Türk-İş’e Şaşırma Rehberi

Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Sekreteri (hem daha gerçek, hem de daha Amerikanvari ve havalı olsun diye “bakan” yazmadım) Zehra Zümrüt Selçuk ile Türk-İş arasındaki görüşmeler salı günü sona ermişti. Zehra Zümrüt Selçuk ile bir araya gelen Ergun Atalay, mikrofonun ucunu eliyle kapatarak “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle” demişti. Atalay’ın bu sözleri büyük tepki çekmişti. Olaydan sonra Ergun Atalayİşçiyi satmak”la “sarı sendikacılık” yapmakla vb. suçlandı. Yalçın Akdoğan’da (Star, 16.08.2019) Atalay’ı savunarak “Atalay’ın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’la da samimi bir dostluğu, çok eskilere dayanan bir hukuku vardır. Atalay, beraber yol yürüdükleri işçileri de, bir şekilde hukuk olan hiçbir dostunu ve arkadaşını da satmaz. Bunu da çok açık ve şeffaf bir şekilde ortaya koyar, başkaları ne der diye yürüyüşünü değiştirmez.” dedi.

*

Sendika ve siyaset ilişkisi üzerine çalışan araştırmacılar, sendikaların siyasal mevki/kurumlarla ilişkilerini bağımlılık-bağımsızlık ekseninde oluşturdukları iki farklı model etrafında ele almaktalar. Tabii her iki kavramında göreceli olduğu, sendika ve siyaset ilişkisinin her vaka da ya o ya bu şeklinde tasnif edilmesinin imkansız olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Bu modellerden birisi bağımsız model, bu modelde sendikalar siyasi her türlü kurumla formel ve tarafsız ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. Sendikanın siyasetle ilişkisi ücret pazarlığı noktasında.

İkincisi ise bağımlı model, bir siyasi partinin güdümünde yapılan sendikacılık faaliyeti. Bunu da araştırmacılar Zorunlu ve ihtiyarî olarak kendi içinde ikiye ayırmaktalar; en azından benim bu satırları yazarken yararlandığım Seda Akyalçın, yüksek lisans tezinde öyle yapıyor.  Zorunlu bağımlı model, otoriter sistemlerde görülen bir ilişki, ihtiyarî bağımlı model ise sendika ve siyasal parti arasındaki ideolojik benzerliklerin doğurduğu bir birliktelik. Akyalçın böyle bir cümle kurmamış ama ben ekleyeyim: İhtiyarî bağımlılık, sendikanın siyasi partiye bağımlılığı değil, sendika ve siyasi parti arasındaki bağlılık olarak okunabilir. Sosyalist partiler ve sendikalar arasındaki bağlılık ta –bağımlılıktan öte- bu şekilde değerlendirilebilir. Muhammed Ali Gezici de “Demokrasi anlayışı yerleşmemiş veya demokrasi deneyimi uzun bir geçmişe dayanan gelişmekte olan ülkelerde bağımlı sendikaların, iktidar ile normal şartlarda, ekonomik çıkar ve ideoloji üzerinden ilişki kurduğu[nun]”           görüldüğünü belirtmekte.

*

Sendika ve siyasi parti ilişkileri ile teorik özetlerle lafazanlık etme niyetinde değilim. Ama ben de Ergun Atalay’ın üzerine çok gidildiğini düşünenlerdenim. Erdoğan’ın eski arkadaşı ve Türk-İş’in başkanı olan Atalay’ın başka bir şekilde davranmasını beklemek tuhaf olmaz mıydı? Sahi siz Türk-İş’in ne zaman iktidarların dümen suyundan ayrıldığını gördünüz ki, Ergun Atalay’ı suçluyorsunuz? Tersi, eşyanın (Türk-iş’in) tabiatına aykırı olurdu. Bu çerçevede, Salı günü varılan anlaşma ve mikrofon açık unutulduğu için kamuoyuna yansıyan sözler, olsa olsa gazetelerin gözden ırak köşelerinde yer bulabilecek, hadi hadi birkaç köşe yazarına malzeme olabilecek “önemsiz”(!) malumatlardır. Kanımca, tersi olsaydı haber olabilirdi; öyle ya medyanın temel kuralı “adamın köpeği ısırmasının” haber olduğu değil miydi?

6-7 Eylül 1952’de kurulan Türk-İş’in Genel Başkanlığına İsmail İnan, Genel Sekreterliğine Muammer Özerkan ve Genel Saymanlığa da İsmail Aras seçilir. Kurulur kurulmaz Türk-İş’in Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na katılması yönünde bir düşünce ortaya çıktıysa da katılma kararı 8-11 Ağustos 1953’de İstanbul’da toplanan 2. Genel Kurul’da şekillenir. Türk-İş, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (International confederation of free trade unions ICFTU) üye olur. ICFTU, özellikle 1950’li yıllarda, Soğuk Savaş’ın önemli bir aracı olarak faaliyet gösterdi. Amerikan Tipi Sendikacılık denilince, sınıf sendikacılığının tersi denilince akla gelen ilk örgütlenme olduğunu da unutmayalım.

1953’teki Genel Kurulda Genel Başkanlığıa Naci Kurt, Genel Sekreterliğe İsmail İnan seçilirler, ancak Türk-İş Genel Başkanı Naci Kurt, 1954 genel seçimlerinde Demokrat Parti’den milletvekili seçilerek görevinden ayrılır.

Türk-İş’in 3. Genel Kurulu 19-21 Haziran 1957 günleri Ankara’da toplanır. Yapılan seçimlerde Genel Başkanlığa Nuri Beser, Genel Sekreterliğe İsmail İnan seçilirler. İsmail İnan 1957 genel seçimlerinde CHP’den milletvekili seçilerek, genel sekreterlik görevinden ayrıldı. Bu göreve Cemil Gider getirilir.

27 Mayıs Darbesinden sonra, 19-21 Kasım 1960 günlerinde toplanan genel kurulunda Genel Başkanlığa Seyfi Demirsoy, Genel Sekreterliğe Halil Tunç, Genel Saymanlığa da Ömer Ergün seçilirler

Türk-iş’in DP saflarından 27 Mayıs saflarına geçişi o kadar hızlı olur ki, Adnan Mahiroğlulları’nın Cumhuriyetten Günümüze Türkiye’de İsçi Sendikacılığı kitabında aktardığına göre, “100 bin isçimle arkanızdayım, emrediniz sokaklarda dolasan çapulcu alayını darmadağın edeyim” şeklinde Adnan Menderes’e telgraf çeken Nuri Başer hemen tasfiye edilir ve yeni genel başkan Seyfi Demirsoy önderliğinde 1961 Anayasası halkoylamasında “Evet” oyu kullanılması için yaygın bir kampanya örgütlenir.

15-22 Nisan 1968 günleri toplanan genel kurulda Genel Başkanlığa yine Seyfi Demirsoy seçilir. Bu kongrede temel ilkeler belirlenir. Bu ilkeler arasında yer alan (3. İlke) “Anayasa dışı sosyal ve ekonomik bir düzen kurulması, devletin şeklinin değiştirilmesi, Atatürk devrimlerinin ve demokrasinin tahribi amacına yönelen her türlü akıma karşı bütün gücüyle mücadele etmek TÜRK-İŞ’in temel görevlerinin başında gelir.” İlkesi ile Türk-iş  “her türlü akıma” yani sosyalizme karşı olduğunu üstü kapalı yine beyan eder; Türk-İş resmî söylemde “siyaset üstü” dür. Ancak onun siyaset üstünlüğü “her devrin/iktidarın sendikası olmak “şeklinde tercüme edilir.

Türk-İş’in siyaset üstülüğü yani iktidarda kim varsa, onun şakşakçılığını yapma politikası sadece DP döneminde 100bin işçiyle Menderes’i korumaya kalkışma ama Darbeden sonra da Anayasa’ya evet oyu kampanyası düzenlemeye kalkışması ile sınırlı kalmaz. Nitekim Türk-İş 5 Ekim 1977 tarihinde, başta Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve Başbakan Süleyman Demirel olmak üzere, tüm siyasi parti liderlerine ve Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi Başkanlarına “Ülkemizin Temel Sorunları ve Bunların Çözümleri Öneren Muhtıra” başlıklı bir bildiri gönderir. Bu bildiride, “…anayasal rejime sahip çıkılması, komünizmle, faşizmle ve her türlü emperyalizmle etkin ve kesin bir mücadeleye girişilmesi, yasadışı eylemlerin kökünün kısa zamanda kazınması” vb istenir.

Türk-İş, 27 Mayıs ve 12 Mart müdahalelerinde olduğu gibi 12 Eylül Darbesini de de destekler. Türk-İş Genel Başkanı İbrahim Denizcier, müdahalenin ardından Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Kenan Evren’e telgraf çekerek; Konsey adına yayımlanan bildiride kısa zamanda demokrasiye dönüleceği, işçi haklarının korunacağı yönünde teminat verilmesini memnunlukla karşıladıklarını bildirmiştir. Denizcier telgrafında söyle demiştir:

Türk-İş topluluğu, zat-ı devletlerinizin bildirisinde de açıkça yer aldığı üzere ülkemizin huzuru, devletimizin bütünlüğü ve milletimizin bölünmezliğini sağlamak amacıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerini yönetime bütünü ile el koyma mecburiyetinde bırakan bir gerçekle karsı karşıya bırakıldığı bilinci içindedir.

Atatürk ideallerini kendine şaşmaz rehber olarak kabul eten Türk isçi hareketi, kısa zamanda Anayasa ve ilgili kanunlarda değişiklik yapılarak demokrasiye geçisin sağlanacağı, isçi haklarının korunacağı yolundaki teminatınızı memnuniyetle karşılamış bulunmaktadır.

Milletin bağrından çıkan ordumuzun tam bir bütünlük içinde milletimize huzur ve güven veren bu davranışının milletimiz ve memleketimiz için hayırlı olması temennisi ile Türk-İş topluluğu adına saygılarımla arz ederim.

Türk-İş Başkanı İbrahim Denizcier, Türk-İş’in 12. Genel Kurul’un açılısında da su şekilde konuşmuştur: “Türkiye’de 12 Eylül Harekatı bir darbe değil, bir kurtuluş harekatıdır. Bu harekatın felsefesinde, sarsılan demokratik rejimin ve devletin temel yapısını sağlam temellere oturtulması fikri yatmaktadır. Bu felsefeye sahip çıkanlara destek olmak hepimizin borcudur.”

Elinizde, 1960’tan önce Menderes’e destek olan, 27 Mayıs’tan sonra Anayasa “Evet” turuna çıkan, 12 Eylül’ü bir darbe değil bir kurtuluş hareketi olarak gören bir sendika var ve siz onun şimdiki genel başkanı Ergun Atalay “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle” dedi diye ortalığı velveleye veriyorsunuz! Susun da ayıbınızla oturun!

Keyifli Pazarlar

 

Mete Kaan KAYNAR

1972 yılında Ankara’da doğan Mete Kaan Kaynar, lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladıktan sonra aynı bölümde yüksek lisans ve doktorasını yaptı. Bir süre Westminster Ünivesitesi’nin Demokrasi Çalışmaları Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak çalışan Kaynar, 2009 yılında siyasal hayat ve kurumlar alanında doçentlik unvanı aldı.

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları