Solda sınıfsal refleks halleri

Sol ve sosyalist kadroların sınıfsal nitelikleri, ideolojik ve siyasal duruşları konusunda Marksist yöntemle bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Ne yazık ki bu konulara Marksistler ilgi göstermiyor veya görmezden geliyor. Hangi sınıftan gelirse gelsin siyasal arenada rol alan bir devrimci ve sosyalist için belirleyici olan, benimsediği sınıfın ideolojisi ve bu doğrultuda kendisini tanımlama biçimidir.

Kişinin yaşadığı sosyal pratik sürecinde egemen olan eğitim ve kültür birikiminin ve siyasal grupların dayandığı sınıfsal niteliklerin ve reflekslerin soldaki ideolojik, siyasal ve örgütsel sorunların çözümünde etkili olduğu bir gerçektir. Bu nedenle uzun yıllara dayanan ideolojik, siyasal ve örgütsel pratiğimden kaynaklanan devrimci deneyimlerimden hareketle sol ve sosyalist harekette sınıfsal refleks hallerini, başka bir deyişle siyasal grupların karakterini belirleyen bazı sosyo-politik olguları irdelemek istiyorum.

Birincisi, sol ve sosyalist grupların benimsedikleri ideolojik, siyasal ve örgütsel reflekslerini dikkate alarak her birinin sınıfsal niteliğinden, sözgelimi ortaya çıktıkları tarihsel dönem ve teorik-siyasal yönelimleri itibari ile her siyasal hareketin özgünlüklerinden söz edilebilir.

İkincisi, sol siyasal gruplar, gerek ortaya çıktıkları ve gerekse etkili oldukları yerleşimler bakımından kent,  köy ve bölgesel özellikleri irdelenebilir. Bu bağlamda, hemen her siyasal grubun bir coğrafi bölgeye dayanması ve bazı yerel özelliklerin onlar üzerinde etkili olması dikkat çekici bir durumdur.

Üçüncüsü, gelişen kapitalist üretim ve yeniden üretim koşullarının belirlediği köyden kente göç ve bunun büyük kentlerde yarattığı toplumsal ve siyasal oluşumlar irdelendiğinde, büyük kentlerin varoşlarında etkili olan grupların bu göç olgusuna dayandıkları söylenebilir.

Bir başka açıdan da, yine sınıfsal konumları bağlamında devrimcileri iki tipoloji olarak ele almak mümkündür. Bu bağlamda, rantiyer devrimciler ile rantiyer olmayanlar şeklinde bir ayrım yapılabilir. Türkiye sosyalist hareketinin uzun tarihi dönemi boyunca ve özellikle ikinci canlanma dönemi olan 1960’lardan başlayarak 1980’lere kadar devam eden bir süreçte ortaya çıkan bu tipolojilerin temel ayrım noktası, bir anlamda teori ile pratiğin farklılıkları gibidir. Azınlıkla olan birinciler; özellikle büyük kentlerde burjuva eğitim ve kültür birikiminden nasibini almış varlıklı sınıflardan gelen bir kuşağın devrimcileri olarak ortaya çıkmıştır.

Burjuva ailelerden gelen, kapitalist ilişkiler ve kentlerin kültür ve yaşam tarzı içinde yetişmiş olan bu kuşaktan siyasal önderliğe hevesli fazla insan yoktur. Ancak bu kuşak Marksist teorinin ülkeye girişinde, yorumunda ve birikiminde etkili olmuştur. Sosyalist hareketin entelektüel kesimini oluşturan bu kuşağın siyasal anlamda asıl ilgi odağı, iktidarsız muhalefet olmasıyla Marksist ideolojinin yorumlanması alanında dikkat çekici bir konumda olan Avrupa kaynaklı yeni sol hareketlere eğilim göstermiş olmasıdır. İkincisi de bu kuşağın Kemalizm ile sol ve sosyalist hareket arasında bir sınır çizmemesi ve bunun etkisinin hala sürüyor olmasıdır.

Siyasal ve örgütsel süreçlerde çoğunlukta olan ikincilerin konumu, devrim ve sosyalizm mücadelesine katkısı esas olarak militan devrimciliktir. Bu kesim için profesyonel devrimcilik ulaşılması gereken en önemli hedef olmasına karşın, sosyalist hareketin gelişimine büyük katkılar sağlayan bu nitelikteki devrimcilik aynı zamanda siyasal ve örgütsel zaafların da kaynağı olmuştur.

Devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi ulusal, sınıfsal, cinsel, etnik, kültürel ve inançsal farklılıklar düzeyinde ele alınıp ülke özgülünde strateji ve taktikler geliştirilememiştir. Kadın sorununda ortaya çıkan belirgin özellikler de, bütün gruplardaki erkek egemen anlayışın her düzeyde yeniden üretilmesinde kendini göstermektedir. Aynı şekilde etnik, kültürel ve inançsal sorunlara yaklaşım konusunda ve özellikle de Kürt sorunundan Ermeni sorununa, Rum, Laz, Çerkez, Arap vb. ulusal azınlıklar sorununa kadar, egemen ulus ve devlet şovenizmi etkili olmuştur.

Profesyonelliğin Leninist kavranılışında ortaya çıkan yanlış profesyonellik anlayışlarından kaynaklanan kendine özgü sosyalist demokratik ilişki ve işleyiş kuralları, bürokratik ve otoriter siyasal yapıları doğurmuştur. Özellikle sınıf ve kitle çizgisinden kopuk,  grup çıkarlarının her şeyin önünde tutulduğu, sekterizmin ve tasfiyeciliğin egemen olduğu örgütlenme anlayışları, hem sosyalist hareketin birlik ve partileşme süreçlerini ve hem de sosyalist demokrasinin içselleştirilmesini engellemiştir.

Bazı siyasal grupların “taşralı” olmaları, onların örgütsel yapılarını ve siyasal faaliyetlerini derinden etkilemiştir. Taşralılık, etnik, dinsel, kültürel, etik vb. yerel özelliklerini öne çıkarmıştır. Büyük kentlerin varoşlarında politik bir kültürün oluşmasında da etkili olan bu yerel özellikler çeşitli davranış biçimlerinde yansımıştır. Bunları, siyasal ve örgütsel söylemlerden (abi, kardeş,  bacı, kirve, dayı, yeğen, dost, arkadaş, yoldaş gibi), örgütlenme biçimlerine, örgütsel yaşam tarzlarından, örgüt içi sorunların çözüm biçimlerinde kadar birçok şeyde görmek mümkündür.

Marksizm’in dogmatik kavranılışından kaynaklanan ideolojik yaklaşımlar sosyalist solda otoriter ve merkeziyetçi örgütsel yapılar yaratmıştır. Bu anlayışın doğal bir sonucu olarak da, “akrabalık, hemşerilik, ağabeycilik, şeflik” gibi özel ilişkiler ve doğal önderlik biçimleri doğmuştur. Bu nedenle ayrışmalar ve saflaşmalar ideolojik ve siyasal farklılıklar üzerinden değil, keskin söylemlerin gizlediği kişisel sorunlar ve duygusal tavırlar adeta her şeyi belirlemiştir.

 

Bunları da beğenebilirsin