Rus Gerçekçi Edebiyatının Ekim Devrimine Giden Sürece Etkileri ve Katkıları

.

Beyinleri perdahlıyorsak eğer dilimizin eğesiyle…
Kim daha üstün, şair mi? yoksa insanlara
Pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek de bir motordur çünkü ve ruh, onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler. Vücut ve ruh emekçileriyiz aynı kavganın içinde
Ve ancak ortak emeğimizle bezeriz evreni
marşlarımızı gümbürdeterek
Haydi!
laf fırtınalarından ayıralım kendimizi bir dalgakıranla.
İş başına!1

Hiç kuşkusuz ki K. Marx’ın ünlü 11. Tez’de de belirttiği gibi, şimdiye kadar ister filozoflar olsun ister bilim inanları olsun isterse de sanatçılar olsun; hep dünyayı ve gerçekliği anlamaya, kavramaya, aktarmaya ve anlatmaya çalıştılar. Oysaki belki de esas mesele aslında onu anlamanın yanısıra onu değiştirmek veya değiştirmeye çalışmaktır da. Bu açıdan bakıldığında da, sanat, bilhassa da edebiyatın politika üzerindeki etkisi göz ardı edilemez. Dünyanın her yerinde, edebiyat, bir yandan baskıya, zulme, tahakküme karşı direnme halini yazıya dökerek yüksek sesli olarak dile getiriyorken, diğer yandan ise bu direnme halinin ilham kaynağını, çıkış noktasını oluşturabilmektedir de. Bu bağlam dâhilinde de, muhalif/devrimci bir niteliğe sahip edebi eserlerin ilk ortaya çıktığı başlıca coğrafyalardan biri de Rus coğrafyasıdır. Bu topraklarda, Ekim Devrimi’ne giden yolda katedilen her merhalede edebiyatın genel siyasi atmosfere çok önemli etkileri ve katkıları olmuştur. Bu çalışmada da amaçlanan Rus gerçekçi edebiyatının devrime giden süreçteki etki ve katkılarını, belli başlı Rus gerçekçi yazarları kah eserlerini, kah başkahramanlarını, kah önemli siyasi figürlerle olan (karşılıklı) etkileşimlerini, kah içinde oldukları siyasal atmosferi ele alarak, ortaya koymaktır.

İlk olarak, belki de Rus gerçekçi edebiyatına dair irdelemelere geçmeden önce, Rus gerçekçi edebiyatın beslendiği topraklara dair sosyo-kültürel/sosyo-ekonomik bir tetkikte bulunmak gerekmektedir. Çünkü ekonomik ve toplumsal yapıyı geleneksel olarak önemli bir yeri olan bu sosyo-ekonomik yapının aynı zamanda Rus siyasal kültürüne de etki ettiği belirtilmesi gereken bir olgu olarak köy/kır komünlerinden bahsedilmelidir. Rus coğrafyasında köy/kırsalda yüzyıllardır varolan mir2, komünal, dayanışmayı ve imeceyi hem çalışma sırasında hem de gündelik hayatta mevcut olan ilişkiler ağının ana hattını oluşturmakta idi. Mir sisteminde göre, köyün arazisi, eğer ki bir Kulak’a ait değilse, köy komününü oluşturan cemaate dâhil olan herkese aitti. Arazi üzerinde ne kimsenin şahsi mülkü, ne bireysel bir biçimde söz söyleme hakkı, ne de özel bir payı ya da hissesi vardı. Arazi gibi kararlar ve haklar da müşterek idi. Bu geleneksel sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapılanma üzerine kurulmuş olan Rus toplumun, kaçınılmaz olarak, bu ilkeyi yine çok benzer bir sistemi savunan modern dönem fikirleri ile bağdaştırması da daha kolay oluyordu. Bu nedenle de, Rus toplumunun kültürel yapılanmasını temelde oluşturan pastoral yaşama ve geleneksel köy/kırsala ait nitelikler, -ister romantik olsun ister gerçekçi olsun- Rus edebiyatı için belirleyici bir rol oynamıştır. Ortaya çıkan köylü ayaklanmaları, halk ayaklanmaları, eşitlikçilik amaçlı isyan kültürü, çara karşı gelmek, Hristiyanlığın Ortodoks Kilisesi’nin genel şatafatından farklı olarak daha eşitlikçi ve daha yoksuldan yana olarak yorumlamak gibi toplumsal olguların var olduğu bir coğrafyadır da Rusya. Feodalizme ve toprak sahibi Kulaklara (Кулаки) karşı verilen mücadelenin yanısıra, dayanışmacı bir toplumsal örgütlenme halinin Rus toplumunun geleneksel yapısını oluşturuyor olması, ilerleyen yıllarda kendini edebiyat başta olmak üzere birçok alanda kendini belirgin bir gösterecektir. Özellikle de, 18. ve 19. yüzyılda ortaya çıkan siyasal pratiklerin sonuçları Rus gerçekçi edebiyatı içinde kendini kayda değer bir biçimde göstermeye başlayacaktır.

İkinci olarak da, hem Rus edebiyatını hem de Rus siyasal kültürünü ciddi bir biçimde etkileyen başka bir faktör ise de Batıcılık (Западничество) ve Slavcılık (Славянофильство) arasındaki kamplaşmalar/gruplaşmalar ve tartışmalardır. Bu iki akım arasındaki fikri ve siyasal tartışmalar, çatışmalar elbette ki edebiyata da yansımıştır. Bu duruma verilebilecek en iyi örnek ise, Slavcı tarafta yer alan Fyodor Mihayloviç Dostoyevskiy (1821-1881) idir. Ayrıca, özellikle Slavcı yazarların eserlerindeki Pan-Slavist ve Ortodoks Hristiyanlığa dair vurguların etkisiyle artan mistisizm/gizemcilik de Rus gerçekçi edebiyatta da kendini gösterirken, Batıcı yazarların eserlerinde ise Avrupa’daki siyasal, ekonomik, toplumsal, bilimsel/teknik ve kültürel gelişmelere duyulan sempatinin yansımalarının olduğunu da belirtmek gerekir. Ne olursa olsun, bu iki akımın da Rus halk kültürüne ve köy/kır komünü üzerinden yarattığı dayanışmacı hatta aynı önemi verdiğini de belirtmek gerekir. Her iki akıma dâhil yazarların eserlerinde de, halkçı öğeleri ve Rus kültürüne ait motifleri görmek mümkündür: Kimi zaman bir halk isyanı anlatısının, kimi zaman bir köy komününü oluşturan cemaatin gündelik yaşamından kesitlerin, kimi zamanda kente gelip de kökünden kopanların yaşadıkları buhranlarının ya da kentte devrimci mücadele içinde o dayanışmacı ruhu yeniden bulup de geleneksel ile moderni bir araya getirenlerin şevkinin anlatıldığını görmek rahatlıkla mümkündür.

Bunun yanında, 18. yüzyıldan itibaren siyasal ve ekonomik alanda hayata geçirilmeye başlanan modernleşme çalışmaları neticesinde geleneksel Rus despotik ve patriarkal devlet anlayışının -bir nebze de olsa- gevşemeye başlamasıyla siyasal ve toplumsal muhalefet mücadeleleri de kendilerine alan açma imkânı bulabilirler. Bu da ilk olarak kendini edebiyatta gösterir. Zaten Rus coğrafyasında zaman zaman da vuku bulmuş olan irili ufaklı halk/köylü ayaklanmalarının kaynaklık ettiği destansı direniş anlatıları ile ruhunu köy/kır komünündeki dayanışma hattından alan zeminin üzerine inşa edilen eserler çok kısa bir süre içinde büyük bir ilgi ile karşılaşır. Rus kültüründe var olan bu dayanışmacı, eşitlikçi ve muhalif hat sayesinde kitleler devrimci düşünceye ve Rus gerçekçi edebiyatına karşı ilgisiz kalamazlar.

Bu minvalde de, belki de, Rus edebiyatına -dolaylı da olsa- ilk devrimci tohumları saçan isim de Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (1799-1837) olmuştur. 1825 yılında vuku bulan Dekabrist ayaklanma (Восстание декабристов) sonrası ortaya çıkan Dekabrist hareketten ve bu hareket içindeki şair, yazar ve aydınlardan etkilenen Puşkin -ister istemez- bu etkiyi eserlerine de yansıtmıştır.3 Çünkü Dekabrist’ler Rusya’da özgürlük/hürriyet temelli ve Çarlık rejiminin baskıcı yönetimine karşı yürütülen politik mücadelenin de ilk ateşleyicileri olmuşlardır. Ve Puşkin de bu atmosferden ister istemez etkilenmiş ve böylece Rus gerçekçi edebiyatın ilk nüveleri Puşkin’de ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu mücadele, sonrasında yöneleceği/hitap edeceği halktan kesimlerin aksine, dvoryan sisteminin içinden gelen soylu ailelerden entelektüellerin ellerinde inşa edilmiştir. Hürriyet mücadelesinin başlamasıyla beraber aynı zamanda, siyasi faaliyetleri takip eden istihbarat teşkilatı ve Sibirya’ya kürek mahkûmiyeti ile ceza çekmeye gönderme gibi uygulamalar da hayata geçirilmeye başlanmıştır. I. Nikolay (1796-1855), çarlığı boyunca polis, jandarma, yasaklar, baskılar, cezalar ve çok sıkı tedbirlerin üzerine kurulu otoriter, sert bir rejim kurmuştur. Bu durumun ülke içindeki zemini Dekabrist ayaklanma ve onun getirdiği Rus entelijansiyasının yürüttüğü hürriyet mücadelesi iken; ülke dışındaki zemini ise, başta 1830 ve 1848 devrimleri ile Avrupa’da vuku bulan ihtilaller ile devrimci mücadelenin yükselişe geçmeye başlaması idi. Napolyon Bonaparte dönemindeki savaşlar nedeniyle bir süre Avrupa’da kalan Rus Ordusu’nda görev yapan dvoryan sisteminden aristokrat subayların ya da Avrupa’da eğitim, öğrenim, tahsil ve tecrübeler edinmiş olan Rus aydınlarının aracılığıyla Rus coğrafyasına ulaşan Batı’daki fikri gelişmeler kısa süre içinde Rus fikir dünyasını ciddi bir biçimde etkiler ve dönüştürür. Yine belirtmekte fayda var ki her ne kadar bu fikri dönüşümler ve onların yarattığı politik mücadeleler, ilk başlarda toplumun daha soylu kesimleri arasında yer bulmuş ve yaygınlaşmış olsa da, bu atmosfer içinde eserlerini veren yazarların yazdıklarına da yansıyan bu fikri tartışmalar ve bu devrimci ruh ivedi bir biçimde edebi eserler vasıtasıyla toplumun geniş bir kesimine de ulaşabilmiştir. Bu durumun belki de en iyi örneklerinden biri olarak da, hala sevilerek ve yoğunlukla okunan, Puşkin’i ve eserlerini saymak mümkündür. Rus eleştirmen İvan Vasilyeviç Kireyevskiy’e (1806-1856) göre; “Puşkin, yaratıcısı olduğu yeni bir dünyaya götürüp bırakmaz bizi; gerçekçidir. […] Bizim olan dünyayı, içinde yaşadığımız dünyayı bize göstermesini bilir.”4

Puşkin’in çağdaşları sayılabilecek iki isim olan Mihail Yuryeviç Lermontov’un (18141841) ve Nikolay Vasilyeviç Gogol’un (1809-1852) -bilinçli bir tercih olmasa da- eserlerine sirayet eden devrimci ve halkçı mahiyetin mevcudiyeti, sonrasında devrimci Rus eleştirmen Vissarion Grigoryeviç Belinskiy’nin (1811-1848) verdiği eserlere kaynaklık etmiştir. Her ne kadar, ünlü eseri Ölü Canlar’da ortaya koyduğu Çarlık’a yönelik eleştirilerini sonrasında yadsıyan ve bunun bilerek ve isteyerek yapılmış bir şey olmadığını dile getiren Gogol’u Belinskiy sert bir dille eleştirmiştir. Oysaki Belinskiy, Gogol’un ünlü eserini Rus gerçekçi edebiyatının şaheserlerinden biri olarak kabul etmiştir. Çarlık Rusya’sının önemli bir siyasal ve toplumsal eleştirisi olarak da yorumlamıştır. Fakat Gogol ise, niyetinin hiç bu olmadığı belirtip de, bir de üstüne üstlük hayatının son demlerinde Çar’ı ve Çarlığı öven bir eser kaleme almaya girişmiştir, her ne kadar ömrü buna yetmese de. Bunun üzerine de, Gogol’a yazdığı bir mektupta, Belinskiy, “bütün içtenliği ve coşkusuyla, Gogol’un halkın davasına ihanet ederek Çar’ın tarafına geçmeye kalkışmasını kınar.”5 Hâlbuki, Gogol, insanların gülüp eğleneceği bir eser yazmak için kalem almıştır bu eserini. Ve hiç de Çar’ı ya da Çarlık’ı, sistemi, devleti eleştirmek gibi bir niyeti ya da arzusu da yoktur.

Belinskiy ise, aynı zamanda hem Rus gerçekçi edebiyatının hem de Rus devrimci mücadelenin önemli kilometre taşlarından biridir. Bir taraftan, Puşkin ve diğer çağdaşlarından farklı olarak, Rus gerçekçi edebiyatını belli bir sisteme oturtan ve eleştirel de bir yön kazanmasını sağlayan isimdir. Diğer taraftan da, gelecekteki diğer önemli Rus gerçekçi edebiyatçılar da Belinskiy’nin oluşturduğu patika üzerinden ilerleyerek Ekim Devrimi’ne giden yolu gereken taşlarla döşemişlerdir. “Belinskiy, edebi faaliyetine romantik ve estetik bir faaliyet olarak başlamış, fakat 1840’dan sonra, edebiyatta sosyal problemlerin önemine ehemmiyet vermiş ve edebi eserlerde her şeyden önce sosyal problemlerin yer alması gerektiği üzerinde ısrarla durmuştur.”6

Nikolay Gavriloviç Çernişevskiy (1828-1889) ise, aşırı ölçüde bilimsel öğeleri ve bilimsel kuramı Ne Yapmalı? eserinde kullanmaya çalışması, eserin akıcılığına bir nebze de olsa ket vurmuştur. Fakat, aynı zamanda sanatın ne veya kim için olacağına dair halen de devam eden tartışmaya yönelik olarak cevabı nettir; tüm diğer Rus gerçekçi edebiyatçıları gibi. Tabi ki “sanat, halk içindir,” Çernişevskiy göre. “Sanat, sanat içindir” savını tümden yadsıyarak, der ki: “Zamanımızda bu düşünce zenginlik için zenginlik, bilim için bilim kadar gariptir.”7 Ve “gerçek bir sanatçı, halkının etkin bir kişisi, yurttaşlarının hocası, yüksek ideallerin savunucusudur.”8 Bu prensiplerin de, şaheseri Ne Yapmalı?’nın başkahramanlarında, hem Vera hem de Rahmetov’da, vücuda geldiği de aşikârdır. Romanını bu fikirlerin üzerine kuran Çernişevskiy’nin ve eserinin etkisi de büyük olur; hem Rusya çapında hem de dünya çapında. Bunu, ünlü Rus devrimci/anarşist Pötr Alekseyeviç Kropotkin (1842-1921) ise şu şekilde dile getirir: “Ne Turgenyev’in, ne de Tolstoy’un yapıtları insanları böylesine etkilemiştir. Bu yapıt Rus gençliği için neredeyse bir bayrak olmuştur.”9 Bahsedilen gençliğin bir ferdi de tabi ki Vladimir İlyiç (Ulyanov) Lenin (1870-1924) idir. Lenin’in üzerinde, Çernişevskiy’nin etkisi büyüktür. Öyle ki Lenin ezberinden bilir, yazarın Ne Yapmalı? eserini. Ve yine kendi yazdığı en etkili metinlerinden birine aynı başlığı verir: Ne Yapmalı? (Что делать?)

Kuşkusuz ki Dostoyevskiy, en önemli eserlerini verdiği dönemlerde, arasında olduğu Slavcı aydınların en önde gelen isimlerinden biridir. Esasında Sibirya’ya sürgüne gönderilmesinin müsebbibi olan önceki Batıcı/devrimci tavrı, sürgün yılları sırasında değişim geçirerek, tam ters bir pozisyona doğru evrilmiştir. Sibirya’da geçirdiği 10 yıl, Dostoyevskiy’de sağa doğru bir kayışa sebep olmuştur. Zamanla da daha milliyetçi, daha şovenist bir tutuma doğru savrularak Pan-Slavist bir çizgiye kaymıştır. Eserlerindeki modern toplumun ve modern bireyin geçirdiği dönüşümlerle özellikle de sol, muhalif, devrimci bir duruşa sahip olanlara karşı geliştirdiği olumsuz tavır, Batıcı’lara karşı Slavcı ve Pan-Slavist entelijansiyanın elini güçlendiren önemli bir faktör olmuştur. Velakin, yine de, Lenin’in okuduğu ve önemsediği bir yazar olduğunu da belirtmekte yarar var. Çünkü Lenin için edebi eserler sadece basitçe birer roman değil ve yazarları da basitçe birer değildir. Kültür, saat ve politika arasında organik bir ilişki görür Lenin. Ve bundan dolayı da Rus gerçekçi edebiyatını -belki de hiçbir coğrafyada olmadığı kadar ve hiçbir siyasi liderin önemsemediği kadar- önemser. Bu bağlam dâhilinde de, “Lenin’in özellikle Rus edebiyatını çok yakından tanıdığı, bağımlı olmak şöyle dursun karşıdevrimcilikle suçlanabilecek yazarları bile -eğer eserleri Dostoyevskiy örneğinde olduğu gibi ideolojik bakış açılarını aşacak kadar gerçekçi ve karmaşıksa- önemsediği anlaşılıyor.”10 Başka bir deyişle de;

“Lenin klasik Rus edebiyatını başka bir açıdan ele alıyor. Büyük yazarların ‘o amansız ve acımasız’ gerçekçiliğinde bir olaylar ve gözlemler hazinesi, her zaman diri ve canlı portreler dizisi buluyor. Edebi tipler, onca birtakım tarihsel kategorileri temsil etmektedir. Olayların rengini ve damgasını taşımakta, kendilerini oluşturan neden ve koşullara göre çeşitlenmektedirler. (…) Kültür mirasını yaratıcı bir tarzda ele alarak, edebi kişilere günümüzün rengini veriyor, bunları günümüzde birazcık değiştiriyor, toplumsal bir durum ya da toplumsal bir tabakayı nitelendirmek için, şundan bir tutumu, ötekinden bir deyimi alıyor.”11

Bunun yanısıra, aslında Batıcı bir liberal olan İvan Sergeyeviç Turgenyev (1818-1883) gibi yazarlardan da bahsetmek mümkündür. Babalar ve Oğullar ve Duman gibi eserlerinde de görüldüğü gibi liberalliği ağır basan bir yazardır hem de. Babalar ve Oğullar eserinde, devrimci karakter Bazarov’un savunduğu fikirlerin nasıl da hayatın gerçeklerine ve kendi gerçekliğine yenildiğini anlatır esasen. İnce bir eleştiri gizlidir bu eserde. Dostoyevskiy’nin Ecinniler eserinde devrimci karakter Stavrogin’u açıktan -yer yer öfke dolu bir üslupla hatta- olumsuz bir biçimde ironik ve karikatürize bir tipleme ile sunmasından çok farklı olarak; Turgenyev -belki de liberalliğinin getirdiği yakınlık nedeniyle- Bazarov’u karizmatik, akıllı ve entellektüel bir nihilist/devrimci olarak çizer fakat aslında talihsizliği yanlış yerde durup, yanlış sorulara beyhude cevaplar aramasıdır. Bu nedenle de sonuç ne olursa olsun hüsrandır ve Bazarov devrime, bilime ve rasyonaliteye duyduğu tüm inancına rağmen bir kadına âşık olur ki duyguları ile savrulan Bazarov’un inandığı tüm prensipleri, ilkeleri bir fiskede darmadağın olur.

Rus gerçekçi edebiyatın ise asıl iki mühim ismi Lev Nikolayeviç Tolstoy (1828-1910) ve Anton Pavloviç Çehov (1860-1904) idir. Hem eserlerinin sanatsal niteliği hem de gerçekçiliğin ulaştığı mertebe bakımından bu iki yazar Rus edebiyatı tarihi kadar Rus politik hayatına da onulmaz katkıları olmuş iki isimdir aynı zamanda. Misal, Tolstoy’un iki önemli şaheseri olan Savaş ve Barış ile Anna Karenina’da açıktan bir soylu sınıfı ve onların lüks ama mutsuzluk içindeki yaşamlarına yönelik derinlemesine eleştirilerin yanısıra liberallere ve Çaryanlısı ya da Slavcı muhafazakârlara karşı da oldukça sert kritiklerde bulunduğu görülmektedir. Oysa, bu iki eserinde olduğu gibi, diğer eserlerinde de, halka yönelik en ufak bir küçültücü ton mevcut değildir. Hatta tam tersine halktan uzak kendi sırça saraylarında yaşayıp lafazanlık yapıyorlar diye aristokratlara ve onların çevrelerindeki aydınlara yönelik sert bir üslup kullanmaktadır. Örneğin, Anna Karenina eserinde, “[t]üm bu kişisel çatışmaların, mutluluk arayışlarının ön planda olduğu [bu] romanda, toplumsal-ekonomik sorunlar da çok önemli yer tutar. Tolstoy, geçen yüzyılın sonlarına doğru Rusya’da hızla gelişen kapitalizmi ve yıkılmakta olan serfçi düzeni tüm gerçekliğiyle gözler önüne serer,” aslında.12

Edebiyat eleştirmeni ve aktif bir devrimci olarak Belinskiy’den sonra, Rus gerçekçi edebiyatı için diğer bir önemli isim de Georgiy Valentinoviç Plehanov (1856-1918) idir. Kendini bir Marksist olarak adlandıran ilk isimlerden biri olmasını yanında, her ne kadar Rus gerçekçi edebiyatın potansiyellerinin ve imkânlarının Rus devrimci mücadelesi için ne kadar elzem olduğunun farkında olan bir kuram ve eylem insanı olarak; belki de ilk kişidir ki, köy veya kırdaki toplumsal yapılanmaya bel bağlamaktansa, kentteki kitlelerin mücadelenin aktif çekirdeğini oluşturması gerektiğini savunan. Bu açıdan, Narodnikler’den ayrılır ve birçok kez de Narodnikler’le olan ilişkisi üzerinden Lenin’i dahi eleştirmiştir.13 Ayriyeten, Plehanov, bir sanat veya edebiyat eleştirmenin görevi ile ilgili olarak iki ana ilkeyi savunur. Birinci olarak, “incelenmekte olan sanat yapıtının “sosyolojik karşılığı”nı arayıp bulmak, incelenen yapıttaki düşünceleri, sanatsal imgelem dilinden sosyolojinin diline çevirmekti” ki hem eserin toplumsal işlevi ortaya çıksın hem de okuyucular metnin sahip olduğu o “sosyolojik” öze daha rahatlıkla kavuşabilsin.14 İkinci olarak da, “yapıtın sanat açısından incelenmesi […] ve biçiminin içeriğini dile getirmeye ne ölçüde uygun olduğunu ortaya koymaktı” ki politik ve toplumsal açıdan kayda değer olmayan eserlerin değer olanlardan ayrıştırılması sağlanabilsindi.15 Bu kategorizasyondan da anlaşılabileceği gibi, Plehanov, bir eleştirmen kimliğini politik kimliğinden ayırmadan, ayırmaya gerek görmeden eserleri ele almaktan yanadır. Çünkü, Plehanov’un gözünde Rus gerçekçi edebiyatını kıymetli kılan tam da budur aslında; ki realist bir çerçeve içinde yer alan ve halktan, işçi sınıfından, ezilenden yana olmayan, devrimci mücadeleye katkıda bulunmayan bir edebi eser için ne sanatsal olarak estetik bir değer biçmeye ne de politik olarak ciddiye almaya değecek bir mahiyeti yoktur.

Bu iki büyük ismin yanısıra, gerçekçi edebiyat ve işçi sınıfı edebiyatının buluştuğu yazarlardan akla ilk gelen isimler olarak Vladimir Galaktinoviç Korolenko (1853-1921) ve onun öğrencisi olarak addedebileceğimiz Maksim Gorkiy (Aleksey Maksimoviç Peşkov/18681936) idir. 19. yüzyılın son dönemlerinde eser veren Korolenko, hem yazdıklarıyla hem de gündelik hayattaki siyasi eylemliliği ile dönemi ve sonrası için önemli bir örnek teşkil etmiştir. Maksim Gorkiy ise, 19. yüzyılın sonlarında ama özellikle de 20. Yüzyılın başlarında işçi sınıfına, yaşamlarına ve mücadelelerine dair eserler kaleme almış ve sonrasında da Sovyetler Birliği dönemi edebiyatı için de belirleyici bir rol oynamıştır. Tıpkı Korolenko gibi, hem eserlerinin niteliği ve içeriği hem de yaşam içindeki devrimci duruşu ve pratiği ile sanatın, özellikle de edebiyatın ve siyasetin paralel bir biçimde yürütülebileceğine, bilhassa da gelecekte bu coğrafyadan çıkacak olan yazarlar ve edebiyatçılar için de, iyi bir örnek teşkil etmiştir.

Son olarak da; 19. yüzyılın ortalarından itibaren de, tüm dünyada üzerinde yayılmaya ve iktidarını perçinlemeye başlayan kapitalizmin varlığına Rusya’da karşı duramadı. Ve Rus coğrafyası da bir süredir yaşadığı ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümlerin hızıyla ivedi bir biçimde farklı bir yaşama doğru savruldu. Köyler ve kır boşaldı. Mir’ler ve cemaatlerini terk etti insanlar. Ve kentlere akın ettiler. Fabrikalarda çalışmaya, üst üste evlerde yaşamaya başladılar. Bu yeni modern hayat Rusya’daki her şeyi olduğu gibi devrimci hareketlere ve mücadelelerine de ivme kazandırdı. Bu dönüşüme paralel bir biçimde, zaten hemen hemen iki yüzyıldır süregelen devrimci mücadelenin gölgesinde büyüyen ve özellikle gençler arasında ilgi ve alaka kazanan -kimi zaman nihilist, kimi zaman narodnik, kimi zaman anarşist, kimi zaman sosyalist olan- çeşitli muhalif, devrimci hareketlerin de etkin bir rol oynaması da Rus coğrafyasında sonu Ekim Devrimi ile bitecek olan yolculuğa tüm Rus toplumunu hazırlamıştır. Bununla beraber, bilhassa Çar I. Nikolay dönemiyle başlayan baskı ve zulüm dönemi de Rus halkının direncini ve direngenliğini de perçinleyen başka bir faktör olmuştur. Rus gerçekçi edebiyatı ise, tüm bu süreç içinde, oldukça hayati bir rol oynayarak, devrimci aydınlar ve fikirleri ile halk arasında köprü görevi gördü. Halkın bu fikirlere erişmesine, okumasına, anlamasına, tartışmasına, benimsemesine, gündelik hayatına katmasına ve mücadeleye dönüştürmesine yol açmıştır. Başka bir deyişle, Lenin’in sanat, kültür ve özellikle de edebiyat üzerine bu kadar eğilmesi, özen göstermesi, dikkate değer bulması boşuna değildir. Belki de dünya üzerindeki hiçbir coğrafyada sanatın, kültürün ve edebiyatın bu denli etkili olduğu ilk ve en belirgin örneklerden biri Rusya ve Ekim Devrimi’dir. Ve belki de nihai olarak belirtmeye değer ki, ne Rus gerçekçi edebiyatının sahip olduğu o devrimci ruh ne de Ekim Devrimi ile işçi sınıfının ve tüm dünya halklarının elde ettiği bu zafer ne geçicidir ne de ölü; hatta tam tersine sınıf mücadelesi sürdüğü sürece bu eserler hep okunacak, anılacak, kavranacak, tartışılacak ve halkların mücadelelerinde yollarına ışık tutmaya da devam edecektir.


1 V. V. Mayakovskiy’nin “Şair İşçidir” [Поэт рабочий] (1918) şiirinden.
2 “Mir” (мир) sözcüğü Rusça’da birden fazla anlama gelir: Hem “dünya”, hem “barış” anlamına geldiği gibi, hem de köy komününü oluşturan sisteme ve cemaate verilen de isimdir.
3 Ataol Behramoğlu, Rus Edebiyatının Öğrettiği, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2008, s.
4 Alexandre Koyré, 19. Yüzyıl Başlarında Rusya’da Batıcılık, Ulusçuluk ve Felsefe, çev. İzzet Tanju, İstanbul: Belge Yayınları, 1994, s. 113.
5 A. A. Jdanov, Edebiyat, Müzik ve Felsefe Üzerine, çev. Fatmagül Berktay, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1996, s.
35.
6 Akdes Nimet Kurat, Rusya Tarihi: Başlangıçtan 1917’ye Kadar, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2014, s. 485. 7 Ö. Aydın Süer, XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, s. 90.
8 A.g.e., s. 90. 9 A.g.e., s. 91.
10 Nedim Gürsel, “Lenin ve Kültür,” Birikim Dergisi, Sayı: 39, Mayıs 1978, s. 54.
11 A.g.e., s. 55.
12 Süer, s. 138-139.
13 Andrzej Walicki, Rus Düşünce Tarihi: Aydınlanma’dan Marksizm’e, çev. Alaeddin Şenel, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013, s. 655.
14 A.g.e., s. 625.
15 A.g.e., s. 625-626.

Bunları da beğenebilirsin