Bir Demokrasi Öyküsü

1955 yılı sonbaharıydı. Kasım’ın 29’unda siyasal hayatımızda hiç görülmemiş bir olay yaşandı. İktidar partisinin Meclis gurubunda, keyfi yönetim ve yolsuzluk iddialarını ciddiye alan vekiller ayaklanmış, hükümeti istifaya davet ediyorlardı. Oysa Demokrat Parti daha bir yıl önce, rekor bir oyla (% 57,6) seçimleri kazanmış, halk güvenini tazelemişti. Şimdi ise, Menderes, öfkeli vekillerini yatıştırmaya çalışıyor, onlara “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz!” diye yalvarıyordu.

O günlerde bu sözler herkesi üzdü; fakat fazla ciddiye de alınmadı. Nihayet Çankaya’da Atatürk’ün son başbakanı, başbakanlık koltuğunda da şeriatcılıkla hiç ilgisi olmayan eski bir CHP milletvekili oturuyordu. Oysa aradan 65 yıl geçti; artık çok değişmiş bir Türkiye’de, çok farklı koşullarda yaşıyoruz, ama yine “Hilafet” konuşuyoruz. Üstelik bu kez iktidar koltuğunda da çok geniş yetkilerle donanmış, başında takke Kuran okuyan, gençleri camilere akın etmeye davet eden bir Başkan oturuyor. Ve tuhaf bir şekilde de bu Başkan kendisini Erbakan ya da Özal’ın değil, Menderes’in ve Demokrat Parti’nin manevi mirasçısı sayıyor!
Peki, bu nasıl oluyor? Ne yapmalıyız? Olayı ciddiye alıp üzülmeli, önlemler mi aramalıyız? Yoksa eskiden olduğu gibi “hilafet” söylencelerini bu kez de ciddiye almayarak gülüp geçmeli miyiz?
Aslında ne o, ne bu! Eğer ortada gerçekten ciddi bir tehlike varsa, bu hiç de “hilafetin ilanı” gibi temelsiz tutkulardan doğmuyor! Esasları bin yıl önce saptanmış olan “Hilafet kuramı” çoktan tarih oldu ve -El Kaide, Daeş vb gibi vahşet orduları dışında- 21. yüzyılda artık hiçbir İslam ülkesi böyle bir iddiada bulunmuyor. Aksine, “hilafet” adına yapılan “tartışmalar” asıl tehlikeyi gizler gibi görünüyor!

Aslında Erdoğan’ı Menderes’e çağdışı bir “hilafet özlemi”nden çok, “saltanat tutkusu” bağlıyor. Unutmayalım ki Osmanlı geleneğinde de “Hilafet ve Saltanat” ikileminde ağır basan “saltanat”tı ve Osmanlı hükümdarları hep han, sultan, hünkâr, padişah gibi sıfatlarla anıldılar. Bu bakımdan “cumhuriyet” adı altında “saltanat” sürmek mümkündü ve yeryüzünde böyle “cumhuriyet”ler de vardı!

Oysa ne kadar popülist bir söylemle gizlenirse gizlensin, böyle bir devlet anlayışı, uzun vadede halkın çoğunluğuna sevimli gelemez. Nitekim ne Menderes, ne de Erdoğan başlangıçtaki popülaritelerini koruyabildiler. Zaten birincisi topraksız köylülere toprak dağıtmayı amaçlayan bir kanuna muhalefetle iktidara yürümüş, ikincinin “halkçılığı” da bir “zekat” anlayışını aşamamıştı. Bu nedenle her iki lider de bir süre sonra çıplak gerçeklerle karşılaştılar. 1954’te oy rekoru kıran Menderes, daha ertesi yıl kendi içinden büyük bir direnişle karşılaşıyor ve üç yıl sonra da oyları seçmenlerin yarıdan azına düşüyordu.

Oysa Menderes 29 Kasım 1955’teki direnişi doğru okuyabilseydi siyasal rejimimiz çok farklı bir yönde gelişebilirdi. Ama yapamadı; kişisel yapısı buna engel oldu ve “ben odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm!” anlayışıyla muhalefeti ezdi ve kutuplaşmayı körükledi: Sonuç da çok hazin oldu. Böylece açılan çığırda darbeler darbeleri izliyor ve sonunda da Türk Silahlı Kuvvetleri siyasal sistemin bir parçası haline geliyordu.

İlginçtir ki Erdoğan da, Menderes gibi, iktidar olduktan beş yıl sonra büyük bir dirençle karşılaşacaktı. Oysa direniş bu kez parti içinden değil, sokaklardan geliyor ve İstanbul, İzmir ve Ankara’da sokaklara dökülen milyonlar “tehlikenin farkındayız!” diye haykırıyordu. İktidar sarsılmıştı ve bu durumda bir seçim yapmak zorundaydı. Ya geri bir adım atacak, laik cumhuriyeti tehlikede görenleri rahatlatacak, ya da sertleşecek ve otoritesini daha da artırmaya çalışacaktı.

Erdoğan ve arkadaşları bu ikinci yolu seçtiler; çünkü darbeler döneminin kapandığına, halkın artık “ara rejim” istemediğine ve hiçbir darbe girişiminin de sokak mitingleriyle, sloganlarla başlamayacağına inanıyorlardı. Böylece özünde laik ve demokratik olan bir direnişi, kendi değerlerini paylaşmayan, fakat gösteri yapan milyonları da “postalcı” diye karalayan bir aydın kesimini arkalarına alarak püskürttüler. Böylece giderek bir karşı-devrim niteliği kazanan bu operasyon, hesaplı ve planlı bir şekilde, birkaç aşamada gerçekleşme sürecine girdi.
Erdoğan, adeta Mustafa Kemal Paşa’nın devrimci stratejisini taklit eder gibiydi; ama onu tamamen ters yönde uyguluyordu. Nasıl Atatürk devrimci girişimi “safhalara ayırmış” ve hedefe “kademe kademe” ilerlemişse, Erdoğan ve yakınları da karşı-devrimi safhalara ayırıyor ve her safhada başka bir grubun desteğiyle hedefe ulaşmaya çalışıyordu. Böylece çeşitli “açılımcı” kesimler (“ileri demokrat”lar, Kürt açılımcıları, Gülenciler ve geniş bir çıkarcı grubu) “kademe kademe” bu harekete yardımcı oldular. 2010 Anayasa referandumu bu koşullarda oylandı; TSK, sahte belgeler ve toplu davalarla bu ortamda budandı ve bir genelkurmay başkanı da yine bu ruh hali içinde “terörist” suçlamasıyla tutuklandı.

Ne var ki gerçekler de birer birer ortaya çıkıyor ve eski destekçiler “kandırıldık” diyerek sırayla gemiyi terke başlıyordu. Ve sonunda da iyice kutuplaşmış, devlet ve siyaset anlayışı birbirine zıt iki kampa bölünmüş bir Türkiye resmi ortaya çıktı. Oysa bu arada iktidara tepkiler de sertleşiyor ve Erdoğan’ın manevra marjları daralıyordu.

2013 yılı, bu koşullarda bir dönüm noktası oldu.
27 Mayıs’ta İstanbul’da başlayan Gezi direnişi, dalga dalga tüm ülkeye yayılmış, milyonlarca insan hak ve hukuk özlemiyle sokaklara dökülmüştü. Aslında bu iktidar partisi için de bir toparlanma ve demokratik uzlaşma vesilesi olabilirdi. Oysa olmadı; nefret duyguları ağır bastı ve demokrasi tarihimizin bu parlak sayfası biber gazlarıyla, coplarla, tomalarla bastırıldı.
Yine de huzur tesis edilememişti. Yıl sonuna doğru, bu kez de parti içi bir kavga iktidarı temellerinden sarsıyordu. Gülenciler harekete geçmiş ve emniyet ve yargıya -bambaşka amaçlarla- yerleştirilmiş adamları vasıtasıyla, okullarına el koymak isteyen iktidara ciddi bir ihtarda bulunmuştu. Bazı bakan evlerinde milyonlarca dolar gizlenmişti; ortada son derece kuşkulu bir durum vardı; buna rağmen olay bir “darbe girişimi” ve paralar da “delil” sayıldı ve dosya kapatıldı. Oysa soruşturmalar devam ederken başbakan olan A. Davutoğlu bile “fezleke”yi ciddiye almış ve ilgili bakanlara Yüce Divan’a giderek aklanmalarını önermişti. İşte AKP 2015 seçimlerine bu koşullarda, kolu kanadı kırık olarak girdi ve.. kaybetti!

7 Haziran 2015 seçimlerinde -hala “girdiği her seçimi kazanan” denilen- AKP, aslında oyların % 40,8’i ile 258 milletvekili çıkararak Meclis çoğunluğunu ve iktidarı kaybetmişti. Bu durumda muhalefeti teşkil eden CHP, MHP ve HDP geçici bir koalisyon kurarak anayasal sistemi işler hale getirebilir ve demokratik koşullarda yeni bir seçime gidilebilirdi. Oysa olmadı; MHP’nin, Meclis’e kendisi kadar vekil yollamış olan HDP’ye olan nefreti buna engeldi. Böylece koalisyon kurulamadı; işler sürüncemede kaldı; iktisadi hayat felce uğradı ve sonunda da -AKP’ye çok uygun koşullarda- yeni bir seçime gidildi. Beş ay sonra yapılan seçimlerde AKP iktidarı Meclis’te rahat bir çoğunluk sağlıyor, fakat -kaderin cilvesi- HDP de, bu kez MHP’den de fazla vekillik kazanıyordu.

1 Kasım 2015 seçimleri AKP iktidarını rahatlatmış, fakat ülkeye huzur gelmemişti. Aksine, bürokraside bazı kilit noktaları ele geçirmiş Gülencilerin gücü kırılamamış, partiyle beraber devleti de sarsacak hale gelmişti. Üstelik “ılımlı ve uyumlu” İslam anlayışlarıyla ABD ve CİA’nın desteği de arkalarındaydı. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi bu gelişmelerin sonucu oldu.

2016 darbe girişimi, darbeler tarihimizde, alışılmış şemalara uymuyor ve gizemini de hala bir ölçüde koruyor. Aslında böylesine kanlı bir girişimin zamanında haber alınarak önlenememesi, iktidar için de büyük başarısızlık olduğu halde, ülkede FETÖ hakkında bir konsensus oluştu ve bir gün öncesine kadar ülkede şeriatçılığından korkulan kuruluş, bir anda din ve devlet düşmanı, CİA’nın oyuncağı bir terör örgütü sayılmaya başladı. Oysa bütün veriler gösteriyor ki, köşeye sıkışan Gülenciler korkuyla Kemalistlere sığınmaya çalışmış, bu yönde bir de laik ve Atatürkçü bildiri hazırlamışlardı. Niyetleri başlarına da Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı geçirmekti. Böylece, Akar’ın kuvvet komutanlarını da yanına almasıyla, ortaya “Silahlı Kuvvetler Birliği” kontrolünde klasik bir şema çıkacak, darbe de başarıya ulaşacaktı. Kaldı ki bu olasılık karşısında CNN-Türk bile, Erdoğan’la teması sağlamadan önce, darbecilerin bildirilerini yayınlamayı ihtiyata uygun görmüştü. Kısaca 15 Temmuz darbesini, Erdoğan’ın çağrısıyla sokaklara dökülen halktan ziyade, Hulusi Akar ve ordunun üst kademeleri önledi. Nitekim darbeden iki yıl sonra bile, Hürriyet’de (21 Aralık 2018), Ahmet Hakan, “(Hulusi Akar) ‘gel, başımıza geç’ teklifine ‘Evet’ diyebilirdi. Alçak darbe girişimine öncülük edebilirdi. 27 Mayıs’ın Cemal Gürsel’i gibi ülkenin bir numaralı muktediri olabilirdi” diye yazabiliyordu.

Darbe önlenmişti; çok da iyi olmuştu; fakat ülkeye ne huzur ne de adalet gelmişti. OHAL koşullarında toplu davalar ve tutuklamalar “ara rejimleri” anımsatan bir hızla devam ediyor ve iktidarla CHP “Fetöcülük” suçlamalarında birbiriyle yarışıyordu. 16 Nisan 2017’de Başkanlık Anayasası bu koşullarda oylandı ve Türkiye, demokrasi tarihinin en köklü değişikliğini küçük bir çoğunlukla (% 51,4) ile yaptı. Bir yıl sonra yapılan seçimlerde de Erdoğan yine küçük bir çoğunlukla başkan seçiliyor, fakat partisi, büyük bir oy kaybıyla yine Meclis çoğunluğunu kaybediyordu.

Ne var ki AKP’nin artık korkusu yoktu; MHP yine arkalarındaydı. Ama şu vardı: Ülkücülerin amacı, herhalde geçmişte en ağır suçlamaları yaptıkları bir partiye “kuyruk olmak” olamazdı. Buna karşılık onu “rehin” alabilecek güçte de değillerdi ve bu durumda “hayati” gördükleri bazı noktalarda işbirliğiyle yetindiler. Kaldı ki, her fırsatta “anti-emperyalizm” deseler de, AKP’nin, dışarda uluslararası sermayeye, içerde de karmaşık bir esnaf-KOBİ-müteahhit koalisyonuna dayanan iktisat politikasına itirazları yoktu. İşte “Cumhur İttifakı” bu koşullarda doğdu.
Aslında hedefine “kademe kademe” ilerleyen Erdoğan, tüm müttefiklerini silkeleyip, kendine düşman ettikten sonra, son kertede Ülkücülere sarılmış, fakat biraz da onların esiri olmuştu. Artık Türkiye’yi tek başına Erdoğan değil, garip ve adı konmamış bir koalisyon yönetiyordu. Üstelik uluslararası planda Türkçü-İslamcı girişimler için elverişli bir konjonktür de vardı.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra uluslararası planda ortaya 19. yüzyılı anımsatan bir tablo çıkmıştı. İki kutuplu dünyanın yerini, 19. yüzyılın “Düvel-i Muazzama”sını andıran “beş büyükler” almış ve NATO da “komünizm tehlikesi” ortadan kalktığı için gevşek ve hedefi belirsiz bir örgüt haline gelmişti. Erdoğan, Ülkücüleri de büyüleyen “Dünya ‘Beş’ten büyüktür!” sloganını bu koşullarda geliştirdi. Ve bununla da kalmadı, tüm ittifak bağlarından azade bir dış politika izlemeye başladı. Bu bağlamda en büyük şansı da Putin’le Trump arasındaki tatlı-sert rekabet ilişkisi oldu. Böylece, içerde kahramanlık destanlarına konu teşkil eden “Fırat Kalkanı”, “Zeytin Dalı” ve Libya operasyonları hep bunlardan biri ya da ötekinin yeşil ışığıyla gerçekleştirildi ve “dur!” denilen yerde de duruldu.

Ne var ki Türkiye’nin olanakları bu aktivizmi besleyemiyor, hak ve hukuk tanımayan uygulamalar da rejim krizini daha ileri bir noktaya taşıyordu. Bu koşullarda yargı bağımsızlığı “Aşilin topuğu” haline geldi.

Aslında Parlamenter rejimlerde mecliste çoğunluk elde eden iktidar partileri, yürütme erkinin yanı sıra, yasama erkini de kontrol altına alabilirler. Ne var ki “yargı bağımsızlığı” demokrasilerin “olmazsa olmazı”dır ve onun yokluğunda tüm özgürlükler de yok olur. Oysa bu son dönemde artık yeni anayasa da yeterli görülmüyor, yargı bağımsızlığı fütursuzlukla ayaklar altına alınıyordu. Bir sanık (Osman Kavala) hakkında mahkemenin verdiği beraat kararının, Devlet Başkanı tarafından “bir manevra” sayılarak, ilgilinin alelacele yeniden tutuklanması açık bir anayasa ihlali ve tam bir hukuk skandalıydı.

Bütün bu uygulamalar yurt dışında da yakından izlendi ve sonunda da Türkiye’yi -kendileri de itibarsız birkaç ülke dışında- dostu ve itibarı olmayan, bir ülke bir haline getirdi. Üstelik 2008 krizini aşmak için batılı merkez bankalarının yarattığı yapay para bolluğuyla bugünlere gelen ülkelerde artık bu yollar da tıkanmaya başladı. Ayrıca hesapta olmayan bir pandemi darbesiyle, kırılgan ekonomiler daha da kırılgan hale geldi. İç politikada ise, AKP’nin birlikte yeni hamleler deneyebileceği potansiyel dostlar artık kalmadı ve durum acı çıplaklığıyla anketlere yansımaya başladı. 1 Kasım 2015 seçimlerinde, oyların % 61’4’ünü alan AKP-MHP ittifakı 24 Haziran 2018 seçimlerinde % 53,7 ile yetinmiş, son anketlere göre de % 50’nin hayli altına inmişti. Devlet Bey’in daha dün “FETÖ’cü” diye karaladığı Akşener’e bugün “evine dön!” çağrıları da, herhalde barajın altında görünen bir hareketin çaresizliğinden kaynaklanıyordu. Kısaca Cumhur İttifakı gidici; tünelin ucu göründü ve Beştepe’nin belki son umut olarak yaktığı Ayasofya kandili de bekleneni vermedi. Yine de ortam her türlü provokasyona elverişli ve bu geçiş döneminde aydınlatma ve öncülük yapma görevi de tüm sorumluluğuyla devrimci demokratlara düşüyor!

BirGün, 9 Ağustos 2020 Pazar

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları