“Uyumsuzluğa teslim oldum, rahatladım”


“Arkamızı döndüğümüz insanlık, aslında kendi derinliğimizde bulduğumuz insanlıktır.”
Henri Bergson-Ahlakın ve Dinin İki Kaynağı

Konuşmak kolay da sessizleşmek zor…
O sessizliği paylaşmak daha da zor…
Dün gece rüyamda karıncaların saldırısına uğradım, tüm vücudumu kaplamışlardı.
Buna rağmen sessizliğimi bozmadılar.
Hatta bir an sessizliğime katıldıklarını dahi hissettim.
Rüyam gerçek olsa bu soğukkanlılığı gösterebilir miydim? Sanmam…
İnsan sağı, solu, önü, arkası her şeyiyle çelişiyor.
İçgüdülerine güvenerek yaşayan karıncalara benzesem diyorum bazen…
Mesela, “vicdanım yapma, zaafım yap” diyor çoğunlukla.
Karıncaların var mı böyle dertleri…
Birden güçlü bir rüzgâr, üzerimdeki karınca sürüsünü savuruyor boşluğa…
Vicdanım giriyor devreye, karıncalara merhamet dilerken, zaafım, “kaç git buradan yeni düşlere” diyor…
Kaçıyorum…
Vicdanımsa ara ara peşimi yokluyor.

Her zaman olduğu gibi gene unutuyorum tüm olan biteni.
Kendimi dinlemek yerine, kendimden uzaklaşarak nefes almaya çalışıyorum.
İnsan unutandır neticede.

Anlaşıldığım yerde varolmak istiyorum.
O azınlığa ulaşmak hayatımın en büyük çabası sanırım.
Büyük bir simülasyondaki yerimi düşündüğümde, yarattığım gerçek üstü hikâyelerin varlığına inanmak ve teslim olmak istiyorum.

İnsan insandan ümidi kestiğinde yaşamını devam ettirecek yollar arıyor kendisine.
Teslimiyet büyük bir güç ama bir o kadar da zor…
Sürekli kontrol ederek sürdürdüğümüz bir hayatın esiri olmuşuz.
Geleceği kontrol altına almaya çalışmak ve o gelecekle henüz karşılaşmamışken ölüme karışıyor olmak ne acayip!
Hayatın en temel gerçeği ölümdür.

Tüm bu mevzular zihnimde savaşırken, gene başka bir rüyada başka bir istilaya maruz kalıyorum. Bu seferki daha gerçek.
Birtakım vegan ve hayvanseverlerin bir din yaratmış olduklarından nasıl da habersiz, benimsedikleri her şeyi dikte ettirmeye çalıştıklarına tanık oluyorum.
Sadece izliyorum.
Bir balığın derdinin bu olmadığını düşünüyorum mesela. Balığın oltaya takıldığı bir dünyada, ne ipte ne son nefesler verdi şu  insan.
Hayvanları sevdiğini, ancak sokak hayvanlarından herhangi bir saldırı olabileceği sebebiyle ürktüğünü, (özellikle köpeklerden) başka bir çözüm yolu bulunması gerektiğini söyleyen kadını, aşağıladıklarının, hatta sözleriyle taciz ettiklerinin, takındıkları tavrın bir din yaratma ve yayma çabası olduğundan habersizler.
Yaklaşımlarının toleranssız olduğunun farkında bile değiller…
Bugün kronik hayvansever olan, bir bakıyorsun insan sevgisinden tamamen uzak, hatta nefreti hat safhada.
Kedisinin yediği tavşan etini yok sayıp kedisini savunuyor.
Tavşanın hakkı güme gitti bu arada.
Böyle zamanlarda her tür sevgiden şüphe duyuyorum.

Esneklik azaldıkça katılık artar.
Yavaş yavaş o tarikatın  kurallarıyla yaşamaya başlarsın.
Karşı bir görüş  seni bir anda yok eder.
Varlığın, uyumuna bağlı kalır.
Bir uyumsuzun varlığı nereye aittir?
İnsan partiküller hâlde var olmaya çabalarken bazen çarpışıveriyor.
Bu çarpışmada ya muhteşem bir ruh doygunluğu ya da felâket bir ötekileşme yaşanıyor.

Çoğunlukla bu ötekileşme, “gel tarikatımıza  dahil ol, sana hayatı öğretelim, vaaz verelim, yolumuz hayatın tek yolu” sloganıyla “çoğalmaya çalışalım” mesajı veriyor.
Çoğalmak bir başarı mıdır, güç müdür, mutluluk mudur?
Mutlu olduğumuz anlar hangileridir?

Kimimiz sıkışıp kalıyoruz birçok şeyin arasında.
Kendi hâlinde yaşayıp, bulduğu tatların peşinden gitmek isteyeni de dışlıyoruz.
Uyum; nerede olursan ol, seni bulup sıkıştırmaya çalışıyor.
Bu bazen bir eş, bazen bir sevgili, bazen koca bir bilge, bazen bir hayvan, bazen bir aile oluyor.

Bir süre sonra uyumlu mu, uyumsuz mu olduğunu düşünmeye fırsat dahi kalmadan, otomatik bir rutinin eşliğinde yaşıyor insan.
Hiç çabasız, en kolay ve en pragmatik ilişkileri kollayarak…

W.H. Auden’in dediği gibi,
“… çünkü ego bir hayaldir
Ta ki bir komşumuzun ihtiyacı onu var edinceye dek”

Arzu BURSA
Latest posts by Arzu BURSA (see all)