Türkiye’nin AB serüveni 

Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşme hayali 200 yıllık bir süreci kapsıyor. İlk adımlar Tanzimat’la atıldı. Sonraki süreç hep bir Doğu-Batı sorunsalı halinde sürdü. Birinci Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Almanya’nın yanında girerek yeni paylaşımdan pay almaya çalışan Osmanlı İmparatorluğu, diğer İtilaf Devletleri gibi savaştan yenilgiyle çıktı. Bu yenilgi aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırladı. Cumhuriyet döneminde batılılaşma/çağdaşlaşma adıyla başlatılan Avrupalılaşma çabaları, kılık kıyafetten alfabeye, kültürden ulus devlet formlarına kadar Kemalist modernleşmeciliğin Batı standartlarına göre oluştu.

İkinci Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra yenidünya koşullarının yarattığı iki kutuplu dünyada Türkiye tereddütsüz bir şekilde Batı Bloğu’nda yerini aldı. 1949 yılında Cumhurbaşkanı İnönü’nün Avrupa Konseyi’ne üyelik başvurusu kabul edildi. 1950’de Türkiye, Kore Savaşı’na katıldıktan sonra 1952 yılında NATO üyesi oldu. Bundan sonra kendini Avrupa’nın bir parçası olarak görmeye başlayan Türkiye, Batı Bloğu’nun kurduğu hemen her örgüte girmek için çaba gösterdi.

31 Temmuz 1959’de o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) üyeliği için başvuru yapan Türkiye’nin 1963’de imzalanan Ankara Antlaşması ile AET’e üyelik serüveni başladı. 1970 yılında AET organ ve imkanlarına kademeli katılımı öngören Gümrük Birliği, Serbest Dolaşım ve tam üyeliği içeren Katma Protokol imzalandı. 1978’de Ecevit hükümeti, yaşanılan ekonomik kriz nedeniyle Katma Protokol’ün işleyişini durdurdu. Ocak-1980’de Katma Protokol’e yeniden işlerlik kazandıran Demirel Azınlık Hükümeti, aynı yılın sonbaharında tam üyelik için başvuru yapacağını açıkladı. Ancak 12 Eylül Askeri Darbesi’nden hemen sonra AET Türkiye ile ilişkilerini dondurduğu için bu karar uygulanamadı.

16 Eylül 1986’da artık Avrupa Birliği adını almış olan bu emperyalist blokla ilişkiler yeniden başladı. 4 Nisan 1987’de Özal Hükümeti döneminde tam üyelik için başvuru yapıldı. Bu başvuruya 1989 yılında “AB üyeliğine ehilsiniz, ama henüz hazır değilsiniz” yanıtı verildi. 6 Mart 1995’de CHP-DYP Koalisyon Hükümeti döneminde Gümrük Birliği Antlaşması yapıldı. Bu anlaşma Türkiye’nin AB serüveninde yeni bir aşama yarattı.

12-13 Aralık 1997 tarihinde Lüksemburg’da Türkiye’nin tam üyelik başvurusu yeniden görüşüldü ve bu zirvede Türkiye için “Tam üyeliğe hazırlama stratejisi uygulama” kararı alındı. Lüksemburg Zirvesi öncesi tam üyelik talebi MGK’da görüşülerek “AB’ye tam üyelik hedefinin korunması” kararı alınarak sorun bir devlet politikası haline getirildi. Ancak Lüksemburg kararı kamuoyunu ve hükümeti hüsrana uğrattı. Hükümet şiddetli tepki göstererek AB ile siyasi ilişkilerini kesme kararı aldı.

23-25 Nisan-1999’da Washington NATO Zirvesi’nde konuyu gündeme getiren Türkiye, NATO’nun ve aynı zamanda AB’nin etkili üyeleri Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya’nın desteğini aldı.  ABD’nin de desteğiyle bu toplantıda başlayan olumlu hava Helsinki’ye taşındı. 11-12 Aralık 1999’da Helsinki’de Türkiye, 36 yıllık AB’ye üyelik maratonunun son ayağına geldi. Bu kez,  Türkiye 12 aday üye ile eşit koşullarda adaylığa kabul edildi. Bu karar ile AB kapıları hemen açılmadı, fakat tam üyelik için gerekli şartların yerine getirilmesi için yeni bir süreç başlatıldı.

Avrupalılar tarafından açıktan telaffuz edilmese de, AB ülkelerini düşündüren dört temel olgu  önem kazanıyordu. Bunlardan biri, Türkiye’nin AB’ye girecek tek İslam ülkesi olması nedeniyle var olan tarihsel ve kültürel önyargıların aşılmasıydı.  İkincisi, Türkiye’nin AB’ye girmek için öngörülen demokratikleşme ve liberalleşme adımlarını atmamak için gösterdiği ulusal refleks ve oyalama taktiğiydi. Üçüncüsü, Türkiye’nin taşıdığı nüfus potansiyeli bakımından AB organlarında Almanya ile eşit bir konumda temsil edilmesinin yaratacağı politik avantajlardı. Dördüncüsü, serbest dolaşımdan kaynaklanan bir Türk göçünün AB ülkelerinde yaratabileceği çok yönlü sorunlardı.

Bu yeni süreçte Türkiye kendisinden istenilen taleplere karşı daima direnme ve kendi şartlarını kabul ettirme çabasıyla davrandı. Başka bir deyişle ABD’nin stratejik desteğinin, NATO üyesi olmasının ve bölgedeki kendi stratejik konumunun bilinciyle ulusal reflekslerini korumaya çalıştı. Türkiye’nin Helsinki belgesini kabul edip etmemekte tereddüt etmesi bu refleksinden kaynaklanıyordu. 1997 yılında Lüksemburg’da Türkiye’nin önüne konulan şartlar pek değişmemesine karşın değişen bir şey vardı.  25 Nisan 1999 tarihli NATO’nun yeni Konsepti’ne de yansıdığı gibi bu kısa süre içerisinde Türkiye’nin bölgedeki stratejik önemi artmıştı. Bu nedenle AB, Türkiye’nin aday üyeliğini kabul etti.

Ancak aradan 20 yıl gibi uzun bir zaman içerisinde AB’ye üye ülkelerin sayısı 28’i bulurken, Türkiye hala AB üyeliğinin koşullarını yerine getirmediği için AB kapısında beklemeyi sürdürüyor. Türkiye’yi kapı aralığında bekletmek de AB’nin ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel düzeyde bölgesel çıkarlarına uygun bir durum oluşturuyor.

 

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları