Sizin Kavramlar Setinizde Neler Var – Ali Rıza Gelirli

Bireyler olarak hayatı daha değerli kılabilmek için sürekli bir anlam arayışında olduğumuz doğrudur. Ancak burada insanları ayrıştıran faktör, anlamı nerede aradığımızdadır. Sahi anlamı nerede arıyoruz? Sanatta mı, siyasette mi, dini inancımızda mı, başka özel ilgi alanlarında mı? Bütün bunlar bir tarafta, diğer tarafta da toplumun/toplumların önemli bir kesiminin içine düştüğü bir anlam krizi mevcut. Örneğin, ürünler fonksiyonlarına göre değil, sembolik anlamlarına göre değer kazanıyor; sosyal rollerini tüketmekte oldukları nesneler üzerinden kazanıyorlar; tükettikleri ürünlerin nasıl gerçekleştiğiyle ilgilenmeyip, ürünlerin onları nasıl gerçekleştirdiğiyle ilgileniyorlar; iyi bir yaşamı, kaliteli bir ortamda değil, pazarda arıyorlar. Kısacası bifteği değil, cızırtısını seviyorlar. Bütün bu durumlar, bu tür bireylerin bir anlam krizi içinde olduğunu anlatmıyor mu sizce?

İnsanlar, anlamı nerede ararlarsa arasınlar, kavramlara sığınmadan edemiyorlar. Yaşamı anlaşılır kılmak ve tarif edebilmek için kavramlar “icat” ediyorlar. Her fikrin kendine göre bir kavramlar seti var. Ulus, hukuk, demokrasi, özgürlük, kadın hakları, ekoloji v.s gibi. Uzakta da olsa mutlu bir geleceği bu ve benzeri kavramların ışığında tasavvur edebiliyorlar. Onları, hayatın kurucu unsuru olarak kavrıyorlar. Kavramlar canlı, kanlı maddi şeyler değil ama insanları mutlu etmeye yarayacak motivasyonu ve enerjiyi sağllarlar onlara.

Kavramlar aynı zamanda devrimci heyecan da sağlıyor; zira belli düzeyde zekâ ürünü olarak ortaya çıkıyorlar. O nedenle yeri geliyor, mahkemeleri çalıştırıyorlar! Yargıya, mahkûmiyete muhatap oluyorlar. Çelişkili gibi görünse de kendi karşıtlarını da doğuruyorlar; cesarete sahipler tabii, onunla savaşıyorlar. Kuşkusuz, kavramların hep iyi çağrışımlar yaptığını söylemiyoruz. Mesela faşizm de bir kavram; kapitalizm gibi… Kavramlar, “Gezi zekâlılara mizah, mücadele ve sevinç kaynağı olurken, “geri zekâlılar”a kin ve nefret mermisi taşıyor.

Kavramların sağladıkları olumlu olumsuz durumlar bir yana; insanlara bir kimlik ve kişilik sağladığı da muhakkak. Ancak günümüz insanı başka bir sorundan da muzdarip; o da bir süredir ya da yüz yıldır diyelim, kavram üretme yeteneğinden yoksun. Elindeki kavram setine baktığımızda üç- beş adedi geçmiyor. Yazının başında değindiğim sorunlardan muzdarip, ondan mı? Bu durum başlı başına bir tez konusu olmalı.

Ancak şunu biliyorum ki, kavramları yardıma çağırmadan, onların sağladığı manipülasyonu kullanmadan dünyayı yönetenlerin işi çok zor olurdu. Onları tümüyle yok mu etmeli (!) diyorum ; ama diğer yandan da aklın kavram üretmekle malûl olduğunu biliyorum. Bir taraftan da, iktidar, ulus gibi siyasi kavramların tüm doğayı yok etmek, insanları köleleştirmek üzere kullanıldığının gözden uzak tutulmaması gerektiğini söylemeden edemiyorum.

Yine yanlış yerden girdim konuya! Anlam krizi üzerine bir şeyler yazma peşindeydim; girdim kavramlar sokağına kaybettim yolumu. Hatta yazının başlığı bile hazırdı kafamda: “Anlam Krizi”.

Ben zaten bu akordu bozuk yaşama, yanlış notadan girmişim bir sefer. Bu kadar şaşkınlık da hoş görülür umarım. Üstelik sadece gidiş biletimizin olduğu hayat yolunda; dönüş için ne bir iz ne de başka bir yol varken. Dışı ay yüzeyi gibi bulanık kalbimin (dışına aldanmayın) dar patika yolunu izleyeni dağın zirvesine çıkabilirdim üstelik. Ama üzgünün (!) deneyen olmadı bugüne kadar.

Neyse, dışarıya çıkmalı, sokağa, parka bahçeye; belki tanıdık bir gülümseme, dost bir ezgi, çay bahçesinde orta-karar bir çay bulurum…