Durkheim ve Bir Bütünlük Olarak Toplum

Bu çalışma Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Lisansüstü Programı içinde yer alan  Klasik Sosyoloji Kuramları dersi için hazırlanmıştır. Çalışmanın ana eksenini, Toplumsalın bilimsel bir alan olarak tanınmasında büyük çaba harcamış kuramcılarından  Emile Durkheim’ın, bilimsel yaşamını sürdürdüğü xıx. Yy. tarihsel toplumsal koşulları, bu koşulların kuramcıya ve devamında kuramına etkisini; Durkheim’ın  bir bütün olarak kavradığı toplumunu ve bütünleştirici bir kod olarak kullandığı ahlak ve din olgularının incelenmesi oluşturur. Bu çalışmanın sınırlılığı incelemenin Durkheim’ın bütün literatürünün taranarak yapılmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Aktarılacak bilgiler Durkheim’ın sosyolojik metodolojisini anlamak bakımından Sosyolojik metodun kuralları, toplumun semptomatik tanılarının bulunduğu İntihar ve son olarak da toplumsal olgular hiyerarşisinin en tepesinde bulunan en yaşlı toplumsal olgu olarak din üzerine Dinsel Hayatın İlk biçimleri  adlı çalışmaları taranarak oluşturulmuştur. Yine Durkheim’ın aynı zamanda bilgi kuramını oluşturduğu bu çalışmadan bilgi sosyolojisine dair temel kabulleri de aktarılmaktadır.

19.yy Pozitivizmi ve Durkheim’a Etkisi

Evrimsel toplum kuramı 19.yy ortalarında toplumu, evrimsel biyoloji tarafından kullanılan terimlere benzer terimler tarafından çözümleyerek, bir organizma olarak kavramlaştırmak amacıyla ortaya çıkar. 18.yy sonunda yaşam bilimlerinin oluşumu sırasında ortaya çıkan temel gelişmelerden biri organizmaları işlevlerine göre çözümleme girişimleriydi. Bir başka söyleyişle, yaşayan bedenler sistemin sürekliliğini sağlamakta özel rolleri yerine getiren birbirine bağımlı parçalardan oluşan örgütlü sistemler olarak görülüyordu. Böylesi işlevsel bir şemanın toplum kuramında kullanılması, özel süreçlerin ve kurumların söz konusu toplumun refahına katkıları açısından çözümleneceği anlamına geliyordu. İşlevsel çözümlemeler toplum incelemelerinde ağır bastıkça toplumsal oluşum tiplerinin evrimsel sıralamasında bir toplumun nereye ait olduğu konusu –toplumun tarihsel gelişimi ve yörüngesi  gibi daha geniş bir soru ile- geri planda kalır (Callinicos 1999; s. 189).

19yy. Sonunda batı toplumunun durumu Smith, Ricardo ve sonraki marjinal iktisatçıların kuramsal modellerinin öngördüğü gibi tamamen piyasa temelli bir toplumsal düzene doğru ilerler. Ancak 19. yy. Sona ererken Spencer’ın fark ettiği gibi eğilim ters yönde, ekonomik ve toplumsal yaşam üzerinde devlet düzenlemelerinin artması yönünde olur. 19. yy sonlarına gelindiğinde endüstriyel kapitalizm çıkış noktası olan Britanya’dan koparak Batı Avrupa ve kuzey Amerika’da etkilerini göstermeye devam eder. Bunun ardından giderek güçlenen işçi hareketleri izler. Bununla eş zamanlı olarak oy hakkının genişletilmesi liberal ve muhafazakâr politikacıları bu hareketlerin yarattığı tehdidi ortadan kaldırmak ve işçilerin oylarını almak için toplumsal reformlar sunmaya itti (Callinicos, 1999:191).

Bu reformların etkisiyle -Ör: Bismarc’ın, alman sosyal demokrasisini zayıflatmak için sosyal sigorta getirme girişimi gibi- batı toplumlarında artan devlet düzenlemesi aynı zamanda ampirik toplumsal araştırmaların gelişimini kolaylaştırdı. Kamu bürokrasileri toplum yaşamının farklı özellikleri üzerine artan sayıda veri bankaları oluşturdular. Sayısal olarak örgütlenemeye başlanan bu materyaller, devlet politikalarının saptamaya ve gidermeye çalıştığı toplumsal “sorunlar” ile ilgili bilgi sunmak için toplanıp kullanılıyordu. Bu yy. Başlıca entelektüel başarılarından biri istatistik disiplinin gelişimi olarak  kabul edilir. Oluşturulan ilk istatistik yasaları, çoğunlukla endüstriyel kapitalizmin yarattığı toplumsal sorunları saptamakla ilgilenen bürokratlar ve reformcuları tarafından toplanan verilerden oluşuyordu. İstatistik tekniklerinin gelişmesi ve uygulamalarının sonuçları, sosyolojiyi Comte ve Spencer’ın ellerindeki tarih felsefesi biçiminden, ampirik araştırma üzerinde temellenen bir araştırma biçimine dönüştürecek araçları sağlar.

Durkheim ”İlk olarak toplumsal yaşamın doğal karakterini belirttikleri; kısıtlamanın, toplumsal yaşamın doğal akışından ancak sapmasına neden olacağını ve normal koşullarda dışarıdan dayatılan düzenlemelerden değil, kendi özgür iç doğasından kaynaklandığını gösterdikleri için iktisatçıları över. Yine de onlar ”özgürlüğün, düzenlemenin bir ürünü” olduğunu görememişlerdir (Callınıcos, 1999:192).

 Durkheim’ın Bilimsel Yaşamı Süresince Toplumsal-Tarihsel Koşullar

Durkheim’ın kendini liberal parlamenter kurumlarıyla güçlü biçimde özdeşleştirdiği 1870’lerin başında başlayan üçüncü Fransız Cumhuriyeti daha önceki iki cumhuriyet rejimi gibi politik dengesizliklerle tanımlanmıştır. 1789’dan başlayarak 1870’lere kadar uzanan modern Fransa, cumhuriyet rejimi ile Monarşi arasında sallanıyor gibidir ve kısa fakat yoğun iç çatışmalarla ya da iç savaşa yakın noktalanmıştır (Callinicos, 1999:194)

Saint-Simon ile başlayıp, Comte, Le Play ve Durkheim ile devam eden sosyoloji geleneğinin ortak paydası politik karışıklıktan, güç elde etmek için yapılan grup mücadelelerinden ve iç çekişmelerden nefret edişidir. Bu gelenek sosyolojiyi (Marxist sosyoloji ile karşıtlık içerisinde olan) koşulları düzeltici ve istikrara kavuşturucu bir bilim haline getirmek amacını taşır. Bu bilim toplumsal oydaşmayı geri getirebilmek ve toplumsal bütünleşmeyi sağlayabilmek için gerekli olan temeli arayacaktır. Bu gelenek,  toplumsal barış ve adaletin temel taşı olarak ahlakın ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Saint Simon Endüstriyel yapının tamamlayıcı normatif bir parçası olmayınca eksik kaldığını vurgulamıştır.

Toplumsal düzenin ekonomik hayatı tamamlayabilmesi için bütünleştirici bir ahlaka ihtiyacı olduğu düşüncesi, daha sonradan gelen Le Play, Proudhon ve Comte’un yazılarında –farklı siyasal eğilimlerine karşın- tekrar ortaya çıkar. Bu 19. yy Fransa’sının liberal solunun en önemli yönüdür.

Durkheim’ın yaşadığı üçüncü Cumhuriyet döneminde liberal sol düşüncenin üç temel kaynağı vardır: Cumhuriyetçilik, Demokratik sosyalizm ve masonluk (Tiryakian, 2002). Durkheim’ın çalışmalarının ön planında yer alan ahlak vurgusu o’nun tutucu bir sosyolojik eğilimi olduğu kanısını yaratabilir ancak biyografik geçmişine baktığımızda 1890’lı yıllarda Dreyfus davası sırasında monarşi yanlısı militarist sağa karşı konumlanarak, ruhban sınıfı karşıtı İnsan hakları Birliği içinde yer alır. Durkheim’ın ahlakı, bilimsel temellere oturtulmuş, geleneksel sağ-kanat Hristiyan ahlakının ve Katolik kilisesinin üçüncü cumhuriyetin meşruluğuna itiraz eden politik otoritesinin ahlakının yerine geçecek olan ahlaktır (Coser, 2011:150-6).

Durkheim’ın Genel Sosyolojik Perspektifi: Bir Bütünlük Olarak Toplum

Durkheim, özel olarak toplumsal olguların nesnel gerçekliğini inceleyen bilim olarak sosyolojiyi, bireysel bilincin incelenmesi olarak tanımladığı psikolojiden ayırmayı hedefler. Durkheim’a göre sosyolojik açıklama bireysel güçlerle değil kolektif güçlerle ilgilidir. Toplumsal olgu kavramı yalnızca zihinsel bir üretim olmaktan çok gözlem ve deneyle toplanması gereken, bilginin bütün nesnelerine işaret eden temel ilkelerden biri konumundadır (Swingewood 2010; s.105). Durkheim, bilimsel yaklaşımın temel özelliği olan bu yaklaşımını 1895 tarihli Sosyolojik Metodun kuralları adlı çalışmasında şöyle açıklar:

(…) Spritüalistler psikolojik alanı biyolojik alandan nasıl ayırıyorlarsa, biz de psikolojik alanı toplumsal alandan öylece ayırıyoruz; onlar gibi biz de en karmaşığı en basitle açıklamayı reddediyoruz. Aslında ne birinci niteleme ne de ikinci niteleme bize tam olarak uymaktadır. Bizim kabul ettiğimiz biricik niteleme rasyonalist nitelemesidir. Gerçekten bizim başta gelen amacımız bilimsel rasyonalizmi insan davranışlarına yaymaktır ki, bunu yapmak geçmişte dikkate alınmış bu davranışların neden-sonuç ilişkilerine indirgenebileceğini göstermek ve sonra da rasyonel bir operasyonun bu davranışları gelecek için gerekli davranışlar haline getireceğini ortaya koymakla mümkündür. Bizim pozitivizmimiz olarak adlandırılan şey, bu rasyonalizmin sonucundan başka bir şey değildir (a.g.e. 1994; s.10).

Durkheim’a göre toplumsal olgular, birbirleri ile etkileşim halindeki bireylerin bu etkileşimlerinin bireysel özellikleri açısından açıklanamayacak bir gerçeklik oluşturdukları zaman ortaya çıkarlar (Coser 2011; s.128). Toplumsal olgular insan eylemi ve bilincinden bağımsız basit şeyler olarak olmadığı gibi gözlemci tarafından nesnel bir şekilde ‘görülmesi’ de söz konusu değildir (Swingewood 2010; s.105). Aynı zamanda bu toplumsal olgular bireye dışsal bir özelliktedir ve yapıyla karakterize edilmiş bir varlıklardır. Birey bu toplumsal olguların içine doğar-aile, din, mesleki örgütlenme vb.- ve bu toplumsal olgular sahip oldukları güç sayesinde kendilerini bireye empoze eden davranış düşünüş ve duyuş tarzlarından ibarettirler (Durkheim 1994; s. 38). Buradan hareketle Durkheim’ın tanımıyla  toplumsal olgular insan eylemliliğini kısıtlayan ve insan bilincinde içselleşmiş düzenleyici yapılardır.

Durkheim toplumsal bir olgunun tarihsel açıdan belirli bir toplumda “ortalama tip”e yani türlerin en sık görülen özelliklerinin en sık görünen biçimiyle bireysel bir soyutlama düzeyinde bir araya getirilerek oluşturulan “varsayımsal varlık”a uygun olduklarında normal olduğunu söyler. Böylece normallik, bireylerin kolektif bilince her zaman uymaları mümkün olmadığı için “suç”un sosyolojinin normal bir olgusu olduğu yorumunu yapar (Callinicos 1999; s.201). Benzer şekilde Durkheim “suç” veya “kriminel davranışı” toplumsal bir olgu ele almanın da ötesinde bunları “bütün sağlıklı toplumların ayrılmaz bir parçası” olarak görür (Tiryakian 1990; s.230).

Sonuç olarak içselleşmiş olan bu toplumsal olgular benliğin ayrılmaz bir parçasına dönüşerek bireyleri içerden yönetmektedir. Bu şekilde toplum da bireyle ahlâkî bir güç olarak ilişki içindedir. Dolaysıyla Durkheim’ın sosyolojisi, dışsal olguları incelenmesini değil tersine toplumsal olguların ahlâkî öğelerle çevrelenmesinin yollarını gösterir (Swingewood, 2010:106).

Durkheim’ın Batılı sanayi toplumları ve bu toplumların birey ve toplumsal yaşamın niteliğine yaptığı etkiye dair sosyolojik eleştirisini geliştirirken insan doğası üzerine Marx ve Engels’in varsayımlarından çok farklı ve onlara karşıt bir dizi varsayımda bulunur. Durkheim’a göre bireyler kontrol altında tutulmalı ve bireylerin mevcut sisteme uyum sağlamaya yöneltilmeleri gerekirken, Marx ve Engels’e göre mesele mevcut sömürü sistemini de değiştirmektir. Bu nedenle Durkheim’ın kuramını anlayabilmek için, onun insan doğası ve bireyin toplum ve toplumsal düzen içindeki rolü üzerine varsayımlarını anlamak gerekir (Berberoğlu, 2012:25-6). Durkheim’ın sosyolojisi yalnızca ahlak ve toplum arasındaki bağlantıyı kabul etmekle kalmayıp aynı zamanda toplumun sui generis bir yapı olduğunu temel bir varsayım olarak kabul eder. Onun toplumsal gerçekliğinin merkezinde bireyler birbiriyle ilişkiye geçtiğinde bu ilişki bireyler arasında bir bağ doğurur ve bunlar gerçek olup bireyin özelliklerinden ayrıştırılamamaları bulunur. Bütün parçaları olmadan var olmadığı halde parçalarının toplamından daha büyüktür (Tiryakian, 1990:230).

Durkheim’ın arzuları sınırsız bir varlık olarak nitelediği insan biyolojik ihtiyaçlarını giderse de daima fazlasını ister, çünkü elde edilen tatminler ihtiyaçları karşılamak yerine yalnızca onları tahrik ederler. Bu hayvansı insanın doyumsuzluğunun doğal sonucudur ki onun arzuları bir dış denetim yani ancak toplumsal denetim yoluyla kontrol altına alınabilir (Coser, 2011:130). Özellikle hızla sanayileşen Batılı toplumlarda bu düzenleme ihtiyacı da toplumların sağlıklı toplumlar olabilmeleri için önem taşır. Durkheim 1897 yılında tamamladığı İntihar adlı eserinde batılı toplumlarda toplumsal gelirin artmasına bağlı olarak görülen intihar oranlarının farklılaşmasına bağlı olarak yaptığı tespitinde bunu şöyle dile getirir:

(…) Toplumsal baskı altında herkes, kendi dünyasında tutkularının en çok nereye dek varabileceğini belirsiz bir biçimde kavramaktadır. Eğer en azından kurala saygı gösteriyor ve toplumsal otoriteye uyuyorsa, yani sağlam bir manevî yapısı varsa, daha çok istemenin iyi olmadığını kavrar. Böylece tutkulara bir amaç ve sınır konmuş olur. İnsanları, yazgılarını ölçülü bir biçimde iyileştirmeye itmekle birlikte bu yazgıdan hoşnut kılan şey bu göreli sınırlılık ve ölçülülüktür; bireyler için olduğu kadar toplumlar için de sağlık göstergesi olan bu sessiz ve etkin sevinç duygusunu, bu var olma ve yaşama zevkini doğuran da bu ortalama hoşnutluk duygusudur (a.g.e. 1986:232).

Durkheim’a göre toplumsal düzenlemeler çözüldüğü zaman toplumun bireysel eğilimler üzerindeki denetleyici etkisi etkinliğini yitirir ve bireyler kendi kişisel becerileri ile baş başa kalırlar. Böyle bir durumda Durkheim tüm toplumdaki ya da onu oluşturan grupların bazılarındaki görece normsuzluk durumuna karşılık gelen bir kavram olarak anomi terimini kullanır. Anomi zihinsel bir durumdan çok toplumsal bir yapının özelliklerinden birine karşılık gelir. Bu bireysel arzuların artık ortak normlar tarafından düzenlenemediği ve sonuç olarak bireylerin amaçlarının peşinden koşarken ahlâkî bir normun olmadığı bir durumu karakterize eder (Coser, 2011:130).

Durkheim’ın çalışmalarının ağırlık merkezini oluşturan toplumsal düzen ve düzensizliğin kaynakları bu düzen ya da düzensizliğe neden olan dinamikler açısından intihar üzerine yaptığı çalışma açıklayıcı niteliktedir.

Durkheim toplumsal bir olgu olarak belirlediği intihar ve intiharı oranını belirleyen şeylerin toplumsal etkiler olduğunu iddia eder. Toplumsal büyük değişimlerin olmadığı durağan dönemlerde durağan bir intihar oranının gözlemleneceğini aktaran Durkheim intiharı toplumsal dış etkenlere göre biçimlenen bir toplumsal olgu olarak görür. Bu toplumsal etkenleri oluşturan dinsel bağlılık, evlilik, aile yaşamı, siyasal ve ulusal bağlar öğeleri ile intihar olayı arasındaki bağları inceleyen Durkheim üç farklı intihar türü belirler: Bencil intiharlar, Elcil intiharlar ve kuralsızlık intiharları (suicides anomique). Durkheim bu intihar türlerine ilişkin olarak kimi toplum bilimsel yasalara ulaştığını belirtir. Bencil intihar bireyin toplumsal çevresiyle bütünleşememesi olan intihar olayıdır. Durkheim bu saptamayı değişik dinsel inanç kümelerini birbirleriyle karşılaştırarak yapar. Katolik klişesi ve mezhebinin, üyelerini topluluk yaşamıyla yoğun biçimde birleştirdiği için Katolikler arasında intihar olayını az görüldüğünü belirtmekte; buna karşılık bireyciliğin değerli tutulduğu laik dünya ve toplum anlayışının benimsendiği Protestanlıkta birey ve toplumsal kümesi arasındaki bağların gevşeyip koptuğu için protestanlar arasında intihar oranının da daha yüksek olduğunu söylemektedir. Bunun gibi aile bağlarının zayıflaması da bu intihar türünü ortaya çıkaran etmenlerden biridir. Bu açıdan o’na göre aile üyelerinin kişilik yapıları değil aile bağlarının yoğunluk ve sıkılığı asıl belirleyici olandır.

Siyasal ve ulusal bunalımlar sırasında da toplumundaki bütünleşme arttığından ve bireylerin toplumsal katılımları yoğunlaştığından intihar oranlarının düştüğü gözlenir.

Elcil intihar bireyin yaşamının adetler, gelenekler ve alışkanlıklarla katı bir biçimde düzenlendiğinde de toplumsal bütünleşmenin –ister siyasal, ister dinsel nitelikte olsun- aşırılaştığını ve topluluğun yasaları gerektirdiğinde bireylerin düşünmeden intihar ettiğini söyler ve bu intiharı da ve elcil intihar olarak sınıflandırır. Kuralsızlık intiharı ise birey davranışlarında uyulacak ölçülerin bulunmamasından ileri gelmektedir. Özellikle sert piyasa ekonomisi içinde yoğunlaşmış olan bu intihar türü, bireylerin davranışlarını düzenleyecek kural ve ölçülerin bulunmaması halinde bireyin ufkunun ya aşırı genişlemesi ya da aşırı daralması sonucu olur. Bu durumlara örnek olarak Durkheim  beklenmedik zenginleşme ile boşanma durumlarını verir (Ozankaya 1986:VI-VIII).

Durkheim’ın bir diğer sorusuysa ise bireyin bir yandan özerk hale gelirken toplumla nasıl olup da bütünleşebildiğidir. Durkheim bunu toplumsal dayanışma ile açıklar. Ona göre iki türlü dayanışma vardır. İlki mekanik dayanışma ki bu ‘bölünmüş toplumlar’ olarak adlandırdığı toplumların belirleyici özelliğini oluşturur. Burada toplumu oluşturan her parça birbirine özdeştir, toplumsal işlevler göreli olarak farklılaşmamıştır. Bu koşullar altında toplumsal dayanışma “grubun bütün üyelerinin ortak inanç ve duygularına” dayanır. Buna karşılık organik dayanışma işbölümünün geliştiği ve devamında bireylerin farklı toplumsal roller üstlendiği toplumlarda görülür. Burada dayanışma içinde yaşanan toplum belirli ilişkilerin birleştirdiği farklı ve özel işlevler sistemidir. Durkheim’ın önemli kavramlarından biri olan kolektif bilinç bu bağlamda kullanılır. Mekanik ve organik dayanışma birey üzerinde kolektif bilincin ne kadar etkili olduğu ölçüsünde birbirinden ayrılır. Benzerlikten kaynaklanan dayanışma türünde kolektif bilinç bizim bilincimizin tamamını kapladığından burada en üst düzeydedir. Orada bireyselliğimiz kaybolur. Ancak organik dayanışmanın olduğu yerde her birimizin özgül bir biçimde bize ait olan bir alanı ve bir kişiliği vardır. Burada kolektif bilinç giderek çeşitlenen bireysel eylemler için yer bırakan, genel, belirsiz bir yapıdaki düşünce ve duygu biçimleri halini alır. Organik dayanışma toplumsal uyumlanmanın temel biçimi haline geldiğinden ortak bilince düşen işlevi yerine getiren şey artık işbölümüdür. Durkheim’a göre toplumların hacmi ve yoğunlukları artarken işbölümü daha da artarsa bunun nedeni dış koşulların çeşitlenmesi değil var olma mücadelesinin daha güç hale gelmesidir (Callinicos, 2004: 195-8).

Toplumsal bir Tasarım Olarak  Din

Robertson Smith’in din üzerine çalışmaları Durkheim’ın daha sonra kendi oluşturacağı din kuramına genel bir perspektif sağlar. Mallinowski’nin de saptadığı gibi, Smith dinin kendi toplumsal doğası, daha da daraltılmış bir çerçevede ritüel uygulamaları temelinde ele alınması gerektiğini vurgulayan ilk bilim adamıdır. Dönemin entelektüel akımı içerisinde Durkheim için bu konu üzerine çalışılması gereken bir konudur. Durkheim’ın sorusu Dinin sosyolojik olarak nasıl açıklanabileceğidir, genel olarak dini olanı ahlakî ve yasal olandan ayıran kriter nedir (Lukes 1985 s.240-1). “Toplumun bireyin içinde var olması gerekliliğini anlamış olarak Durkheim kendi kuramının mantık çizgisinde toplumun gereksinimlerine cevap vermek için ahlâkî zorunluluk anlayışını bireylerin kişiliğinde yaratan güçlerden bir tanesi olan din çalışmasına yönelir (Coser 2011:134).

Dinsel yaşamın ilk biçimleri(The elementary forms of religuos life) adlı çalışmasında, en ilkel toplumsal olgu olarak din Durkheim’ın çalışmanın temelini oluşturur. Kitabın büyük bölümü ilkel dinin ve daha daraltılmış bir çerçevede kültler ve inançların Avustralyalı ilkel biçimleri hakkındadır.

Durkheim’ın teorisinde din gerçekte en üst düzeyde maddi-olmayan toplumsal olgudur. Bir toplumsal olgunun nedeninin, bir başka toplumsal olgu olduğu temel metodolojisi temelinde Durkheim tüm dinlerin kaynağının toplum olduğu sonucuna varır. Callinicos’un Toplum Kuramı adlı çalışmasında alıntıladığı şekliyle Durkheim toplumsal olgulara ilişkin şöyle bir tanım verir: “Toplumsal bir olgu, sabit olsa da olmasa da bireye dışarıdan bir kısıtlamam getirme yeteneğine sahip olan eylem biçimidir”.  Callinicos Durkheim’ın Bireysel ve kolektif temsiller başlıklı yazısından şöyle aktarır:

“Bütün toplumsal olguların istisnasız kendilerini bireye dayattıkları ifadesine karşı çıkabilecek olsak da dini inanç ve uygulamalar, ahlak kuralları ve sayısız hukuk kuralı –yani toplu yaşamın en karakteristik göstergeleri- Söz konusu olduğunda bundan kuşku duymak mümkün değil. Bütün bunlar zorunludur ve bu zorunluluk bu eylem ve düşünce biçimlerinin bireyin eseri olmadığının, onun üzerindeki, mistiklerin tanrı adını verdiği ya da bilimsel açıdan anlaşılabilecek olan bir ahlaksal güçten geldiğinin kanıtıdır” (a.g.e.:206).

Böylece dışsallık ve kısıtlama toplumsal olguların varlığının zorunlu koşulu haline gelir.

Durkheim, toplumsal bir fenomeni açıklamak için, onu üreten etkin nedeni, yerine getirdiği işlevden ayırmak gerektiğini belirtiyordu (Swingewood; 2009). Durkheim’a göre dini inançların “uygulamadaki doğruluğu” onların dünyayla biçimsel olarak örtüşmelerinde değil, cevap verdikleri ihtiyaçlarda yatar. Aydınlanma ve “ilkel” din öğrencileri olan takipçilerinin yaptığı hata, dini inanca insanlarla doğal çevreleri arasındaki etkileşimler sorunu olarak yaklaşmalarından kaynaklanır (Callinicos 1999: 213). Durkheim Dinsel Yaşamın İlk Biçimleri adlı çalışmasında şöyle der:

En yaban ya da en tuhaf dinsel törenler, en şaşırtıcı söylenceler kimi insan gereksinimlerini yaşamın bireysel ya da toplumsal niteliklerini anlatırlar.(…) Demek ki hiç bir din yoktur ki yanlış olsun. Hepsi de kendilerine göre doğrudurlar: Hepsi de değişik biçimlerde de olsa, insan yaşamının belli koşullarına yanıt vermektedirler.(a.g.e. 2010:23)

Durkheim’ın toplumsal düzenlemeye olan ilgisi genel olarak denetimin daha dışsal kuvvetleri üzerine, maddi-olmayan toplumsal olguların maddi görünümlerine,-işbölümünde hukuk, intiharda intihar oranları gibi- bireyleri göz ardı ederek yasal düzenlemeler üzerine odaklanır. Daha sonraları ise bu ilgi, bireysel bilinçte içselleşmiş denetim güçlerine odaklanır (Coser, 2011:134).

Durkheim’a göre toplumsal gerçeklik çok katlıdır en içerdeki kendilik ve kaynamadan (bu merkezden kolektif coşkunluk, panik, kötümserlik gibi akımlar doğmaktadır) giderek kurumsallaşan kolektif çabanın ifadelerine doğru bir sürekliliği vardır. Bu dışardaki katmanlarda kolektif çabanın kültürel ürünleri olarak mahkemelerden kliselere kadar nesnelleşmiş ifadeler bulunur. Merkezden çevreye kadar toplumsal yaşam birbiri içine geçmiş insan bilincinin yani kolektif bilincin ifadesini temsil etmektedir (Tiryakian, 1990: 231).

Durkheim  bilinç konusunda bir dualisttir (ikicidir). Ona göre insanda iki ayrı varlık vardır: Biri ,temelinde örgenliğin bulunduğu ve bundan dolayı da etkinlik çevrimi çok dar olan bireysel varlık, öteki ise bizde gözlem yoluyla tanıyabileceğimiz düşünsel ve ahlakî düzlemdeki en yüksek gerçekliği yani toplumu temsil eden bir toplumsal varlık (Durkheim, 2010:39). Bilincin bir kaynağı birey bir diğer kaynağı da toplumdur. Ayrıca bilinç hem bilişsel hem de duygusaldır. Toplumsal gerçeklik özneler arası bir bilinç ağı olarak düşünüldüğünde aşırı ruhsal bir gerçeklik şekline dönüşebilir. Durkheim burada şunu der: İnsanoğlunun bilinci ideal tasarımlar üreten ruhsal bir etkinlikse; o zaman bütünün bilinci (toplumsal yaşamın) bireysel ruhsal yaşamdan, her bir bireyin sınırlı bilincinden çok daha geniş farklı olmak anlamında aşırı ruhsaldır.

Bilincin bir diğer temel yönü duygusal öğelerle belirginleştirilmiş olmasıdır. Durkheim özellikle bu duygusal temelde dayanışmayı bulur. Durkheim kolektif eğilimler ya da tutkulardan kendine özgü güçler olarak söz eder; bu kolektif duyguların bir kısmı kurumsallaşırken bir kısmı kurumsallaşmaya dirençlidir ama yine de bireyler üzerinde işlerliği olan toplumsal güçler olarak kendini gösterir. Ör: vatan sevgisi, insan sevgisi, borsa işlemlerinin yarattığı sevinç ve üzüntüler (Tiryakian, 1990:231).

Toplumsal yaşam birbirine eklemlenmiş yasalar, resmi olmayan davranış kurallarıyla, ahlâkî ilkelerle yapılanmıştır. Durkheim İntiharda şöyle der:

“Bütün bu kuralların ardında gerçek, yaşayan duygular vardır ve bu formüllerle özetlenmişlerdir, fakat yalnızca yapay bir zarfın içinde gibidirler. Bu formüller toplumda dağınık bulunan belli bir takım duygulara ve izlenimlere karşılık gelmeseler hiç yankı uyandırmazlardı.”(a.g.e. 198:302)

Kısacası Durkheim toplumun gerçek derinliğini ( ya da merkezini) duygusallığın yoğun olduğu bir odakta görür. Bu duygusallığın yoğun olduğu odakla dış dünya “kolektif temsiller” aracılığıyla etkileşime girer. Kolektif temsiller sistemi” dış çevreyi insanlara temsil etmeyip aynı zamanda topluluğun örgütlenme biçimini de yansıtır. Bir başka deyişle dış dünyayı algılayış şeklimiz aynı zamanda örgütlenme biçimimizi de yansıtır. Buradan hareketle dış dünyanın bilişsel algılanışı altta yatan toplumsal düzenlenişi yansıtır (Tiryakian, 1990:232).

Toplum kendine özgü bir gerçekliktir. Bu yüzden onu anlatan tasarımların içeriği yalnız bireysel nitelikteki tasarımların içeriğinden tamamıyla farklıdır. Ortak tasarımlar zaman içinde gerçekleşen çok geniş bir işbirliğinin ürünüdür (Durkheim, 2010:39). Kolektif temsiller  duygusal durumları temsil eden  amblemler, bayraklar, dini inançlar, ibadetler vb. simgesel Kolektif tasarımlardır. Toplumsal cemaatin temel öğeleri olarak simgeler yalnızca toplumun kendine ilişkin duygularını dışa vurmada değil aynı zamanda bu duyguların yeniden yaratılmasında da araçsallaşır. Bu nedenle simgeler, duygular ve toplumsal yaşam birbiriyle sıkı sıkıya örülmüştür. Durkheim’a göre toplumsal yaşam  engin bir simgesellikle mümkün kılınır. Özneler arası bu kolektif duyguları aktarıcı konumdaki kolektif simgelerin bir diğer toplumsal işlevi de toplumsal duyguları bir sonraki kuşaklara aktararak toplumsal düzeni sürekli kılmalarıdır ( Tiryakian, 1990:233).

Grup kimliğinin temeli olmasından ötürü Durkheim için önemli olan Din duygusu ya da tatmini Kutsallık duygusunda açığa çıkar. İnsan bilinci dünyayı, kutsal olan/ kutsal olmayan şeklinde iki ayrı düzleme ayırarak kavrar. Kutsal olmayan düzlem ekonomik yaşam tek düze bir yaşamdır oysa ki kutsal düzlemde yer alan dini yaşam bir coşkunluk dönemidir. Duyguları uyarım gücü yüksek olan bu düzlemde yoğun kolektif duygular taşkınlığa vararak yücelirler ve içinde yaşadığımız dünyayı olağanüstü bir yer haline getirerek bireyler arasındaki sınırları kaldırır ve dayanışma bu alanda artarak güçlenir.

Durkheim kültlerin bütün dinlerde çok büyük rol oynadığını savunur. Dini ritüeller toplumun üyelerini kolektif kimliklerini güçlendirecek biçimde bir araya getirmeye yarar. Bu nedenle kültün etkisi bir yandan kendimizi yansıttığımız ve bizi yansıtan ahlâkî bir varlığı yani toplumu düzenli olarak yeniden yaratmaktır (Callinicos 2004; s.215). Durkheim Dinsel Hayatın İlk biçimleri adlı çalışmasında toplumsal kimliğin, ortak duygu ve düşüncelerin düzenli olarak  güçlendirildiği ritüelleri manevî bir onarım, bir yenilenme olarak bireylerin birbirine sıkı sıkıya yaklaştıkları bir eylem türü olarak tanımlar (a.g.e.:582)

Toplumun kendisi değerlerin kaynağıdır ve Durkheim toplum tarafından oluşturulan ideallerin (Politik, dini ya da estetik) değerler aracılığıyla yansıtıldığını öne sürer. Durkheim  kolektif coşkunluk anlarındaki yoğun etkileşimin getirdiği esrime anlarında toplumsal cemaatlerin ideallerini yeniden ürettiklerini söyler. Ör: Renaissance, Reform, Fransız devrimi, 19. yy. büyük sosyalist hareketleri birer kolektif coşku hareketi olarak kabul edilir. Bu dönemler kriz dönemleridir ve bu dönemlerde toplumsal etkileşimin yapısında keskin niceliksel ve niteliksel bir yükselme ortaya çıkmaktadır. Bu dönemlerde toplumsal mesafeler kırılmakta, insanlar fikir alışverişine girmekte kendilerini bütünün parçası olarak hissetmekte ve bencil kişisel kaygılarından uzaklaşmaktadırlar (Tiryakian, 1990:234).

Toplumsal bir olgu olarak din, gerçek toplumun tam bir örneği, bir imgesidir; onun tüm yanlarını hatta en bayağı ve en itici olan yanlarını yansıtır. Orada her şey bulunur; çoğunlukla iyinin kötüye, yaşamın ölüme, aydınlık güçlerin karanlık güçlere üstün geldiğinin görülmesi de gerçek yaşamda durumun tam da böyle olmasındandır (Durkheim, 2010:574) Bu nedenle Durkheim’a göre toplum “nihai olarak dini bir varlıktır”, çünkü dinde tapınılan şey toplumun kendisidir(Callinicos, 2004:215). Durkheim’ın dilinde “din”, “tanrı” ve “toplum”un işlevleri tek bir hale gelir: Hepsi de toplumda bütünleştirme, birleştirme, uyum ve devamında düzen sağlayan güçleri temsil eder. Durkheim’a göre dinin birincil işlevi daha derin bir ahlâki uyum algısını teşvik etmek için toplumun bütünleşmesine katkıda bulunmaktır (Berberoğlu, 2012:32).

Sonuç olarak Durkheim din ve toplumun tamamlayıcı işlevinde, dayanışmanın duygusal bağların yeniden oluşmasını sağlayan ve böylece insanın bilincinde güçlü bir toplumsal cemaate ait olduğu düşüncesini oluşturan bir dinamik görür.

Çalışmalarındaki temel vurgu toplumsal yaşamın ahlâkî bir gerçeklik biçiminde olmadığı sürece hiçbir şey olmadığıdır.

Durkheimcı sosyoloji, toplumsal düzenin daha çok toplumsal bir gövde olduğunu var saymaktadır. Sağlıklı bir toplumda sağlıklı bir zihin. Yani bireylerin fiziksel biyolojik doğanın zorlamalarından gerçek anlamda özgürleşebilmesi ve böylece tam anlamıyla görevlerini yerine getirebilmesi için kendilerini iyi örgütlenmiş bir toplum içinde bulmaları gerekir. Durkheim’a göre, toplumsal kurallar ve disiplin toplumsal örgütlenmenin parçasıdır ve toplumsal örgütlenme bağlayıcı ve zihin sağlığı için yararlıdır (Tiryakian, 2002).

Durkheim’ın Bilgi Sosyolojisi

Durkheimin bilgi sosyolojisi de onun din sosyolojisiyle yakından ilgilidir. Dinsel hayatın ilk biçimleri kitabının son bölümünde düşünce kategorilerinin toplumsal bir kökene sahip olduklarını ileri sürer.

Kant’a göre temel düşünce kategorileri (zaman ve mekana yayılmış veya birbirleriyle nedensel ilişkiler içindeki şeyler hakkındaki kavramlar) insan zihninde doğuştan mevcuttur. Durkheim’ın çalışma arkadaşı Marcel Mauss’la birlikte ilkel sınıflandırma’da yazdığı üzere zaman ve mekan anlayışlarının toplumdan topluma değiştiğini iddia eder. Durkheim’a göre kavramlar bilimin tüm kurallarına uysalar da etkilerini yalnız nesnel değerlerden almazlar. İnandırıcı ve kavranabilir olmaları için ortak tasarımlar bütünüyle uyumlu değillerse yadsınırlar (Durkheim, 2010:596). Dolayısıyla bütün insanlık yaşadığı nesnel evreni aynı şekilde kavramaz. Nesnel çevre yalnızca bireysel edimlerle kavranamaz, bu çevreye dair kavramlar, kolektif olarak düzenlenerek üretilir ve devamında birey tarafından edinilir. Nesnel evreni kavrama biçimimiz içinde yaşadığımız toplumun hayatını sürdürdüğü mekânsal düzenlemeler temelinde inşa edilir. Benzer şekilde zamansal kavramlar da grubun kolektif hayatının ritimlerine dayanır (Noel, kurban bayramı, hicri takvim vb.) Durkheim, Toplum düşüncenin üretildiği kavramları oluşturmak suretiyle, mantıksal düşüncenin oluşumunda belirleyici olduğu sonucuna varır (Cuff, Sharrok, Francis, 2013:87).

Ardıllarına Etkisi

Durkheima göre bilimsel bir sosyolojinin amacı, daha çok nesnel bir toplum ve sosyal problemler anlayışından hareketle sosyal reformlara yol göstermektir.

Yaşadığı dönemde özellikle Dreyfus davasınının ardından “Durkheim Sosyolojisi” laik ahlak anlayışıyla birlikte üçüncü cumhuriyetin resmi eğitiminin çeşitli aşamalarında özellikle ilkokul öğretmenlerinin eğitim gördüğü des écoles normales’de yaygınlaşır. Durkheimcı sosyolojinin Üçüncü Cumhuriyet boyunca ilk ve orta öğretimde olduğu gibi üniversite de güçlü bir etkisi olmuştur (Coser, 2011:161-2).

Durkheimın etkisi özellikle Anglo-Amerikan sosyoloji (ve İngiliz sosyal antropolojisi) üzerinde güçlü bir şekilde görülür. Talcott Parsons onu 19.yy düşüncesinin sınırlılıklarını büyük ölçüde aşan temel şahsiyetlerden biri olarak tanımlar. Parsons teorisinin işlevselci parçalarını Durkheimdan almıştır ve bu fikirler sayesinde 20. Yy ortalarının önde gelen bir kuramcısı haline gelmiştir. Bununla birlikte Parsons’a yöneltilen (toplumda fikir birliği, konsensüsçü ve çatışmayı reddeden tavrıyla) ‘işlevselci’ ve ‘konsensüsçü’ görüşlerin muhafazakârlığı temelinde yöneltilen eleştiri Durkheim’ın da bakış açısının muhafazakârlıkla suçlanması anlamına gelecektir. Bir pozitivist olarak da eleştirilmiş olan Durkheim’ın fikirlerini toplumsal temeli düşüncesi, ayrıca günümüzün radikal düşünceleri olarak kabul edilen Fransız teorileri ve Anglo-amerikan bilim sosyolojisi üzerinde etkili olmuştur (Cuff, Sharrock, Francis, 2013:91).

Sonuç

Sonuç olarak Durkheim’ın organizmacı bir temelde, pozitivist bir metodolojiyle çözümlediği ve kurguladığı ahlâki bir bütünlük olarak “Toplum” şeyleşmiş, her şeyi kapsayıcı bir büyüklük ve güçtür. Bireyin yalnızca bütünü oluşturan bir parçaya indirgenmiş olması, bireyin bilinci ve eylemliliğini toplumsalla bir etkileşim içinde simetrik bir ilişki olarak kavramak yerine yalnızca toplumu yeniden üretmenin bir aracısı olarak kavrar.  Durkheim çözümlediği “Toplumu” şöyle tanımlar:

Evren ancak düşünüldüğü ölçüde var olduğu ve bütünüyle ancak toplum tarafından düşünülebildiği için, evren toplum içinde yer alır; toplumun iç yaşamının bir öğesi olur. İşte böylece toplumun kendisi her şeyi içine alan o toplam türdür, kendisinin dışında hiçbir şey yoktur. Bütünlük kavramı toplum kavramının soyut biçiminden başka bir şey değildir: Toplum her şeyi içeren bütünlüktür, öteki bütün sınıfları kapsayan en üstün sınıftır (Durkheim, 2012:600).


Kaynakça:

Berberoglu, B. (2012). Klasik ve Çağdaş Sosyla Teoriye Giriş: Eleştirel bir perspektif. (Çev) Cemgil, C. Bilgi Üniversitesi Yayınları. İstanbul Mart 2012.

Cuff, E. C., Sharrock, W. W., Francis, D. W. (2013). Sosyolojide Perspektifler, (çev.) Ümit Tatlıcan. İstanbul: Say Yayınları.

Coser, L. A. (2011). Sosyolojik düşüncenin ustaları: Tarihsel ve toplumsal bağlamlarında fikirler. (Çev) Hülür, H., Toker, S., Mazman, İ.   De Ki Basım Yayım. İstanbul, ekim 2011.

Durkheim, E. (1986). İntihar: toplumbilimsel inceleme.(Çev) Ozankaya, Ö. Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara

Durkheim, E. (1994). Sosyolojik metodun kuralları.(Çev) Aytekin, E. Sosyal yayınlar.

Durkheim, E. (2010). Dinsel Yaşamın İlk Biçimleri. (Çev) Ozankaya, Ö. Cem Yayınevi. İstanbul, haziran 2010.

Lukes, S. (1985). Emile Durkheim, his life and work: a historical and critical study. Stanford University Press.

Swingewood, A. (2010). Sosyolojik düşüncenin kısa tarihi. (Çev) Akınhay, O  Agorakitaplığı.

Tiryakiyan, E.A. (1990).”Emile Durkheim”, T. Bottomore-R. Nisbet (der.). Sosyolojik çözümlemenin tarihi içinde, V Yayınları, İstanbul.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları