Bugünün Rusyasını anlamak -2- 


Putinizm’i belirleyen “otoriter”liği mi? 

Putin otoriter bir liderlik mi sergiliyor? Pek tabi ki evet. Ama bu kadarını söylemek basit bir doğruyu seslendirmiş olmak dışında ‘Putinizm’in özgüllüğü hakkında çok fazla bir şey söylemez bize; dahası bu özgüllüğü perdeler. Her şeyden önce bugünkü Rusya’nın kurum ve kurallarıyla oturmuş bir yapıya sahip olmayan, dolayısıyla daha çok bir” geçiş toplumu”nu andıran durumu göz önüne alındığında, Rusya’da demokrasiden ziyade otoriter bir sürecin hâkim olması sıra dışı bir durum olarak nitelenemez. Zira geçiş toplumları kural olarak ve kurulmak istenen sistem az çok oturana, istikrar kazanana kadar “otoriter” özellikler gösterirler. Bu nedenle otoriterlik ve demokrasi anlamında Putin ile Yeltsin dönemi arasındaki fark kayda değer bir fark değildir. Putin ile Yeltsin arasındaki esas farklılık bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi, kapitalizme geçiş konusunda iki farklı stratejinin temsilcileri olmalarından kaynaklanmaktadır. Ve Rusya’daki hâlihazırdaki siyasi manzarayı belirleyen de, bu nedenle, demokratik otoriterlik farkı değil, bu iki farklı strateji arasındaki egemenlik mücadelesidir.

Sergey Karaganov imzalı “Rusya’nın yeni dış siyaseti” başlıklı ve “Putin Doktrini” alt başlıklı yazı bu konuda önemli fikir vericidir. Yazarın Moskova’daki Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Fakültesi Dekanı ve Rusya Dış Siyaset ve Savunma Konseyi üyesi olduğunu, ayrıca Vladimir Putin’in danışmanları arasında yer aldığını hatırlatırsak metnin önemi daha iyi anlaşılır. Karaganov önce: “Biz Ruslar, herkesten iyi biliriz ki, servet artırmak isteyen müteşebbislerden ve kapitalistlerden kurtulma çabaları toplum için felaketlerle sonuçlanacaktır ”sözleriyle kapitalizm tercihi konusunda Yeltsin ve Putin ikilisi arasında hiçbir fark olmadığının altını çiziyor. Ardından Yeltsin dönemindeki kapitalizme geçişi şu cümleyle özetliyor. “Amerikalı uzmanların yönettiği bir “şok terapisi” sonunda yeni kapitalistlerin (“oligarkların”) Rusya’sı oluşmuştur.” Rusya, ABD ile bu iç içe geçişin ödülünü beklerken karşılaştığı durum ABD’nin “Rusya’yı bağımlı, marjinal bir konumda tutma” çabaları oluyor. Putin ise işte buna bir tepkinin ve ayrı bir kapitalistleşme stratejisine yönelişin temsilciliğini üstleniyor. Bu koşullarda İlk iş doğal olarak Yeltsinizmi etkisizleştirmek olacaktır.

Nitekim Putin’in otoriterliğini en net biçimde hisseden kesim batıcı liberal tercihin, bir başka ifadeyle Yeltsinci çizginin sınıfsal ve ideolojik temsilcileridir. Bu saptama bu kesimin dışındakilerin baskıdan muaf olduğu anlamına gelmiyor; ama Putin’in Yeltsinistler dışında kalan kesimlere yönelik bugünkü tutumunu baskıdan daha çok, bu kesimlerin desteğini kazanma, elde tutma, bu kesimleri de kapsama ve akalama çabasının belirlediği söylenebilir. Putin’in hem Çarlık döneminin hem de SSCB döneminin bazı sembollerini kendi siyasal projesine uyarlayarak sahiplendiği net biçimde görülüyor. Ayrıca Komünist parti, SSCB yurtseverliği ve Rus milliyetçiliği ile dengeli bir ilişki yürütmeye özen gösterdiği ve bu kesim temsilcilerinin medya ve kamusal alanda -kendi eleştiri ve görüşleriyle- görünürlükleri konusunda toleranslı davrandığı genel kabul gören bir yorum durumunda.

Bu tablo bize Putin’in demokratlığı hakkında olumlu bir referans teşkil etmiyor elbette; daha ziyade bugünün güç dengelerinin ve Putin’in restorasyon stratejisinin kapsam ve içeriğinin zorunlu kıldığı bir kapsayıcılıktır söz konusu olan. Ve fakat bu durum Putin otoriterliğini,  “bir ittifak otoriterliği” haline getirdiği ölçüde keyfilikten uzaklaştırıyor ve yumuşatıyor. Bu denge kalıcılık kazandığı ölçüde Rusya’nın demokratikleşmesini de besleyebilir ama geçiş sürecinin dinamik ve değişken karakteri böyle bir kalıcılaşmaya çok uygun değil.  Ayrıca şurası da kesin ki, Putin açısından da bu ittifak geçici ve mecburi bir yol arkadaşlığı.

Putin’in stratejisi ve yol haritası… 

Hem bu ittifakın nesnel gerekleri ile şartlı ve geçici niteliğini hem de iç ve dış politika da Putin’in kafasındaki yol haritasını ve nihai amacı anlayabilmek açısından dört belge çok önemli görünüyor.  Putin’in başkanlık dönemindeki yol haritasını gösteren “Ulusal Güvenlik Konsepti”, “Askeri Doktrin” ve “Dış Politika Konsepti” başlıklı üç temel belge bu bakımdan önem taşıyan resmi nitelikteki dokümanlar. Ayrıca bunlara Putin’in 1997 deki “Pazar İlişkilerinin Şekillenişi Şartlarında Bölgenin Mineral-Hammadde Kaynaklarının Yeniden Üretiminin Stratejik Planlaması: St. Petersburg Şehri ve Leningrad Oblasti” başlıklı doktora tezini de eklemek gerek. Bu dokümanlar, Rusya’da yaşanılanları anlamak ve gelecek öngörülerinde bulunabilmek açısından çok önemli veriler sunuyor. Bu metinleri önemli kılan oralarda yazılanlar ile bugüne kadar uygulanan politikalar arasındaki iç tutarlılık…

Bu belgeler önceliği ekonomik yıkımın giderilmesi ve gelir dağılımının düzeltilmesine veriyor. Bunu en önemli güvenlik sorunu olarak saptıyor. İkinci öncelik, ülke içi mafyalaşma ve etnik çatışma potansiyellerinin yarattığı güvenlik sorunlarında… Üçüncü sırada eski Sovyet ve Doğu Avrupa topraklarında artan Batı nüfuzu ve bunun yarattığı güvenlik sorunları var.  Son olarak da ABD merkezli dünya düzenin yarattığı sorunlar var. Bütün bu sorunların oluşması ya da ağırlaşmasında Yeltsinci politikalara atfedilen olumsuz rol ise belgelerde net biçimde hissediliyor.

Birinci alanda, tek kaynaklı ekonomik gelişmenin yetersizliğine ve orta vadede ekonomik üretiminin çeşitlendirilmesine özel vurgu olmakla beraber kısa vadede doğal kaynaklar üzerinden bir ekonomik atılım öngörülüyor.  Oligarkların ekonomik süreç üzerindeki ağırlığını azaltıp bunun yerine planlı devlet kapitalizmi uygulamasının öne çıkarılması savunuluyor. İkinci alanda; devlet otoritesinin hızlı bir tesisinden söz ediliyor Üçüncü alanda; eski Sovyet coğrafyasında Batı yanlısı eğilimlere karşı net bir tavır alınması ve yanı sıra da önce post Sovyet coğrafyasında ardı sıra daha geniş ölçekte ekonomik ve siyasal birlik girişimleri öne çıkarılıyor.  Dördüncü alanda; ABD’nin mutlak egemenliğinin sınırlandırılması ve çok kutuplu bir dünya sisteminin inşası için uluslararası alanda politikalar geliştirilmesi vurgulanıyor. Tüm bunların bugüne kadar ki süreç hakkında olduğu gibi yakın gelecekteki yol haritası hakkında da önemli ipuçları sağladığı açık.

Putin’in esasta yeni bir emperyalistleşme projesine sahip bürokrat ve oligarkların temsilcisi olduğu bu yol haritasından apaçık ortaya çıkıyor. Ama aynı zamanda bu yol haritası Putin’in, bu sınıfsal ideolojik platformuna rağmen nasıl olup da toplumun alt sınıflarını ve muhalif akımları yedekleyebildiğine, kendisini en geniş toplumsal kesimlerin taleplerinin savunucusu olarak sunabildiğine de açıklık kazandıran bir muhtevaya sahip.

Stratejik hedefte alınan mesafe… 

Bu yol haritasının çizildiği tarihten bugüne yaşananlara bakılınca hedeflenen amaçlarının kısa sayılabilecek bir dönemde ve neredeyse tümüyle hayata geçirilmiş olduğunu görüyoruz. Bu Putin açısından büyük bir başarı tablosudur. Putin, bu başarının semeresini de gerek ülke içindeki toplumsal desteğini gerekse de dünya siyasetindeki ağırlık vepopülaritesini[A1]  artırmak biçiminde fazlasıyla görmüş durumda.

Putin işe aynen belgelerde ifade edildiği gibi önce ekonomiyi düze çıkarmak peşi sıra da devlet otoritesinin yeniden tesisi işine el atarak başladı. Ekonomi başta olmak üzere bu iki alandaki başarılar diğerini de olumlu anlamda etkiledi. Yeltsinci oligarkları ve bürokratları “hırsız” ve “Batı(nın adamı” olmakla itham ederek (ki haksız değildi) tasfiye eden Putin’in ikinci adımı,  bu oligarkların şirketlerini devlet inisiyatifine almak servetlerini ise devlete ve kendi yandaşı oligarklara kaynak transferi olarak kullanmak oldu. Yeltsinci oligarklar hapse atıldı, yurt dışına kaçmak zorunda bırakıldı vb. Bugün telekomünikasyon madencilik ve metalürji gibi oligarkların hâkim olduğu sektörlerde bulunmasına karşın enerji, askeri teçhizat üretimi, medya ve bankacılık gibi stratejik sektörler doğrudan devletin kontrolünde ve özel sermayenin faaliyet alanlarında da ciddi bir devlet kontrol ve denetimi söz konusu. Ekonominin ve sosyal-siyasal arazinin disipline edilmesi ve yanı sıra dünya enerji fiyatlarında yaşanan yükselmenin olumlu etkisi Rusya’da, kısa sürede ciddi bir ekonomik toparlanmaya ve gelir dağılımında gözle görülür bir iyileşmeye yol açtı. Rus halkı arasında “bardak” diye nitelenen, kargaşa, yoksulluk ve eşitsizlik ile simgelenen Yeltsin döneminin ardından yaşanan bu gelişmeler, halk arasında Putin’in liderlik otoritesini de epeyce meşrulaştırdı.

Putin’in 2007’de Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasında uluslararası ilişkilerde ABD hegemonyasını ve NATO’nun Doğu’ya doğru genişlemesini sert bir üslupla eleştirdi. Bu konuşma artık sıranın ABD’nin Rusya’yı çevreleme politikasına dur demeye yönelik proaktif hamlelere geldiğinin de yüksek sesle ilanıydı. Burada altını önemli çizmek gereken hususlardan biri,  “Putinizm”in “Yeltsinizm”den ayrıldığı önemli noktalardan biri de kapitalistleşme stratejisinin emperyalistleşme projesinin iktisadi, siyasi ve askeri yönünün Batıya değil -en azından öncelikle- Doğuya çevrilmiş olmasıdır. Dolayısıyla Rusya’nın hegemonya stratejisini ekonomik, siyasi ve askeri hamle önceliği olarak Batıya doğru çevirmesi hiçbir biçimde akla uygun değildir ve Rusya’nın Batı için yakın askeri tehdit olduğu iddiaları yalnızca manipülatif bir değer taşımaktadır. Putin’in Batı ile ilgisi çevrelenmeyi engellemek ve olanaklı olduğunca ABD ve Avrupa birliğini engellemekle sınırlıdır. Avrasya Birliği ve Şangay beşlisi gibi oluşumlar ise daha stratejik öneme sahiptir.

Putin, post Sovyet coğrafyada yaşanan ve önce Rusya’nın varlığı ve ardı sıra emperyal planları için tehdit olarak gördüğü Çeçernistan, Gürcistan, Kırım, Donbask bölgesindeki sorun alanlarına kendi cephesinden başarılı müdahalelerde bulundu. ABD’nin Rusya’ya müdahalelerini önlemek ve hem de dünya üzerinde ABD hegemonyasını geriletmek açısından izlediği stratejinin de Rusya’nın toparlaması ve dünya siyasetinde ağırlığını artırması bakımından oldukça iyi bir karneye sahip olduğu inkâr edilemez. Çin, AB, Hindistan ve hatta ABD ile yürüttüğü ekonomik ve diplomatik ilişki trafiğinin yanı sıra Afrika, Asya, Latin Amerika gibi coğrafyalarda ABD hegemonyasını kırmak ve kendine ağırlık alanları açmak bakımından izlediği siyasetlerin de önemli kazanımları oldu. SSCB’nin dağılmasının ardından fiilen tümüyle ABD ve Batı inisiyatifine bırakılan bu bölgeler,  ekonomik toparlanmayla birlikte yeniden Rusya’nın ilgi alanına girdiler. Afrika de Cezayir, Güney Afrika, Mısır, Fas, Kongo, Mali, Nabibya, Angola gibi ülkelerde Rusya varlığını net biçimde hissettirmeye başladı. Ve nihayetinde Suriye hamlesiyle Rusya’nın artık dünya siyasetinde ve emperyalist hegemonya savaşında kritik öneme sahip bir aktör haline geldiği genel bir kabul haline dönüştü. Bugün Ortadoğu’da yalnızca Suriye de değil, İran, Irak, Sudi Arabistan, Yemen gibi ülkelerde de Rusya hesaba katılması zorunlu bir uluslararası aktör durumunda.

Yola çıkarken çizdiği yol haritasındaki amaçlarına büyük ölçüde ulaşan Putin açısından artık en önemli gündem, odaklanılacak en acil hedef, tek kutuplu ABD hegemonyasıyla şekillenen dünya düzenine karşı Rusya’nın da belirleyici olabileceği yeni bir dünya düzeninin inşası için çabaları artırmaktı. Ki geçen yakın süreçte ABD hegemonyasının gerilemekte olduğunun da netleşmiş olması, Rusya’nın bu yöndeki hamleleri bakımından araziyi çok daha uygun hale getirmişti.

Hayaller Yalta öncelik Vestfelya… 

Putin Rusya’sının yol haritası olarak nitelediğimiz belgelerde ortaya konulan hedeflere büyük ölçüde ulaşılmış olduğunu görüyoruz. Bu hedefler arasında ciddi mesafe alınmış olmasına karşın hala ulaşılamamış tek hedef ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya düzenine karşı çok önderlikli ve çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin inşası. Ama yine belirttiğimiz gibi Rusya’nın Ortadoğu’ya müdahalesi ve bu müdahale döneminde Rusya’nın oyun kurucu bir aktör olarak öne çıkarken ABD’nin büyük ölçüde etkisiz kalması bu alandaki hesaplaşmanın da güncel bir hal alması sonucunu doğurdu. Bu nedenle Ukrayna işgali dâhil bugün ve yakın gelecekte uluslararası alanda yaşanan hemen tüm önemli gelişmeler ancak arkadaki bu hesaplaşma faktörü göz önüne alınarak doğru anlaşılabilir.

Rusya’nın hayali kuşkusuz yeni bir Yalta; ABD’nin hayali de kendi önderliğindeki bugünkü tek kutuplu düzenin devamı… Ama artık iki emperyalist ülke açısından da bu günlerin geride kaldığını ve gerçekçi bir hedef olmaktan çıktığını söyleyebiliriz. Çin’in ekonomik, Rusya’nın askeri ve siyasi gücünü artırdığı ve geldikleri noktadan geri dönmemek için hemen her şeyi göze alacakları bir dünya da ABD’nin orta vadede bugünkü hegemonyasını koruması olanaksız. Bir de tabloya, bu karmaşayı ayrı bir emperyalist güç merkezi olmak için fırsata dönüştürmek doğrultusundaki AB’nin -özellikle de Almanya’nın- giderek netleşen eğilimi eklendiğinde, ABD merkezli tek kutuplu dünyanın artık kendi son baharını yaşadığını söylemek çok iddialı bir öngörü sayılmaz.

Yalta ise Rusya için bir hayal… Yalta, SSCB ve ABD önderliğindeki iki sistemin birbirlerine ve birlilerinin hegemonya alanlarına müdahale etmemesi üzerine yapılmış bir “soğuk barış” antlaşmasıydı; yani iki kutuplu bir dünyanın değil iki kamplı bir dünyanın türeviydi. Kapitalist Rusya’nın böyle bir siyasal güç ve belirleyiciliğe sahip olması olanaksız. Zaten Rusya da, en azından bugün için, bunun farkında ve hedefi uluslararası alanın bir hukuka tabi olduğu ama ulus devletlerin birbirinin egemenlik haklarını tanıyarak iç işlerine müdahale etmekten imtina ettiği Vestfelyan mutabakatını yeniden canlandırmak… Malum olduğu üzere tek kutuplu ABD hegemonyası bu mutabakatı fiilen çöpe atarak “insan hakları”, “terörle mücadele”, “haydut devlet” vb. argümanlarla ulus devletlere her türlü müdahaleyi meşrulaştırmış ve fiilen de pek çok ülkeye bu aynı gerekçelerle askeri müdahalede bulunmuş ya da bulunulmasını organize etmişti.

Sonuç yerine… 

Bu tablo bize iki ülkenin, ABD ve Rusya’nın, Çin ve AB’ye göre emperyalist hegemonya savaşında çok daha aktif bir tutum içinde olmaya mecbur taraflar olduğunu gösteriyor.  Konumlarını korumaları ve geliştirmeleri, içinden geçtiğimiz süreçte atacakları adımlara, yapacakları hamlelere sıkı sıkıya bağlı. Bu durum da bu iki ülkeyi yakın gelecekte dünya barışı açısından en tehlikeli iki odak haline getiriyor. Öyle görünüyor ki kızışan hegemonya mücadelesi nedeniyle dünya yakın gelecekte savaş ve çatışmaların artacağı bir ortama gebe. Peki, çok kutuplu bir dünya düzeni tesis edilebilir mi? Bu düzen dünya barışı açısından görece daha avantajlı olabilir mi? Yaşanan geçmiş pratikler emperyalist kapitalist sistemde çok kutuplu hegemonyanın az çok kalıcı bir istikrar anlamına gelmediğini, bilakis çatışmanın süreğenleşmesi ve büyük hesaplaşma için hararetli bir hazırlık dönemi anlamına geldiğini gösteriyor. Nitekim Wallerstein, “Amerikan Gücünün Gerileyişi” kitabında çok haklı olarak iki dünya savaşının aslında tek bir savaş olduğunu söyler ve bu savaş Wallerstein’a göre, aralara ateşkeslerin ve yerel çatışmaların da serpiştirildiği çok kutuplu emperyalist dünyadan tek kutuplu emperyalist dünyaya geçiş eksenli tek, sürekli bir “otuz yıl savaşı”dır.

“’Rusya yensin iki kutuplu dünya olsun’ tezi üzerine” başlıklı yazımızda vurguladığımız gibi geçmişteki SSCB ve ABD dengesinin yarattığı nispeten istikrarlı “soğuk barış” üzerinden bugüne ilişkin de bu yönde çıkarımlar yapmak bütünüyle aldatıcı olacaktır.

ABD mi Rusya mı haklı? Kim yenilirse daha iyi olur?  Böyle hesapların hiçbirinin önümüzdeki süreçte olumlu karşılık üretmesi olanaklı değil. Dünya insanlığı için bugün ve yakın gelecekte ve dünyanın her yerinde “savaşlara karşı dünya barışı” için ortaklaşa ses yükseltmek dışında, olumlu sonuç yaratabilecek başka bir seçenek gözükmüyor… Bir sonraki yazımızın başlığı “Rusya çevre ülkesi mi yoksa emperyalist mi?” olacak. Devam edeceğiz…

Mahmut ÜSTÜN