Türkiye’de Parti Sistemi, Demokrasi ve Hukuk Devleti

Demokrasi ve hukuk devleti arasında gergin bir ilişkinin olduğu tezi, siyaset felsefesinin tespit ettiği temel çelişkilerden. Teze göre, gelişmiş (Avrupai) toplumlar iki ana kolon üzerine kurulu, demokrasi ve hukuk devleti. Avrupa siyaset kültürü, demokrasisini Antik Yunan’nın, hukuk anlayışını ise Roma İmparatorluğu’nun mirası üzerine inşa etti. Demokrasi özgürlükler, bireysel gelişme ve özerklik, hukuk ise toplumsal birliktelik alanında karşılıklı hakların tanınması ve korunması üzerine kurulu. Siyaseten özgürlük, eylem özgürlüğüdür, bireylerin toplumsal sınırları zorlayabilme yetileridir. Altını çizerek söylemek gerekirse, siyasi eylemin anlamı özgürlüktür. Bireysel düzeyde, özgürlük yetenek, nesnel olanaklar, eğitim, girişim ve iletişim kabiliyeti gerektirir. Bunu karşın hukuk, insan olmakla ilintili. Hiçbir şey yapmadan da haklı kalmak ve olmak mümkün. Ama özgürlük (toplumsal) eylemi zorunlu kılar. Hiçbir şey yapmaksızın, eyleme geçmeksizin özgürlük sadece ontolojik düzeyde var. Siyasi yaşamda bunun bir karşılığı yok. Buna karşın hukuk, bireysel becerilerden çok, özgürlüklerin sonuna kadar kullanıldığı toplumsal yapı içerisinde de özgür olmayan bireylerin kollanıp, korunması gerektiği fikri üzerine kurulu. Hukuk, bireylerin toplumsal kurumlardan beklentilerinin biçimlendiği alan.

Alman Frankfurt ekolünün temsilcilerinden ve günümüzün hala yaşayan önemli filozoflardan olan Jürgen Habermas, bu iki toplumsal kurumun Demokratik Hukuk Devletinde (DHD) birbirilerini destekleyen, tamamlayan prensipler olduğunu savundu. Habermas, DHD’nin oluşabilmesi ve toplumun diri tabakaları tarafından desteklenmesinin koşulu olarak, özgürlükler üzerine kurulu kamu alanının, bu alanı kollayan hukuksal çerçevenin varlığının yanı sıra, aynı zamanda bu alanı kullanabilen güçlü iletişimci bireylere, bu bireyleri yapısal olarak destekleyen kültür ve toplumsal yapının da gerekli olduğunu savundu. Hukuk ve demokrasinin birbirlerini tamamladığı ortam da, bireyler özgür, kamu örgütlerinin eylem alanları geniş ve bu sayede hukuk var olanla ihtimal dahilinde olanı karşılıklı iletişime geçirebilir.

ABD, Demokrasi ve Paradokslar

Bunların bir bütün olarak hayata geçirildiği, böyle ideal bir toplum henüz yok.  Fakat Habermas, Avrupai toplumların buna yakın olduğunu yazdı. Bu bağlamda, bu yazımda özellikle modern toplumların tesisi esnasında daha bir belirginleşen rasyonelleşme ve tekleşme üzerinde ve buna bir örnek olarak da özellikle parti sisteminin önemi üzerinde durmak istiyorum.

Buradan yola çıkarak ve organizasyon toplumbilimi gözünden Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne dikkatle bakmak gerektiğini düşünüyorum. ABD burjuva demokrasisi, John Locke’ un felsefesi üzerine inşa edilen ve kapitalizmin en geliştiği yer. Kısaca ve sistemi dizayn edenlerin gözünden, bu anlamıyla pozitif bakarsak, ABD birden fazla demokrasi, hukuk ve güçler ayrılığı prensbi anlayışlarının, beklentilerinin uygulandığı, ırk, din ve cinsiyet değil de, hak ve hukuk üzerine kurulu ve hukukun üstünlüğünün toplumun her katmanında kabul gördüğü federal devlet. Siyaset başkanlık ve ikili parti sistemi üzerine kurulu. İktidar, ya Cumhuriyetçiler’ de ya da Demokratlar’ da. Üçüncü bir olasılık yok. İşte, tam da bu üçüncü bir olasılığın olmama durumu, hiç de beklenmeyen, paradoks sonuçlar üretiyor. Örneğin bu sistemde, yüz çiçek üretip, bin fikir tartıştırmak yerine, milyonlarca istekleri ve talepleri ikili parti ve kongre kurumları aracılığıyla tek bir güce çevirmek mümkün. Bu, iktidardaki başkana ve partiye en geniş eylem olanakları, muhalefet ki partiye hazırlıklı olma zorunluluğunu, devlete ise kriz dönemlerinde de işleyen bir organizasyonu sunuyor. Sistem hukuksal düzeyde azınlıkların haklarını koruyor ve onları politik olarak da farklı konularda ve dönemler de bu iki partiden biriyle koalisyona ve güç birliklerine teşvik ediyor. Sistem fikir olarak, farklı koalisyonların mümkün olduğu, değişik güç gruplarının birbiriyle yarıştığı, ama uzun erimde hiçbirinin süresiz iktidar da kalmaması üzerine kurulu.

Bu sistemin eksiklikleri, yanlışları, günahları vs. var. Bunların en başında güç ayrılığı ilkesinin yerine gücün merkezîleştiği gerçeği geliyor. Sistemin, güçlü olanları daha bir güçlendiren, zenginleri geçen gün daha bir zenginleştiren, fakirlerin ise daha bir fakirleştiren, bu özelliğini, liberal demokratlar bile eleştiriyor.

Modern Toplum ve Aynılaşma

Fakat burada tartışılmak istenen konu, bu ikili parti sistemin aşağı-yukarı bütün Avrupai toplumlara ve hatta dünyanın her yerine sıçradığı. Bunu ABD’nin sistemini diğer toplumlara dayatmasıyla açıklamak mümkün. Fakat bu var olan nesnel durumu açıklamaya yetmez. Bunun yanı sıra, bu daralma birde modern toplumların bünyesinde olan bir çelişki.  Modern toplumların en önemli özelliklerinden biri, onların her geçen gün daha çok birbirilerine benzemeleri. Bunu insanların farklı toplumlarda yaşamalarına rağmen birbirine benzeyen yaşam biçimlerinde ve dünyayı algılamalarında görmek mümkün. Bunu, örneğin zenginlerin, bilim insanlarının, kadınların, sanatçıların bütün kültürel farklılıklarına rağmen, onların yaşam tarzlarında kimi temel konuların ve birlikteliklerin varlığında da, ve bu meselelerde benzer reflekslerde bulunmalarında da görmek mümkün. Bu fakirler, orta sınıf, gençler, öğrenciler, taksi şoförleri ve anneler için de geçerli. Yine bu aynılaşmayı bilimde, hukukta, teknolojide, modada, sporda vs., yani toplumun her alanında görmek mümkün.

Bunu farklı organizasyon, kurumların ve devletlerin aynılaşmalarında da görebiliriz. Şehirlerin aynılaştığını örneğin beş yüz yıl önce Konya, Diyarbakır ve İstanbul’u ziyaret eden birinin gözünden bakıldığında hemen netleşir; onun gözünden bu şehirlerin birbirinden olan farklıkları sadece yapay. Oysa bu şehirler faklı dünyaları ve yaşam biçimlerini temsil ediyorlardı. Bunu değişik devletlerin ve devlet adamlarının, onların siyaset yapış tarzlarının da gittikçe daha çok birbirine benzemelerinde de görmek mümkün. Bu yüzden de Ahmet Davutoğlu, Diyarbakır surlarını Toledo yapacağının sözünü verdi. Ama Davutoğlu bu meşrulaştırma yöntemini Osmanlıdan değil ama Amerikalılardan öğrendi. Onlar savaşı kimyasal bombaları yok etme niyetleriyle, Davutoğlu ise devletin vatandaşını bombalamayı turist getirmesiyle gerekçelendirdi. Ancak mantık aynı. Topluma, din, demokrasi veya hukuk değil, ama teknik nedenlerle savaşın, haksızlıkların, kanunsuzlukların vs. gerekliliğini anlatmak daha kolay. Bu mantığa göre, politika manipüle tekniklerini de kullanarak, ne yaptığının değil, iktidarda kalmak için nelere hazır olduğunun gösterildiği alan.

Bununla beraber, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de hem bu gelişmelere, istismarlara, aynılaştırmalara, benzeşmelere karşı çıkan hem de bu dönüşümü destekleyen kişiler, gruplar ve çevreler var. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de bunu oportünist, samimi nedenlerden ve/veya çıkar ilişkilerinden dolayı destekleyen entelektüeller var. Türkiye’de de iktidarın yaptıklarını ya hep doğru ya hep yanlış, ya da olaya bakarak, nesnel durumu inceleyerek karar veren kişiler var. Yine, her yerde olduğu gibi, Türkiye’de de siyasi gelişmeleri kişilere, kültüre, dine, hırsa, kine, komplo tezlerine bağlayarak açıklayan kişiler var. Bu listeyi uzatmak mümkün. Fakat, hayat alanının çoğulculuğuna rağmen, bu farklılıklar ve ayrışmalar günümüzün çatışmacı ortamında uçlaşmaya, ya/veya ikilemine ve oradan da tekleşmeye dönüşüyor.

Bu belirlemeden yola çıkarak, soru şu; şu anda ki politik, siyasi çıkmaz, Türkiye’ye ait özel bir durum mu? Bu yazımda, bu soruyu Türkiye’de ki siyasi parti sistemine uyarlayarak, dünyanın her yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de siyasetin ikili parti sistemine dönüştüğü tezini savunacağım. Buna göre, eskilerde sağ-sol, merkez-merkezkaç olarak kavramlaştırılan durum, günümüzde yüzde 51-49’a dönüştü.

Devrimciler ve Sosyal Demokratlar

Bu durum özelliklede devrimci güçleri toplumu ve siyaseti yeniden tanımlamaya, anlamaya ona göre yeni fikirler ve birliktelikler üretmeye zorluyor. Bunu sosyal demokratların durumuna bakarak tespit etmek zor değil. Şu anda Avrupa’nın hiçbir yerinde sosyal demokrat güçler tutucu veya liberal güçlerle koalisyona gitmeden, onların değer yargılarına adapte olmaksızın iktidar değiller, bunu yapmadan iktidar olma ihtimalleri de yok. Bu şemaya uymayan Jeremy Corbyn önderliğindeki Labour Party ve Bernie Sanders’in Amerika’da temsil ettiği Demokrat Parti. Her ikisi de hem iktidara ve hem de bilinenin aksine sosyalist sol tanımından çok uzaklar. Corbyn ve Sanders kapitalist sistemi koruyarak savaş sanayisini sonlandırma, devrim yapmadan ekonomiyi adilleştirmek gibi, aslında devrimci solun cephesinden bakıldığından anlaşılması güç pozisyonlar savunuyorlar. Her ikisinin de amacı değiştirmek değil, dönüştürmek, evrim yoluyla hayatı iyileştirmek.

Oysa devrimci solun en tipik özelliği, radikal gelecek projeleriyle çıkarları genelleştirebilmekte. Buradan bakıldığında da, hem Corbyn hemde Sanders geçmişi, eski anlatımı temsil ediyorlar. Her ikisi de günümüzün sorunlarına çözüm sunarlarken, sınıfsal ve sosyo-ekonomik ayrışım söyleminden yola çıkarlar, iletişim kurarlar. Ve günümüzün siyasi kurumlarını koruyarak iktidara gelebilmek için, var olan sınıfsal çelişkileri koruyarak da, sosyalizmin mümkün olabileceğini savunuyorlar. Ancak buna bizzat kendi örgütlerinin bilinen şahsiyetleri bile inanmıyor. Gerçekten de insanları bireysel çıkarlarına rağmen, eski fikirlerle yeni duruma ikna etmek zor. Bu onlara sol popülizmle suçlanmalarına, devrimci sol güçlere ise toplumda ki güven kredilerinin azalmasına mal oluyor.

Gerçek şu ki, farklıkların ve ayrışımların programlandığı ve geniş katmaların desteğini alabilen devrimci sol hareket yok. Onların fikirlerinin hayatta karşılık bulamamasını, sadece kültürel, siyasi hegemonya, dengesiz güç ilişkileri ve ideolojik güven kaybıyla açıklamak da yeni durumu anlamaya yetmiyor. Tersinden söylemek gerekirse, iklim ısınması, göç, dijitallik, kimlikler siyaseti ve yeni tip derebeyliklerin sınıfsal dimensiyonu olmak birlikte, bu sayılan olguların hiçbiri sadece isçi sınıfını zorlayan, sadece onları etkileyen ve sadece onların fikirleriyle, onların çıkarlarından yola çıkılarak anlaşılacak ve çözülecek fenomenler değildir. Buna rağmen devrimci sol hala kendisiyle uğraşır durumda ve hala kimi fikir farklılıklarından dolayı çıkarlar üzerine kurulu koalisyonlardan kaçınıyor. Oysa siyaset, sırf siyaset yapmak için değil, insanların yasam koşullarını iyileştirmek için yapılır. Bunun içinde yakın çıkar gruplarıyla koalisyonlara girmek, bloklar oluşturmak, devrimci sol siyasetin yapması gerekenlerinden.

Zorunlu Koalisyonlar

Devrimci sola karşın, pragmatist güçler bunu çok erken kavradılar ve örgütlerini de zorunlu koalisyonları mümkün kılma çerçevesine uyarladılar. Bunu günümüzün koalisyonlarında görmek mümkün. Avrupai devletlerde, işveren kurumlara yakın Hristiyan kökenli partiler ideolojik olarak (radikal) sağ partilerle koalisyondalar. Buna Amerika Birleşik Devletleri’nde Tea-Parti ile Cumhuriyetçilerin, İtalya’da Demokratik Parti ile Beş Yıldız Hareketi’nin, İngiltere’deki Tory ve Nigel Farage’nin Brexit partisiyle ve son olarak Türkiye’de AK-Parti ile MHP arasında koalisyonları örnek olarak gösterebiliriz. Yine bunu Avrupai devletlerde, sendikalara yakın sosyal demokrat partilerle günümüzde tekrardan Adam Smith, Hayek, Keynes, John Rawls gibi teorisyenlerin prensipleri etrafında siyaset yapan, ya da yapmak isteyen partiler arasındaki koalisyonlarda da görmek mümkün. Buna Fransa ve Alman hükümetleri iyi örnekler. Bu son ikisinde aslında Hristiyan Demokrat Parti hükümetleri Sosyal Demokrat Parti’nin oylarıyla, koalisyonuyla iktidardalar. 1990’lara kadar böyle hükümetlerin oluşması mümkün değildi. Almanya’nın yeninden birleşiminde bile, Sosyal Demokratlar ve Hristiyan Demokratlar birbiriyle uyuşması zor pozisyonlar savundular. Bugün bu hükümetlerin kurulabiliyor olması, onların uzlaşma veya uyuşma kabiliyetlerin den çok, içinde bulundukları toplumların bölünmüşlüğünden kaynaklanıyor. Bu koalisyonların ideolojik arka planı, aktörlerin devrimci solu engelleme ve pragmatik nedenlerini ise var olan bölünmüşlüğe, antagonist pozisyonlara rağmen, bilinen çıkar ortaklıklarını sürdürme istemlerinde.

AK-Parti ve MHP Koalisyonu

Buradan da bakıldığında, bölünmüşlük, çatışmacı ortam, sadece Türkiye’ye özgü ya da Erdoğan ve hükümetinin yarattığı bir durum değil. Erdoğan’a endeksli olmayan bu sorunu Erdoğan’ın iktidarını sona erdirmekle de çözülmez. Hatta, tersi bir durum var: Erdoğan’ın hükümetleri döneminde din, demokrasi, hukuk ve geçmişe özlemler tekrardan filizlendirilerek toplumda var olan çatışmacı ortam örtbas edildi. Birlikte yeni bir gelecek kurulabileceği izlenimi yaratıldı. AK-Parti, topluma genel olarak sosyal demokratlardan beklenileni sunabildi. Buradan bakıldığında, aslında eskiden beri var olan çelişki faylarının bugün tekrardan gözlemleniyor olması, mevcut iktidarın toplumsal barışı inşa edememesi ve topluma gelecek projeleri sunamamasından. Gözlemlediklerimiz, bu iktidarın nesnel durumunu gösteriyor.

AK-Parti tutucu bir parti. Partiyi destekleyenlerin ortak özelliklerinden biri, geçmişe özlem, bilinmeyene şüphe ile bakmaktır. Bu tipten partiler ağa, şef, reis, büyük önder gibi kült kişilikler, karizması olanların etrafında iktidar olurlar. Başkanlarının demokratik yollarla değiştiği Türkiye’de görülmüş değil. Bunu ihtimal kılmak için, kültürel bir değişim gerek. Buna ise kişileri değil, parti yasasını değiştirmekle başlanılır. AK-Parti bu anlamıyla MHP’ye yakın bir parti. Ak-Parti geleneği MHP geleneğine hep kol kanat germiştir.

Burada özellikle vurgulanmak istenen olgu, AK-Parti ve MHP koalisyonunu sadece başkanlık tarzı Cumhurbaşkanlığı sistemine geçişle ve/veya sadece bu partiler arasında ki yakın ruhani ilişkiyle açıklamak, siyasetin günümüzde ki yapılış tarzını dünyadaki diğer gelişmelerden yalıtmak anlamına geleceği. Bu eksik ve hatalı değerlendirmeyi yapanlar bununla kalmıyorlar. Bu eksik analizden dolayı, Türkiye’deki siyasetlerini anti-Erdoğan ekseni üzerine oturtuyorlar. Bu ise yanlış. Örneğin, yeni kurulan Gelecek Partisi’nin tek varlık nedeni Erdoğan. Ahmet Davutoğlu’nun bizzat kendisi Yavuz Oğhan, İsmail Saymaz ve Akif Beki ile 18.07.2019 tarihinde yaptığı söyleşide parti kurma gerişimin en önemli nedeni olarak, şu anda ki hükümetin, kendisi gibi yetişmiş devlet adamlarına iş vermemesi olduğunu dillendirdi. Yani sayın Davutoğlu’na mevcut iktidarda iş verilseydi, partiyi kurması gerekmeyecekti. Yine Etyen Mahçupyan, 14.01.2020’de t24’deki sohbette, amaçlarının iktidara gelmek değil, Erdoğan ve çevresindekilerden rahatsızlık duymalarından siyasi parti kurduklarını söylüyor.

Mahçupyan, Davutoğlu’nun başkan olarak seçilmesinin nedeni ise, onun Türkiye hakkındaki konularda en çok kafa yoran kişi olmasını gösteriyor. Aslında bu vasfa uyun kişilerin sayısı hayli çok. Bu kriterden yola çıkarsak, parti başbakanlığını en çok profesörlerin hak ettiğini söyleyebilir ve bu görevi onların üstlenmesini talep edebiliriz. Ancak böyle bir istem ampirik olarak ne Türkiye ne de dünya genelinde anlamlı ya da geçerli. Sayın Mahçupyan bunu çok iyi biliyor. Onun, buna rağmen böyle bir iddia da bulunmasının nedeni, kendisinin elit bir kişi olması ve de elit tabakaya seslenmesi. Diğer bir söylemle, bu bilgiye rağmen, bu görüşü ancak Mahçupyan gibi ekmeğini kamuyu yönlendirmeden kazanan kişiler söyler. Danışmanların işi, ona parayı verenin düdüğünü çalmaktır. Burada görülmesi gereken nokta, anti-Erdoğan ekseni üzerine kurulu bir siyasetin akli ve özgür bir seçim den çok, etki-tepki üzerine kurulu bir refleks olduğudur, buna dönüştüğüdür.

Siyaset öretilmediğinde, kamu alanı artık tikel çıkarların prizmasından anlaşılır hale geliyor. Rasyonel karar alabilme yetisi, kamuda üretilen görüş ve fikirlerden uzaklaşıldıkça mümkün oluyor. Bu ise siyasetçilerle iktidar, medya ile okur, kurumlarla insanlar, öğretmen ile öğrenci, anne ile kızı arasına telafisi zor kuşku, şüphe, itimatsızlık ortamına ve zamanla da bütün kültürel kazanımların sadece paranın, gücün ve de silahın olduğu ortamda geçerli olduğu arkaik ortama dönüşür. Dil, zeka, rasyonalite, teknik bilgi vs. yerine taraf olmak, kamuda ki eylemi bilirler.  Böyle bir ortamda, hukuk, demokrasi ve özgürlükleri geliştirmekten bahsetmek anlamını yitirir ve yapılanlar sadece, dünyanın çeşitli yerlerinde de görüleceği üzere, IMF’nin ekonomik programlarını yerine getirmeye dönüşür.

Sağda Koalisyonlar

AK-Parti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde sol, liberal güçlerle iletişim, etkileşim halinde hükümete geldi ve ikinci hükümetini kurdu. Bu etkileşim sayesinde ciddi adımlar atıldı. Bugün ise, AK-Parti ya MHP, İyi Parti, Saadet Partisi ile ya da CHP, HDP, ÖDP veya isçi örgütleri ile koalisyonlara giderek hükümet kalabilir. Bu Erdoğan’dan bağımsız bir durum. AK-Parti’nin başında kim olursa olsun, bu soruya akli bir cevap vermek ve verilen cevabı halka, seçmenine açıklamak durumunda kalır. AK-Parti, MHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve yeni kurulan Gelecek Partisi organik olarak birbirlerine yakınlar, birbirilerinden oy ve adam alırlar. Bu grupların ortak özelliği sağda ve tutucu olmalarında. Bu ise, var olanı, statükoyu korumak, kollamak, yönetmek ve beslemek demek. Dolayısıyla da, bu çevrenin liderliğindeki bir hükümet, mevcut olanı, bilineni koruduğu ve kolladığı sürece başarılı sayılır. Erdoğan ve çevresindekiler bundan yana. Dolayısıyladır ki MHP ile işbirlikleri bu çerçevede sürer. MHP hep bireylerin baskın olduğu bir parti oldu. Tarihinin hiçbir döneminde, iktidar teklifi geldiğin de ret etmedi, etmez de. Onların ki görev aşkı. Görev verildikçe, görevlerini en sadık biçim de yerine getirirler. Bu anlamıyla, günümüz AK-Parti’nin MHP ile koalisyonunu yukarıda sözünü ettiğim tekleşme çerçevesine oturtmak mantıklı. Kimin kime benzediği, sadece dönemsel bir soru.

AK-Parti’nin CHP, HDP, ÖDP ve gibi partilerle gidilen iş birliktelikleri ve koalisyonları, organik değil ama işlevseldir. Halkın diliyle; köprüden geçinceye kadar sürdürülürler. Bu yüzdendir ki, AK-Parti’nin HDP ve liberallerle yaptığı dönemsel işbirliği, yerlilik, vatan, bayrak, dış düşmanlar vs. konularında sona erdi, ve sona ermek zorundaydı. Bu konular bütün sağ partilerin DNA’sında var ve bütün sağ partiler bu konuda mutabıklar. Örneğin, kimlikler bu cepheden bakıldığında yeganeler, karşılaştırılamaz, bir birileriyle ölçülemez, bir birilerine katılamazlar. Bu mantığa göre, dindarlar hep dindar, Kürtler hep Kürt, Türkler hep Türk yönetenler hep yöneten ve yönetilenler de hep yönetilen olarak kalacaklar. Dolayısıyla, bunlar arasında ki iletişim ya galibiyet ya da yenilgiyle, yani son tahlilde savaş alanında sonuçlanır.

Olgusallıktan yola çıkarak siyaset yapan bu grubun aşırılıkları, işte bu ideolojik anlayışlarından kaynaklanır. Ve yine bu grup, olandan, sürdürülenden yola çıkarak değişime karşı çıkmadan, yaşam alanında çoğul olanı çoğunluğa, çoğul olmaya indirgemeden, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin, bizden-ötekinden vs. ayrıştırmalarıyla polarizasyon yaratmadan güç alırlar. Bunların hiçbiri hak, hukuk, prensip veya bilimsel gerekçelerin/gerekliliklerin üzerine kurulu beklentiler, istemler, dünya görüşü değil. Bu yüzdende, bu grup genel olana karşı çıkar. Genelin yerine, geleneksel ve kendisinden yana olandan tavır takınır. Bunun için de, slogan, “kim olursan ol, benden yana oldukça iyisin, benimlesin.” Bu anlayış, hukuk da değil ama, demokrasi de hayat buluyor. Bu yüzden de 51-49’a diktası bu gruba yarıyor.

Solda Koalisyonlar

Buna karşın, değişimden yana olanların iktidara gelebilmelerinin ilk şartı, topluma umut dolu gelecek projeleri sunabilmeleri. Bu grupların ideolojik yapıları, destekleyenlerin yaşam biçimleri gelecek, değişim, dönüşüm, geçerlilik üzerine kurulu. Burada ki insanlar, kendisi için doğru olanın, başkası için de doğru olabileceğinden yola çıkarlar. En genel yasalarla, en ortak prensiplerle ve de eşitlikçi karar alabilme mekanizmalarıyla ortaklığa gidilmesi gerektiğini savunurlar. Aynı zamanda, kimlikler, yasalar, prensipler, güç ilişkileri işlevseldir; Ahmet, Erkek, Kürt, Müslüman veya beyaz tenli olduğundan değil, temizlik isçisi olduğu için Angela’yla, Sibel’le, Roger’le, Won’la yada Tensin’ le birlikte yürüyor, veya buna hazır. Kötü koşullarda yaşayan bir Türk, iyi bir yaşam sürdürecekse, Alman, Hristiyan, ya da taksi şoförü olabilmeyi abes görmez. Ayıp ve günahın yerini çıkar ve işlevsellik alır. Bu yüzde de, eskiden Osmanlı olan, bugün Türk, Kürt, Arap, Boşnak ya da Avrupalı, sosyalist, demokrat, devrimci olabiliyor. Kimlikler, aidiyetlik ve hatta birey olma durumu, mutlak değil, değişen, dönüşen, iletişim halinde olan varlıklar, olgulardır. İletişim değişmez sabitler üzerinden değil, yeniden kurumsallaştırılabilenler üzerinden kurulur. Dolayısıyla, bu anlayışa göre, olabilirlikler olgusallığı, var olanı ortak ve meşru bir prensip çerçevesinde belirlemeli. Bunu en iyi hukuk sistemi temsil eder. Hukuk, kültürel, etik, coğrafi ve diğer anlamlı farklıkların korunduğu ancak yeniklerin ve değişikliklerin teknik nedenlerle de yapıldığı bir alan.

Kurumlar ve Kişiler

Demokratik Hukuk Devleti (DHD) güçlü kurumların kurulması gerektiği talebi üzerine inşa edilmiş bir öneri. ABD ise John Locke’ un önerdiği mülkiyet hakki üzerine kurulu işte bu DHD kuramının bir versiyonu. Varsa devrimci solun bu birikimden öğreneceği bir şey, oda yüzde 51 çoğunluğu mekanizmasının toplumu nasıl değiştirdiği. Buna rağmen, genel olarak sol kurumlar geliştirmekle siyaset yapılacağı tezi üzerine kurulu. Özerk yapılar, yasama yürütme ve yargının ayrıştırılması, sendikalar, emeklilik ve işsizlik sigortaları gibi kurumlar bunlara örnek. Buna karşın sağ hep bireyler üzerinden siyaset yaptı. Ve tarihsel olarak ta bireyler üzerinden yapılan siyaset, kurumlar arıcılığıyla hayata geçirilen siyasetten çok önce gelişti ve daha da kolay. Fakat bir toplumun özgürleşmesi ancak istikrarlı kurumlarla, devrimci güçlerin talepleriyle mümkün. Hukuk bu tipten kurumların başında gelir. Türkiye’ye de bu tipten güçlü kurumlar, teknoloji ve teknolojik bilgi üretimi eksik. Bu durum siyasete de yansıyor. Artık, 10 yıl değil 10 saat sonrasını bilerek, düşünerek, karar vererek planlayabilmek ciddi bir beceri. Ancak, Mısır’dan yola çıkarak, örneğin iki yıl sonra, Erdoğan’ın olmadığı, ama var olan hükümetin değişmediği bir ortamla karşılaşılmak istenmiyorsa, sol güçlerin gelecek projeleri olmalı. Ve bu projeler sol kurumların güçlendirilmesi üzerine kurulmalı. Demokratik Hukuk Devletinde (DHD) böyle bir proje. Bu çerçeve de koalisyonlar mümkün ve denenmeli. DHD, bütün zorluklara rağmen 51-49 mekanizmasını ortak prensip çerçevesinde lehte kullanabilmenin de bir yolu.

 

Ali DEMİR
Latest posts by Ali DEMİR (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları