Bir depremin düşündürdükleri

”Bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması olanaksızdır.”  

Karl Marks 

Amerikalı ünlü aktivist, editör ve politik karikatürist Stephanie McMillan, Kapitalizm ölmeli adlı eserinde “Sorun, birey olarak kapitalistin açgözlü olması değildir. Bu yapısal bir sorundur”, der. Yapısal sorundan kastedilen eğitim alanından tutun da siyasal alanda sorun haline gelen insan hakları, azınlıklar, yasama, yürütme ve yargı ilişkileri, düşünce özgürlüğü, ekonomi alanındaki sorunlar, örneğin, enflasyon direnci, potansiyel büyümenin eksilerde görünmesi, cari açıklar, bütçe, işçi hakları vb. tüm alanları kapsayan sorunlardır. Bu (yapısal) sorunların çözümü reformlarla giderilmesi sadece göz boyamadır. Bu bir sistem sorunudur. Diğer bir deyişle kapitalist sistemle çözülebilecek sorunlar değildir. Kapitalistin aç gözlüğüne gelince: Birinin zenginleşmesi demek, çoğu insanın yoksullaşması demektir. Kapitalistin açgözlülüğünü doyurmak için başkalarının yoksullaştırılması gerekir.  

Uygulanan neoliberal politikalar, zenginle yoksul arasındaki gelir dağılımında meydana gelen farkın açılmasıyla münhasır olmayıp, ekonomik, sosyal, politik, eğitim alanında da derinleşmektedir. Yerleşim birimlerinde, mesken edinmede de bu farklılığın belirgin bir düzeye ulaştığına tanıklık ediyoruz. Bu derinleşmenin ulaştığı boyutları bir başka makale konusunda ele alınabilir. Konumuza dönecek olursak: 

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Makine Mühendisleri Odası’nın Nisan 2012 tarihli Oda Raporu’nun “Sunuş” bölümünde şu ifadeler yer almaktadır: “Depremler doğal afetlerin başında gelmektedir. Etkileri açısından doğal afetlerin % 61’i deprem, % 15’i toprak kayması, % 14’ü sel, % 5’i kaya düşmesi, % 4’ü yangın ve % 1’i çığ şeklindedir.” 

Öteden beri uygulanan rant politikaları nedeniyle ülkemiz adeta “afetler ve depremler” ülkesi olarak anılmaya başlanmıştır. Milli gelirin yıllık ortalama % 3 – 7 arasındaki oranı bu zararları karşılamak için harcanmaktadır. Doğal afetler olarak nitelenen depremler, heyelanlar, çığ ya da kaya düşmeleri, su baskınları, yangınlar vb. olaylar bilinçsizce verilen imar planları ranta dayalı düşük kaliteli, tasarımsız, plansız kentleşme ve sosyo-ekonomik politikalar sonucu toplumda insani, sosyal ve ekonomik yıkımları da beraberinde getirmiştir. Aynı raporda şu ifadeler yer almaktadır: “Ülkemizin 81 ilinin 55’inin Birinci Derecede Deprem Bölgesinde bulunması, ancak depremlerle birinci dereceden bağı bulunan Yapı Denetim Yasası’nın önce yalnızca 19 ili kapsamına alması, diğer illerde ise ancak 1 Ocak 2011’den itibaren geçerli olması, Türkiye’deki deprem önlemlerinin yetersizliğine ilişkin ciddi bir ipucu sunmaktadır.” Ülkemizde sanayi yatırımlarının % 98,8’i fay hatları üzerinde kuruludur. Bunların % 74’ü aktif deprem kuşağındadır. Nüfusumuzun % 92si deprem bölgesinde yaşamaktadır. Barajların % 93’ü fay hatları üzerinde veya yakınında kurulmuştur. 

Gölcük Depreminde meydana gelen ağır hasar % 5, orta hasar % 20 ve hafif hasar % 16 civarındadır. Bu oranlar sadece İstanbul içindir. Marmara Bölgesi için resmi raporlara göre 17.480 insanımız ölmüş, Meclis Araştırması Raporuna göre 48.901 kişi yaralanmış ve 505 kişi sakat kalmıştır. Ayrıca 285.211 ev, 42.902 işyeri hasar görmüştür. Resmi olmayan rakamlara göre ölü sayısı 50.000’in üstündedir. Ağır ve hafif yaralananların sayısı 100.000 civarındadır. Ayrıca 133.683 bina çökmüş, yaklaşık 600.000 kişi de evsiz kalmıştır. Bu depremde 16.000.000 insan etkilenmiştir.  

“Türkiye’de Deprem Gerçeği ve TMMOB Makina Mühendisleri Odasının Önerileri Oda Raporu”nda yazılmıştır. Buna göre: 

  • Sorumluluk üstlenecek kişi ve kurumlar belirlenemedi 
  • Kamu görevlileri (bakan, genel müdür, vali, kaymakam, belediye başkanı için soruşturma izne bağlı olması nedeniyle yargılanamadı. Çünkü bu makamda oturanlar için soruşturma ve yargılanma izni verilmedi. 
  • Deprem sonrasında belirlenen inşaat hataları nedeniyle çöken binalarda oluşan ölüm ve yaralanmalara sebebiyet veren müteahhitlere açılan dava sayısı 2.100’dür. 
  • Dava sonucunda 1.800 kişinin Şartlı Salıverme Yasası ve hukuki boşluk nedeniyle cezaları ertelenmiştir.  
  • Diğer davalar ise 7,5 yıllık zamanaşımı nedeniyle düşmüştür. 
  • Yapı kusurları nedeniyle 6.286 kişi arasında en çok hapis cezasını alan meşhur müteahhit Veli Göçer, Yalova’da 198 kişinin ölümüne sebebiyet verdiği gerekçesiyle 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezanın büyük kısmını Elbistan ve Silivri Açık Cezaevinde (7,5 yıl) yattıktan sonra tahliye edildi. Oğlu Can Göçer ve ortağı Zafer Coşkun’un davaları ise 7,5 yıl boyunca firarda oldukları gerekçesiyle zaman aşımına uğrayarak düştü. 

Tüm bu olup bitenler, depremin sınıfsal karakterini sergiliyor. Elit kadro dediğimiz ekonomik ve sosyal durumu standardın üstünde olan kesimlerin depremden etkilenmediğine tanıklık ettik. 

Aşağıdaki tabloda ölü, yaralı insan sayısı ile ağır hasarlı veya normal hasarlı konutlarda elit kesim yer almamıştır. 

 

1900-2020 yılları arasında 227 büyük deprem yaşanmıştır. Resmi verilere göre bu depremler sonucu 86.788 insanımız hayatını kaybetmiş, 571.957 konut ağır hasara uğramıştır. Meydana gelen 25 deprem hakkında can kaybı ve hasarlı bina sayısı ile ilgili verileler bulunmamaktadır. 1930-1939 HakkâriErzincan, Bolu ve Lice depreminde yaralı sayısı hakkında herhangi bir veriye rastlanmamıştır. 

Depremin sınıfsal karakteri 

Afetler, bir doğa olayıyla, kırılgan bir toplumun karşılıklı etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Tüm afetler nüfusa yönelir. Kaynakların eşitsiz dağılımı giderek artan oranlarda kent yoksullarını marjinalleştirirken, kentlerde yaşayan nüfus artışı kişileri özellikle yoksulları afetlere karşı daha savunmasız hale getirir. [1] Afetten etkilenen insanların % 90’ı teknolojileri ve kaynakları yetersiz yoksul ülkelerin kentlerinde yaşıyor. Büyük depremleri, baş edemediğimiz ve çaresiz kaldığımız durumlarda afet olarak nitelendiriyoruz. Büyük depremlerin sonuçları vurduğu yerde uzun dönemde demografik değişimlerden başlayarak toplumsal, ekonomik, politik değişimlerle psikolojik etkilerin giderilemediği uzunca bir süreci kapsıyor. Diğer bir deyişle depremlerin afet olarak nitelenmesi toplumsal bir süreç üzerinden gerçekleşmektedir. Yani insansız afet olmaz. 

Politikacıların hamasi konuşmaları hep aynı kısır döngü içinde dönüp dolaşmaktadır. Hamaset yapanlar yalnız siyasi iktidar mensupları değil, muhalefet görevini üstlenen siyasi aktörler de aynı tür konuşmaların ve nutukların içine hapsedilmiş durumdadır. Devleti yöneten elit kadronun depremleri birer doğal afet olarak adlandırmaları ve tevekküle havale etmeleri, yaralarının kısa sürede sarılacağı türü hamasi konuşmaları deprem mağdurlarına eskisi gibi inandırıcı gelmemektedir. Olağan dönemlerde elitlerin toplumsal grupları ötekileştirip yaşamın dışına atmaları depremin doğal bir afet olmaktan ziyade toplumsal bir afet olduğunu göstermektedir. Devlet kendisine düşen asil görevi yapmadığı gibi müdahalelerde yetersiz kalması, adam kayırmaları, yolsuzluk ve yeteneksiz durumda oluşu sadece görünen yüzüdür. 

Yoksullarla aynı kenti paylaşan toplumun elit kadroları dediğimiz yönetenler, yani sermaye sınıfı mensupların konutları maliyeti oldukça yüksek olan yapı statiğine ve deprem şartnamesine uygun olarak inşa ederken, büyük çoğunluğu olan ve yönetilen yoksul kesimlerin depreme duyarlı yerlerde, bataklıklarda, dere ağızlarında inşa etmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü elik kadro gibi ekonomik güçleri yoktur. Bu tür evlerin depreme dayanıklı olarak inşa etmelerine ilişkin gerek devlet yöneticilerinin ve gerekse devleti yönetmeye aday olduklarını iddia eden muhalefet parti liderlerinin hamasi konuşmaları ayrı bir trajedidir. Kaldı ki yoksulların meskenlerini depreme dayanıklı inşa etmelerini beklemek ya da buna zorlamak eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. 

Toplumda eşitsizliğin toplumsal eşitsizliğe evrildiğinden itibaren, yani eşitsizliğin yapısallaştığı bir toplumda afetsiz yaşamanın mümkün olmadığına tanıklık ettik, ediyoruz. Bunun içinde politik kayıplar, insanlara uygulanan kitlesel işkenceler, faili meçhul infazlar, köy yakmalar, katliamlar, savaşlar vb. uygulamalar da birer afettir. Ancak kitlesel işsizlik, kıtlık, açlık, yoksulluk, meskensizlik vb. farklılıklar adeta alıştığımız, günlük olarak yaşadığımız ve kabul ettiğimiz normal durumlardır. Sınıflı toplumun gereğidir. Bu tür farklılıklar ve toplumsal grupların sefaleti günümüzde artık birer afet olarak tanımlanmamaktadır. 

Karl Marks’ın dediği gibi “Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından, sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şeylerin olması gerekir.”  

Her çürüme belirtileri ortaya çıktığında, sistem kendisini onarmaya çalışmakta ve yeniden yapılandırmaktadır. Ancak çürüme küresel bir hal aldığı zaman da bunun onarılması işi yine çalışanların sırtına yüklenmektedir. Krizlerin tüm faturası yoksulların sırtına bindirilmektedir. Hele deprem gibi afetlerin başında gelen felaketlerde ağır faturayı hem ödeyen ve hem de hayatını kaybeden yoksullar olmuştur.  

Depremler, sel baskınları, kuraklık, çölleşme, heyelan, kasırgalar, yangın dediğimiz doğal afetlerin sebep olduğu büyük yıkımlarda, yöneticilerin halka hesap vermediği, veremediği, şeffaflıktan uzak burjuva hukuk devleti anlayışından çok, ilkel bir yapıya sahip mülk devleti” [2] zihniyetinin hâkim olduğu otoriter rejimlerde akıldan ve rasyonellikten uzak gerekli önlemleri almak yerine tevekküle dayalı bir süreci yaşıyoruz. Gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve gerekse 21. yüzyılını yaşadığımız bugünlerde Türkiye’de hiçbir kapitalist ülkede görülmeyecek şekilde yönetim kadroları yerlerini koruyabilmiştir. Çünkü her kesim bu tür afetlerin kısa sürede unutulacağını bilir. Bu sorunun balık hafıza ile ilgili bir sorun olmanın yanında denetimsiz ve şeffaflıktan uzak kamu yönetiminin vicdanına bırakılmış bir durumdur 

Deprem ve benzeri felaketler, insanların yaşamadığı bölgelerde meydana geliyorsa, aslında afet sayılmaz. Afet olabilmesi için insanların yaşam alanlarında meydana gelmesi gerekir. Bu durumda felaketler, artık doğal afet sayılmaz, toplumsal afet kategorisine girer. Depremler de diğer afetler gibi sınıfsal bir karakter arz eder. Ahmet Ercan hocamızın bir TV. Programında 30.10.2020 tarihinde İzmir’de meydana gelen 6,9 büyüklüğündeki deprem sonrasında yaptığı açıklamada “Deprem ve terör yoksulun sorunudur. Depremde yoksullar ölür, zenginler ölmez. Hiçbir ünlünün, hiçbir zengin kişinin enkaz altından çıkarıldığını duymadınız, duyamayacaksınız. Ana sorun yoksulluktur.” 

21 yıl önce 17 Ağustos 1999 tarihinde “Gölcük Depremi” diye anılan ve başta İstanbul, Yalova, İzmit, Bursa olmak üzere Marmara Bölgesinde can kayıpları ile yurdun büyük bir bölümünde travmalara sebebiyet veren depremin ekonomik kaybı kısa vadede 200 milyon dolar, uzun vadede 600 milyon dolar olarak belirlenmişti. Bu depremin ekonomik faturası da hayatını kaybeden, sakat kalan bölge insanı ile Türkiye’deki yoksul kesimin sırtına bindirildi.  

Tabloda görüldüğü gibi toplam maliyet tutarı 6 milyar 100 milyon dolardır. Bu maliyetin büyük kısmı hazineden çıkmış, ihdas edilen yeni vergilerle, yapılan zamlarla yoksul kesime fatura edilmiştir.  

İhmal ve sorumsuzluk 

Türkiye’de katılım kültürünün zayıf olduğu bu tür ortamlarda, yöneticilerin keyfi uygulamaları, toplumsal denetimin dışındadır. Bununla birlikte çıkarılan yasalar ve düzenlemeler bu tür denetimi zorlaştıran bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. İşlerlik kazanmayan devlet denetimi yanında toplumsal denetimin de zayıf olduğu ülkemizde her türlü çıkar ilişkileri, rant ve suiistimaller için uygun bir zemin hazırlamakta ve bu tür kirli ilişkiler sınır tanımaz bir şekilde ilerlemektedir. 

Burada yasa ve düzenlemelerden bahsederken 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen 16 medde ile 2018 tarihinden önce yapılan ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapılara “Kayıt Belgesi” adı altında verilen düzenlemeden bahsetmek istiyorum.  

İmar Barışı’ndan İstanbul’da 1 milyon 87 bin 963 bağımsız birim, İzmir’de 672 bin 211 bağımsız birim, Ankara’da 361 bin 85 bağımsız birim, Antalya’da 349 bin 375 bağımsız birim, Muğla’da 303 bin 249 bağımsız birim faydalanmıştır.İzmir’de en çok müracaatlar Bornova ve Buca ilçelerindeki yapı stokları ile ilgilidir. Türkiye’de İmar Barışı için kayıt belgesi adı altında devletin kasasına 24 milyar 745 milyon TL girmiştirBülent Ecevit iktidarı döneminden günümüze kadar 290 milyar TL civarında (35 milyar dolar) “Deprem Vergisi” adı altında para toplatılmıştı. Bunların ne kadarının amacına uygun olarak harcanmış olabileceği bilinmemekte ve sorgulanmamaktadır. İmar Affı adı altında yapılan düzenlemeler kamusal çıkarlara aykırı yapılmış olan tüm imar pratikleri yasallaşmıştır. [3İmar affı düzenlemesi salt AKP iktidarı süresi ile sınırlı değil, sermaye devletince 1955 yılından günümüze müteaddit defalar düzenlemeye konu bir “kentleşme politikasıdır”. 

Bilindiği gibi aflar, toplumsal adalet ve barışı zedeleyen düzenlemelerdir. İmar kurumları ve planlama kurumlarına olan güveni sarsacak değişikliklerdir. Konumuz olan imar afları, doğal kaynakların tahribi, kaçak ve ruhsatsız yapılaşmaların teşvik edilmesine hizmet eden düzenlemelerdir. İmar afları nedeniyle meskenlerin denetimi ortadan kaldırılmış, bugünkü istenmeyen görünümlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu tür düzenlemeler, deprem gibi doğal afetlerde meskenlerin yıkılması yetmiyormuş gibi, bunun müsebbipleri adeta ödüllendirilmektedir.  

Müteahhitlik uygulamasına gelince: Daha önce Rant ve talan kıskacında deprem siyaseti” başlıklı makalede bahsetmiştim. Nüfusu bizden fazla olan Almanya’da müteahhit sayısı 3.550 civarındadır. Türkiye’de bu sayı 453.497’dir. Bunun 145.000’i geçici belgeyle çalışmaktadır.  2017 itibariyle İstanbul’da iş gören ve İstanbul Ticaret Odası’na kayıtlı müteahhit sayısı 60.000’dir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde inşaat işleri, inşaat mühendisleri tarafından yürütülmektedir. Bizde ise mühendisler işsiz, tüm inşaat işleri müteahhitler tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla kentsel dönüşüm enkazının nedenlerini fazla uzaklarda aramaya gerek kalmıyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerde 8,0 büyüklüğündeki depremde yapılar hasar görmezken, bizde 6.0 -7.0 büyüklüğündeki depremler büyük can kayıplarına neden olmaktadır. 

Tüm afetler sonucu yıkımların sorumluları sırasıyla: 

  • İmar affına imza atan siyasi iktidarlar ve onay veren vekiller, 
  • Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (Eski adıyla İmar ve İskân Bakanlığı) 
  • Yapı İşleri Genel Müdürlüğü 
  • Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü 
  • Çürük yapıları imar affına sokan ve ruhsat veren devlet görevlileri, 
  • Belediyeler ve ilgili birimleri, 
  • Müteahhitler, 
  • Denetleme görevlileri 
  • Yapı sahipleri 

Sonuç 

Büyük kentleri, kentsel dönüşüm adı altında neoliberal politikalar gereği rantsal dönüşümlü bir ucubeye dönüştürenler karşımıza “inşaat sektörü krizi” olarak çıkmıştır. Yakın bir gelecekte büyük “İstanbul depremi” beklenmektedir. Deprem için gerekli önlemler almak yerine kent yağmalanmaktadır. Çünkü hala kentsel dönüşümlü master planı yapılmadı, afet toplanma alanlarına binalar dikildi. Bilim ve mühendislik alanında yapılması gereken projeler tamamlanmamış ve en önemlisi bütüncül bir nazım imar planı da mevcut değildir. En önemlisi kentsel dönüşüm planı adı altında eski ve dayanıksız binaların yıkılarak yerine yenilerinin inşa edilmesi ile ilgili kentte söz sahibi olması gereken insanların görüşüne başvurulmamış olmasıdır.  

Dünyayı yeniden yaratırken yerleşik halkın tıpkı yerel yönetimlerin devre dışı bırakılması ve kente hapsetmesi gibi planlamanın dışında bırakılması, bir beceriksizliğin ve başarısızlığın hikâyesi olarak tarihe geçecek türdendir. Bunun bahanesini varoşlarda yaşayan insanların kır ve kent kültürü arasında kalanlarda gördüler. Bu algı kent üzerinde söz sahibi hakkı kente sonradan gelenlere değil, gerçek kentlilerin söz söyleme hakkına dayanıyordu. 

Bu ilkel anlayış, kentsel dönüşüm projelerinin meşrulaştırılması için bir gerekçe olarak görülmeye başlandı. Bu da kente göç eden ve varoşlarda yaşayan halkın yeni bir sınıf oluşturmasına sebep oldu. Kentin sahibi gözüyle bakılan elit kadroların ötekileştirdiği bu yeni sınıfın İslam ideolojisiyle birleşerek [4] siyasi bir güç olarak ortaya çıkacağı planları yapıldı. Amaç, bu sınıfın proletaryayı etkisiz hale getirip, burjuva sınıfıyla ve liberal çevrelerle kurduğu ittifaklarda siyaseti yönetecek bir güç olarak düşünüldü. Bunun önemli bir kısmı da başarıldı. Bu da siyasal iktidarın bir zaferiydi. Birer soygun ve talan mekanizmasına dönüşen kentsel dönüşüm planları inşaat sektörlerinin birer rant zaferi haline geldi.  

Depremler ve diğer afetler insanları öldürmüyor. İnsanların ölümüne sebep olan yukarıda maddeler halinde sıralanan sorumluların izin verdikleri çürük yapılardır. Öngörüsüzlük ve önlemezlik türü umursamazlıklar sermaye devletinin geleneği haline gelmiştir. 

Yerleşim alanlarının deprem bölgesinde yer alması, aşırı nüfus, çarpık kentleşme, düzensiz yerleşim, yapı stoku, dere yataklarındaki taşkın düzlüklerin imara açılması, düzensiz dolgu alanları ve eski yapıların yıkılıp yerine yeni binaların yapılmasına ilişkin kentsel dönüşümün rantsal dönüşüme evrilmesi, deprem önlemleri adı altında endişeleri artırmakta ve giderek deprem konusunda kaos ortamını yaratmaktadır. Özellikle nüfusu artan İstanbul’da beklenen depremin yarattığı kaos ortamının zemin hazırlamasına sebep olmaktadır. İstanbul’daki kontrolsüz nüfus artışı ve plansız kentleşme korku ve endişeye yol açmıştır. 

“Bu bir doğal afettir, kaderdir” türü söylemlerle kendi sorumluluklarını gölgelemeye yönelik hamaset kokanlar, kamuoyunu yanıltmak için tevekküle sarılanlar, kentsel alanları sermaye gruplarına peşkeş çekenler, su havzalarını, yeşil alanları, ormanları yok edenler, birer neoliberal kirlilik arz eden ucube gökdelenleri İstanbul’un kalbine hançer gibi dikenler, kent ve yaşam yerine sermayeyle kucaklaşanlar, gün gelir tarih önünde hesap vermek zorunda kalacaklardır. 

Kentsel dönüşüm bahanesiyle yerel yönetimlerin devre dışı bırakılarak yetki ve icraatın merkezi yönetimin elinde toplanması kentsel rantın çeşitli çıkar grupları arasında paylaşımını öngören uygulamalar olarak görülmektedir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TOKİ’nin siyasal otoriteye yakın müteahhitlik hizmetlerinin bazı çıkar grupları arasında paylaşım mekanizmasına hizmet etmesi, kentsel dönüşümün zayıflamasına ve rant odaklı paylaşımları gündeme getirmesine neden olmuştur.  Bu uygulama otoriterizmin ulaştığı boyutu açıklamaya yeterli olmaktadır. 


[1] Afet: Doğal mı, Toplumsal mı, Evren Balta, Murat Peker (Birikim Dergi, sayı 125-126, Eylül Ekim, 1999) 

[2Mülk devleti, Ortaçağ’da etkili olan ilkel yapıya sahip bir devlet anlayışıdır. Bu anlayışa göre devletin başındaki kişi devleti kendi mülküymüş gibi yönetir. Ağalık sistemi dediğimiz feodal yapıya paralel ve kuralsız bir sistemdir. Ortaçağ’da krallar, derebeyleri, eski Türk-İslam devletleri, Osmanlı İmparatorluk yapısı mülk devleti anlayışına uygun bir yapı arz ediyordu. 

[3İmar affı düzenlemesi salt AKP iktidarı süresi ile sınırlı değildir. Sermaye devletince 1955 yılından günümüze müteaddit defalar düzenlemeye konu bir “kentleşme politikasıdır”. İmar Kanunu ile ilgili “af mevzuatı” 1948 yılından 2017 yılına kadar tam 22 kez sil baştan düzenlenmiştir. 18.05.2018 tarih ve 7143 sayılı İmar Barışı Yasası 30425 sayılı Resmi Gazete ile yürürlüğe geren bir torba yasadır. Bilindiği gibi tüm yasalar egemen sınıfların çıkarına hitap edecek şekilde çıkarılmaktadır. 

[4] İrfan Mukul, Saffet Sarı, Türkiye’de Dönüşüm Mekânı Olarak Kentler: Kentsel Dönüşüm (Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Ağustos 2015, Cilt 8, Sayı: 39) 

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları