ve yalnızca onlar “özgür” oldukları sürece uygulanır:

“kölelik insan zincirlenmiş olduğunda değil, hareket edebileceği ve hatta kaçabileceği zaman bir güç ilişkisidir. Bu oyunda özgürlük, gücün uygulanmasının koşulu olarak görünecektir. Ancak yine de özgürlük gücün uygulanmasına yalnızca karşı çıkabilir, çünkü son tahlilde iktidar özgürlüğü tümüyle belirlemek eğilimindedir. İktidar ilişkisinin özünde yatan ve onu devamlı kışkırtan etken, istencin boyun eğmeyişi ile özgürlüğün inadıdır. (Foucault, 2014:75).

Foucault 1970’lerin başında yazmaya başladığı son dönem çalışması olan Cinselliğin Tarihi adlı çalışmasında güç-bilgisinin kapalı sisteminden dışarı bir yol çizer. Foucault’nun başlangıçta amacı Freud’a atfettiği, cinselliğin yakın zamanlara kadar baskı yoluyla erişimimizi engelleyen bir çeşit doğal öz olduğu düşüncesini zayıflatmaktır. Foucaultnun karşı argümanı ise cinselliğin doğal bir öz olmadığı ve güç-bilgisinin özel bağlamında oluşan tarihsel bir kurgu olduğudur. Cinselliğin tarihinin ikinci ve üçüncü ciltlerinde “benin teknolojileri” kavramını, yani bireylerin kendi araçları ile kendi bedenleri, kendi ruhları, kendilerini kavrayış düzeylerinde kendilerini dönüştürmek, değiştirmek ve belirli bir mükemmeliyet, mutluluk, saflık düzeyine ulaşmak için bir dizi işlemde bulunmalarına izin veren teknikleri gösterir (Callinicos, 2013: 419).

Bio-iktidarın gelişmesini sonucu olarak XVIII. yüzyıla değin görülen toplumlara oranla hukuksal bir gerileme dönemine girilerek, yasa giderek daha fazla bir norm biçiminde işlemeye başlar. Yani adalet kurumunun işlevleri düzenleyici aygıtlarla giderek daha fazla bütünleşmeye başlar:

Yasa silahsız kalamaz ve en uygun silahı ölümdür; Kendisine karşı çıkanlara son kertede bu mutlak tehditle karşılık verir ve hep kutsal adaletten dem vurur. Ama yaşam sorumluluğunu üstlenmiş bir iktidar, sürekli düzene sokucu ve düzeltici mekanizmalara gereksinecektir. (…) Böylesi bir iktidarın işi öldürücü canlılığıyla ortaya çıkmak değil normlar çerçevesinde dağıtımlar yapmaktır. Normalleştirici bir toplum, yaşamı merkez alan bir iktidar teknolojisinin tarihsel sonucudur (Foucault, 1993:148).

Özetle Foucaultnun çalışmalarının ortak keseni batı kültüründe özel bir yer tuttuğunu düşündüğü delilik, hastalık, yaşam, dil, emek, suç, cinsellik gibi deneyimlerin ne tür “sorunsallaştırılma” süreçlerinden geçtiğini ve devamında da ne tür çözümleyici taktiklerin devreye sokulduğunu anlama çabasıdır (Foucault, 2014: 86). Örneğin Deliliğin Tarihinde Foucault’nun sorunu deliliğin belirli bir anda nasıl ve niçin belirli kurumsal pratik ve belirli bir bilgi aygıtı aracılığıyla sorunsallaştığı devamında da ne tür mekanizmalarla deliliğin yönetilmeye çalışıldığıdır. Aynı Şekilde Hapishanenin Doğuşunda XVIII. yüzyılın sonları ile XIX. yüzyıl başlarındaki cezalandırma pratikleri ve cezalandırma kurumları üzerinden, suça eğilimlilik ve ceza arasındaki ilişkilerin sorunsallaştırılması ve çözümlerinin üretimini serimler ya da aynı şekilde cinsel etkinliğin belli dönemlerde nasıl sorunsallaştırıldıklarına ve nasıl normalleştirici söylemler üretildiğini aktarır. Foucault bilgi iktidar ve etik olmak üzere üç ana hat üzerinden gerçekleşen sorunsallaştırmayı F. Ewald ile Magazine Littérarire için yaptığı mayıs 1984 tarihli söyleşisinde şöyle tanımlar:

Sorunsallaştırma, ne önceden var olan bir nesnenin temsil edilmesi haline gelir ne de söylem yoluyla var olan bir nesnenin yaratılması anlamına. Sorunsallaştırma, herhangi bir şeyi doğru ve yanlış oyununa sokan ve onu (ister ahlakî düşünce biçiminde, isterse siyasî analiz biçiminde olsun) bir düşünce nesnesi olarak kuran söylemsel ya da söylemsel olmayan pratikler bütünüdür. (Foucault, 2014:86)

Tahakküme Direniş Önerileri

Foucault, mücadele startejilerinin bu  Güç ilişkilerini koşullayan  direnç noktalarından doğduğuna inanır. Bu mücadele stratejileri uzlaşmayan çatışmacı bir oyununun yerine, durağan mekanizmalar geçirdiğinde ve taraflardan biri bu mekanizmalar yoluyla diğer tarafın davranışlarını kalıcı ve kesin bir biçimde yönlendirdiğinde nihai amacına ulaşmış olur. Ancak tanım gereği  direnme noktaları olmadan iktidar olmayacağından iktidarın olduğu her yerde de direniş vardır.

Foucault’nun haziran 1981’de Cenevrede Korsanlığa Karşı Uluslararası Komite’nin kuruluşunu duyuran basın toplantısında Yeni bir İnsan Hakları Bildirgesine varması umuduyla yazdığı metni direniş önerileri kapsamında aktarmak, Foucault’nun çalışmaları boyunca sözünü ettiği tahakkümü kırmak için önerileri olarak okunabilir. Foucault bildirisinde şu üç ilkeden söz eder:

  1. Faili kim olursa olsun, kurbanları kim olursa olsun bütün iktidar suistimallerine karşı çıkmaya davet eden, hakları ve ödevleri olan bir uluslararası yurttaşlık vardır. Sonuçta hepimiz bir yönetileniz ve bu sıfatla da dayanışma içindeyiz.
  2. İnsanların mutsuzluğundan hükümetlerin sorumlu olmadıkları fikri yanlış olduğundan, insanların mutsuzluğunu hükümetlerin gözlerine ve kulaklarına sokmak bu uluslararası yurttaşlığın her zaman görevidir. İnsanların mutsuzluğu asla siyasetin dilsiz bir kalıntısı olmamalıdır. Bu mutsuzluk iktidarı ellerinde tutanlara seslenmeyi ve başkaldırmayı mutlak bir hak olarak meşrulaştırır.
  • Bize önerilen teatral rol olan saf ve basit hoşnutsuzluk rolünü reddetmek gerektiğini ve reddedebileceğini deneyim göstermektedir. Uluslararası Af Örgütü, İnsanların Yeryüzü, Dünya Doktorları; özel bireylerin uluslararası stratejiler ve siyasetler düzenine fiili müdahale hakkı biçimindeki bu yeni hakkı yaratmış olan inisiyatiflerdir. Bireylerin iradesi hükümetlerin tekelinde tutmaya çalıştığı bir gerçekliğin içine dahil edilmelidir, bu tekel her gün ve adım adım sökülüp alınmalıdır (Foucault, 2014: 289-290).
Foucault ve Akılsallık Eleştirisi

İnsanın öznelik “kiplikleri” ve “bireye” dönüştürülmesinin izlerini süren Foucault’nun tüm çalışmaları modernliğin yenilikçi ve kapsamlı bir eleştirisini sunar. Bu eleştiri bilimsel akla kadar uzanır. Onun işaret ettiği, kökleri XVI. yüzyılda olan  tarihsel ve coğrafi olarak Batıda tanımlanan akılsallık ve modern bilimsel akılsallığın nesnellik iddiasıdır. Foucault’nun modern toplum çözümlemesi güçlü bir biçimde bireylerin rasyonalleştirilmiş bir rejime tâbi olma derecelerini vurgular. Modern toplum çok daha kapsamlı bir gözetleme aracılığıyla her bireye disiplinli bir özdenetim yerleştirir. Bundan dolayı Foucault modern rasyonalliğin zorlayıcı bir güç olduğunu düşünür. Foucault’ya göre bu araçsal akıl tüm yaşantı biçimlerini bilgi ve söylemin sistematik bir şekilde inşa edilmesi yoluyla tasnif etmeye ve kurallara bağlamaya girişir. İnsan, modern bilginin söylemleri içerisinde söylemsel olarak yeniden oluşturulurken yönetilmeye ve denetlenmeye elverişli hale getirilir. XVII. yüzyıldan beri yoğun bir söylemsel patlamayla birlikte insan davranışları modern söylemin ve güç-bilgi rejiminin “sömürüsüne” maruz kalmıştır. Foucault aydınlanmanın görevinin “aklın politik iktidarını” yoğunlaştırmak ve sonunda gündelik hayatı fethedecek biçimde bu iktidarı tüm toplumsal alana yaymak olduğunu savunur (Akay, 2000:57-57). Modern kuramların bilgi ve hakikati nesnel, evrensel ve nötr kabul etmesi ya da ilerleme ve özgürleşmenin araçları olarak görmesi güç ve tahakkümü bütünleyen bileşkelerdir.


Kaynakça

Callinicos, A., & Tezgiden, Y. (2011). Toplum Kuramı: Tarihsel Bir Bakış. İletişim Yayınları.

Foucault, M. (1993). Cinselliğin Tarihi I. Hülya Tufan (çev.), Afa Yayınları, 2. baskı Istanbul.

Foucault, M. (1994). Kelimeler ve şeyler. Mehmet Ali Kılıçbay (çev.), İmge Yayınları, İstanbul.

Foucault, M. (2011). Büyük Kapatılma 3. Basım. (Çev.) Işık Ergüden-Ferda Keskin. İstanbul. Ayrıntı Yayınları.

Foucault, M, & Ergüden, I. (2012). İktidarın gözü. Ayrıntı Yayınları 3. Baskı İstanbul.

Foucault, M. (2013). Hapishanenin doğuşu: Gözetim altında tutmak ve cezalandırmak. Mehmet Ali Kılıçbay (çev.) İmge Kitabevi.

Foucault, M. (2014). Bilginin arkeolojisi. İ. Özküralpli, & E. Koç (Eds.). Ayrıntı yayınları.

Foucault, M. (2014). Özne ve iktidar. Ergüden,I; Akbay O (çev) Ayrıntı yayınları 4. Baskı İstanbul.

Keskin, F. (2005). Özne ve iktidar. Michel Foucault Seçme Yazılar, 2, 11-24.

Megill, A. (2012). Aşırılığın peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida. Say Yayınları 1. Baskı İstanbul.

Revel, Judith (2012). Foucault Sözlüğü. Say yayınları 1. Baskı İstanbul.

Tekelioğlu, O. (1999) Foucault sosyolojisi. Sirkeci, İ (çev). Bağlam Yayınları Ankara.

Bunları da beğenebilirsin