Bilim ve Toplumsal Cinsiyet: Postyapısalcı Bir Değerlendirme*

Toplumsal Cinsiyet Kavramı

Öncelikle toplumsal cinsiyet kavramı üzerine temel saptamalar yaparak başlamak istiyorum. 1970’li yıllarda feministlerin yeni bir anlam yükleyerek kullanıma soktukları bu kavram, o günlerden bugüne hem merkezi önemini hem de tartışmalı niteliğini korudu. Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı, ilk başlarda cinsiyet (sex) kavramı ile karşıtlık ilişkisi içinde tanımlanmıştı. Buna göre, ‘cinsiyet’ kadın ile erkek arasındaki biyolojik-anatomik farklara işaret ederken, ‘toplumsal cinsiyet’, cinsel kimliklerin kuruluşunun ve aralarındaki ilişkinin toplumsal ve kültürel olduğuna işaret ediyordu. Aslında feminizmin ilk ortaya çıkışından itibaren cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele eden kadınların asıl dersi, bu eşitsiz sistemin doğal, tanrısal ya da biyolojik herhangi mutlak bir kökeninin olduğunun reddedilmesi ve kadınlık ve erkekliğin toplumsal iktidar ilişkileri yoluyla kurulduğunu vurgulamak olmuştu. Feminist kuramsal çabaların derinleştiği 1970’lerden itibaren cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkinin niteliğinin tam olarak ne olduğu konusunda farklı yaklaşımlar sergilendi ve farklı feminist konumlar oluştu. Ne de olsa, biyolojik olan ile toplumsal olanı kesin ve net bir şekilde ayırarak düşünmek olanaksızdı. Nitekim feminist kuramın son kırk yıldaki genel seyri, toplumsal-kültürel kuruluşun dışında bir ‘doğal’, ‘biyolojik’ ya da ‘beden’ gerçeği olmadığı şeklindeki vurgunun artması yönünde gerçekleşti. Bu bağlamda, bedenin varsayılan “doğallığı” da sorunsallaştırılmaya ve bizzat bedenin kendisinin bu toplumsal cinsiyet sistemine nasıl dâhil olduğu araştırılmaya başlandı.

Toplumsal cinsiyet kavramı tartışmalıdır çünkü bu kavram feminizm içindeki farklı konumlara işaret eden farklı bağlamlarda farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Çoğu durumda toplumsal cinsiyet kavramının “kadınlar” yerine kullanıldığını görürüz. Toplumsal cinsiyet kavramının, daha nezih ve makul (daha nötr ve nesnel) görüldüğü için tercih edildiği bu tür bağlamları bir kenara koyarsak, kavram, aslında cinsiyet ayrımcı eril sistemin işleyişini daha bütünsel olarak anlamamızı sağlayan radikal ve eleştirel bir nitelik taşı. Örneğin tarih alanında toplumsal cinsiyet bakış açısı sadece kadınların tarihini yazmak değil, tüm tarihi yeni baştan yazmak anlamına gelecektir (Scott, 2007: 152). Benzer şekilde bilim alanında toplumsal cinsiyeti açığa çıkarmak, sadece kadınların bilim alanından dışlanmış oldukları gerçeğini ve bilime katkılarını gün yüzüne çıkarmaya değil, asıl olarak tüm bir bilimsel bilgi alanının nasıl cinsiyetlendirilmiş olduğunu ortaya koymaya yönelecektir. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet kavramı, “toplumsal cinsiyet, sınıf ve ırk” üçlüsünün (feminist kuramın gelişimi sürecinde bunlara eklenen cinsellik, yaş, engellilik, milliyet, din ve etniklik gibi eksenleri de anmak gerekir) yaygın kullanımından da anlaşılacağı üzere, toplumsal cinsiyet ayrımı sistemini, kapitalizm ve ırkçılık gibi diğer tabiiyet sistemleriyle ilişki içinde düşünmeye zemin hazırlar. Daha genel olarak toplumsal cinsiyet kavramı, şu daha genel soru bağlamında anlam kazanır: Toplumsal cinsiyet ile diğer toplumsal ilişkiler arasındaki bağlantı nedir? Toplumsal cinsiyet, toplumsal ve siyasal olanın kuruluşuna nasıl katılmaktadır? Sonuç olarak, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak kurulan bir şey olduğu saptamasından kalkarak, bugün artık toplumsal ve siyasal olanın kuruluş dinamiklerini daha derinden kavrayan bir bakış açısı geliştirmiş durumdayız.

Bu genel değerlendirmeler ışığında toplumsal cinsiyetin daha somut olarak nasıl işlediğini anlamak için Joan Scott’un tanımlamasına bakalım. Scott, toplumsal cinsiyet kavramını, aralarında içsel bir bağlantı olmak üzere, iki önermeye dayalı olarak tanımlar: “toplumsal cinsiyet, cinsler arasındaki kavranabilen farklıklılara dayalı toplumsal ilişkilerin kurucu öğesidir ve toplumsal cinsiyet iktidar ilişkilerini belirgin kılmanın asli yoludur”(Scott, 2007: 38).

İlk önermede toplumsal cinsiyet dört öğeyi içerir: ilki, aydınlık-karanlık, arınma-kirlilik, masumiyet-yozlaşma gibi kültürel simgeler. İkincisi bu simgelere bağlı gelişen normatif kavramlar ki bunlar değişmez bir ikili karşıtlık içinde ortaya konurlar. Burada tüm normatif yapıların eril-dişil üzerinden ayrışması sözkonusudur. Üçüncüsü, bu ikili karşıtlık sisteminin siyaset-iktidar ile olan ilişkisi ve toplumsal kurumlar (aile, akrabalık, işgücü piyasası, eğitim ve siyaset kurumları) içinde üretilmesi-yeniden üretilmesidir. Dördüncüsü, toplumsal cinsiyet kimliklerinin inşasının öznel kimlik boyutu, yani psikanalitik boyutudur. Scott, tarihsel araştırmanın konusunun bu dört unsur arasındaki ilişkilerin neler olduğunu saptamak olduğunu söyler (Scott, 2007: 38-42).

İkinci önermeye göre toplumsal cinsiyet, iktidar ilişkilerini belirgin kılmanın asli yoludur. “Toplumsal cinsiyet, iktidarın doğrudan ortaya konduğu asli alandır. Nesnel referanslar olarak kurulan toplumsal cinsiyet kavramları, algıyı ve toplumsal yaşamın somut ve simgesel örgütlenmesini yapılandırır. Böylece iktidarın kendisinin kavranması ve inşa edilmesinde belirgin hale gelir” … “Bedenler arasındaki cinsel farklılıklar, cinsellikle ilgisi olmayan bir dizi toplumsal ilişkinin meşrulaştırılması için devreye sokulur. Kavramsal diller, anlamı kurmak için farklılaşmayı öne çıkarır ve farklılaşmayı göstermenin asli yolu cinsel farklılıktır” (Scott, 2007: 43-46). Evlilik, aile, cinsellik ile ilgili metaforlar, ister birlik, bütünleşme, uyum; ister tahakküm ve kontrol olsun farklı biçimlerde siyasi ilişkileri düşünmek için başlıca yol olmuştur. Scott, toplumsal cinsiyeti, siyasi iktidarı kavramak, meşrulaştırmak ve eleştirmek için sürekli yinelenen bir referans olarak değerlendirir.

Bilimin Cinsiyeti

Toplumsal cinsiyeti, hem toplumu ikili bir karşıtlık sistemi olarak kuran hem de iktidar ilişkilerinin kuruluşunda merkezi bir öğe olarak tanımladıktan sonra, bilim ile toplumsal cinsiyet ilişkisi üzerine düşünmeye başlayabiliriz.

Öncelikle bilimi kendine özgü bir toplumsal pratik olarak görmeliyiz. Bilim, toplumsal cinsiyetin kuruluşuna ve işleyişini doğrudan ya da dolaylı, çok farklı biçim ve düzeylerde katıldığı bir toplumsal kurumdur. Başka birçok toplumsal kurum gibi modern bilim de, ikili karşıtlıklar söylemi üzerinden işleyen bir kurumdur. Bu alana özgü kurucu ikili karşıtlıklar, özne ile nesne, doğa ile akıl, doğa ile ruh, akıl ile ruh gibi ayrımlardır ki bu modern karşıtlıklar sistemi asıl olarak toplumsal cinsiyet ayrımına yaslanarak kurulmuştur. Ayrıca, modern bilim, bu karşıtlıklar dili üzerinden doğa üzerinde güçlü bir hâkimiyet-tahakküm-denetim kurma arayışı olarak da somutlanmıştır. Elbette bilim, toplumsal cinsiyetin yanı sıra ve bununla ilişkili biçimde kapitalizm, devlet ve siyaset tarafından çevrelenmiş olan bir toplumsal kurumdur. Günümüzde toplumsal cinsiyet bakış açısı, modern bilimin kapitalizm, sınıflar ve devlet ile olan ilişkisini inceleyen araştırmaların eksik olan parçasını tamamlamaktadır.

Bilimin cinsiyetini düşünürken sorunu, en görünür olgulardan en soyut yapılara kadar farklı düzeylerde ele almak gerekir. Önce en görünür sorunlara bakalım. Kadınlar ile modern bilim ve teknoloji pratiği arasında baştan beri bir sorun olduğu açıktır. Bu sorunlu ilişki birçok açıdan gösterilebilir. Öncelikle bilim erkek işi olarak görülmektedir. Kadınlar bilimsel bilginin üretiminde ve kurumsallığı içinde çok marjinal bir konumdadırlar. Bilim eğitimi kız çocuklar için hala sorun olmaya devam etmektedir (Whitelegg, 1992: 178-188). Bilim, özellikle “sert” bilimler olarak adlandırılan doğa bilimleri ve özellikle de uygulamalı bilimler kadınlara göre olmadığı kanısı toplumda yaygındır. Bilim eğitimindeki cinsiyet eşitsizliği, çok daha güçlü bir şekilde mesleklere de yansımaktadır. Bilim eğitimi almış olan kadınlar arasından pek azı mesleği icra etmeye yanaşmaktadır. Sadece bilim eğitimi değil, eğitimle edinilen meslekler de erkek hâkimiyetinde kalmaya devam etmektedir (Eisenhart ve Finkel, 2001: 13-24). Dahası kadınlar, siyasi kararlar ve fonlama yoluyla bilim politikalarına yön veren ve teknolojiye hâkim olan siyasi ve ekonomik iktidar mevzilerinde de yokturlar. Bu nedenle diğer ezilen grupların yanı sıra kadınlar da, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin nesnesi durumundadırlar ve bu nedenle hem bilimin faydalarından eşitsiz olarak yararlanma hem de olumsuz etkilere çok daha açık olma riski taşırlar. Ve nihayet, hem teknolojiye maruz kalma biçimleri hem de teknolojiden farklı biçimlerde etkilenme, onu alımlama ve kullanma açısından erkeklerden farklılaşırlar.

Bu düzeydeki olgular, bilimin eril cinsiyetini gösteren en görünür olgulardır. Bu nedenle bilim ile toplumsal cinsiyet ilişkisini düşünürken, çoğu zaman bu düzeyde takılıp kalma riski vardır. Oysa burada takılıp kalmak demek, kadınların başka birçok toplumsal kurumdan olduğu gibi bilimden de dışlanmış olduklarını söylemek ve daha çok kadını, bilim eğitimi, meslekler ve siyasi karar mekanizmalarına dâhil etmek için öneriler geliştirmekle yetinmek anlamına gelecektir. Nitekim son 30 yılda bu amaçla pek çok politika geliştirilmiş ve bunlar kısmen de olsa olumlu sonuçlar vermiştir. Bu gelişmeler önemli olmakla birlikte kısmi ve tartışmalıdır. Tüm bu “kadınları daha fazla katalım” söylemindeki zaaf, kadın ve erkeklerin varoluş alanlarını radikal olarak ayıran ve kadınları dışlama üzerine kurulmuş olan toplumsal kurumların asıl yapılarında radikal değişiklikler gerçekleşmeden, kadınların bu alanlara katılmaya çağrılmasının pek sonuç vermiyor olmasıdır. Üstelik kısmen de olsa başarının kaydedildiği durumlarda da, bu katılımın biçiminin kadınlar arasındaki sınıfsal, ırksal, etnik vb ayrımları pekiştiriyor olmasından söz edilebilir. Sonuç olarak bu, daha çok “reformist” olarak adlandırabileceğimiz bir yaklaşımdır. Reformist yaklaşımların bir diğer özelliği, bilim ile teknoloji arasında kesin ayrım yaparak, olumsuz özellikleri daha çok teknolojiye atfetmektir. Bir diğeri ise, iyi bilim-kötü bilim ayrımı üzerinden, bilimi, kendi üzerindeki toplumsal ve kültürel etkilerden kolayca sıyrılabilecek saf bir pratik olarak kurgulamalarıdır.**

Peki o halde bu konudaki “radikal” yaklaşım ne olabilir? Burada, aralarında önemli geçişler olmakla birlikte, “sahte radikalizm” olarak niteleyeceğim eğilimler ile gerçekten “radikal” olan yaklaşımlar arasında ayrım yapmak istiyorum. Her ikisinde de ortak vurgu, bilimin eril karakterinin, bilimsel pratiğe “dışsal” toplumsal-kültürel yapılarla sınırlı olmayıp, bizzat pratiğin kendisini, temel kavram, değer ve yöntemlerini kuşatmış olduğu saptamasıdır.

“Sahte radikalizm” eğilimi, bilimi ve teknolojiyi giderilemez biçimde bir eril tahakküm faaliyeti olarak kodlayıp, kadınları bu alana dair yaratıcı ve dönüştürücü emek sarfetmekten alıkoyan birtakım ‘radikal feminist’ ve-veya ‘post-modern’ eğilimlerden beslenmektedir. Bununla bağlantılı ancak karşıt yönden ilerleyen bir diğer eğilim, tamamen kadınlara özgü yeni bir ‘dişi bilim’ geliştirme arayışıdır. Her ikisinin de sorunu, tarihsel ve toplumsal yapıların karmaşık dinamiklerini indirgemeleri, iktidar sorununu içinden çıkılamaz bir kuyu olarak görmeleri ve nihayet, tarihin ve toplumsal kurumların dönüşüme açık ve sürekli dönüşen vasfını inkar etmeleridir.

Öte yandan, adına yakışır bir radikal eleştiri, bilimin erilliği sorusunu, özsel bir nitelik olarak değil, tarihsel ve toplumsal olarak kurulan bir şey olarak görür ve de tam da kurulmuş bir şey olduğu için farklı şekillerde kurulmaya da açık olduğunu göstermeye çalışır. Üstelik bu farklı kuruluş imkanı, sadece geleceğe yönelik ütopik bir vizyon olarak iş görmekle kalmaz aynı zamanda geçmişe ve günümüze dair bir eleştirel perspektif olarak da anlam kazanır. Yani, geçmişte de bilimsel düşünce ve pratik giderilemez ve mutlak şekilde eril olmamıştır. Her zaman belirli bir eril hegemonik yapının etkili olduğu doğrudur, ancak bilimsel pratik aynı zamanda farklı, direngen ya da en azından çelişkili söylemlere de zemin sağlamıştır.

O halde şimdi şu soruları yanıtlamaya geçebiliriz. 1. Bilim, tarihsel-toplumsal olarak neden ve nasıl eril bir faaliyet olarak kurulmuştur? 2. Bu kuruluşun geçmişten günümüze içinde barındırdığı gerilimler ve dönüşüm dinamikleri neler olmuştur? 3. Geleceğe dair neler umabiliriz?

Bilimin Eril Kuruluşu

Carolyn Merchant, Susan Bordo ve Evelyn Fox Keller gibi feminist bilim tarihçileri, bilimin tarihsel kuruluşundaki toplumsal cinsiyet bağlamını farklı boyutlarıyla açığa çıkaran önemli çalışmalar yaptılar (Merchant, 2001: 68-82; Bordo, 2001: 82-98, Keller, 2001, 2007). Bu çalışmalardan öğrendiğimize göre, 17. yüzyıldan itibaren gelişen modern bilimin belirli ve belirgin bir eril söylemsel yapısı vardır. Bilimsel bilginin temelini oluşturan özne ile nesne arasındaki ilişki sorusu, baştan beri tipik olarak cinsel ilişki, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet metaforlarıyla düşünülmüştür. Örneğin Merchant ve Keller, modern bilimin kurucu babası sayılan Francis Bacon’ın düşüncesinde modern bilim kavrayışının ne kadar belirgin ve ağır bir cinsiyetçi söylemle iç içe geçtiğini gösterirler. Buna göre, Bacon, doğa ile insan aklı arasındaki bilme ilişkisini, tam bir tahakküm ilişkisi olarak kurarken hem ataerkil aile ve evlilik metaforlarından hem de döneminde ayyuka çıkmış olan cadı avı söylemlerinden çokça faydalanmıştır (Keller, 2007: 55). “Bilgi iktidardır” diyen Bacon aklı eril, doğayı dişil ilke olarak görür. Bedenden tamamen soyutlanmış akıl ile tanrısal niteliğinden tamamen soyutlanıp salt mekanik-ruhsuz maddeye indirgenmiş olan doğa arasındaki ilişki, ancak bir ele geçirme, fethetme, ayartma ilişkisi olabilir. Yani zorla sırlarına vakıf olmak, onu kendine yararlı kılmak için girişilen saldırgan bir ilişki. Bu yoğun cinsiyetçi metafor kullanımı, modern bilimin kuruluşunda, özne ile nesne, akıl ile doğa, akıl ile ruh, akıl ile beden, madde ile tin arasında ne kadar güçlü bir ikili karşıtlıklar sisteminin geçerli olduğunu ve tüm bu ayrımların çok keskin bir eril ile dişil olan ayrımına yaslandığını kanıtlamaktadır.

Modern bilimin güçlü eril söylemi, bilimsel pratiğin erkekler tarafından icra edilmesinden kaynaklanmıştır. Birçok feminist araştırma bize, nesnel bir faaliyet olarak görülen bilim ile erkeklerin kişisel, duygusal ve cinsel deneyimleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu gösteriyor. Nitekim Mary Ellman’a referansla Keller şu ifadeyi aktarır: “Kadınların her zaman olayı kişisel aldıkları ithamıyla karşılaşan Ellman şu yanıtı yapıştırır: “Ben erkeklerin her zaman olayı gayri-şahsi aldıklarını söylemeyi tercih ederim. Duygularını incitirseniz, hemen oradan bir Boyle yasası çıkarıverirler” (Keller, 2007: 37). Bordo ve Keller gibi feministler, psikanalize dayanarak, kendini öteki, doğa, beden ve anne-dişil olandan ayrıştırma, ötekini nesneleştirme yoluyla kendini hakim özne olarak kurma yöneliminde olan eril cinsel ve duygusal deneyimler ile bilimsel söylemin takıntılı “nesnelcilik” kavrayışı arasındaki bağlantılara işaret ediyorlar. Keller, atomcu ve durağan bir özerklik anlayışının öncelikle öteki insanları, ikinci olarak da soyut ya da insan olmayan ötekileri denetleme gereksinimi ve tahakküm altına alma arzusunu nasıl şiddetlendirdiğini anlamak için, erkek çocukların ruhsal gelişimlerinin nasıl sakatlandığına bakmayı önerir (Keller, 2007: 98). Bordo ise, Descartes’ın rasyonalizminin merkezinde yer alan “Kartezyen kaygının” aslında ortaçağın ve Rönesansın organik dişil evreninden ayrışmaya dair bir kaygı olarak okunması gerektiğini önerir. Ona göre bu kaygıya yönelik reaksiyonun sonucunda, sezgisel, empatik ve ilişkisel öğeler bilim ve felsefeden dışlanmış ve böylece uzaklaşma, soyutlanma, açıklık, kesinlik ve aşkınlığın kilit önem taşıdığı süper-erilleştirilmiş bir bilim anlayışı ortaya çıkmıştır (Bordo, 2007: 82-98).

Feminist bilimcilerin yaptığı birçok çalışma, bu tür bir bilim anlayışının, bilimsel faaliyetin nesne seçimi, kuram oluşturma ve yorum faaliyetlerinde ne düzeyde ve nasıl etkili olduğunu farklı örnekler üzerinden göstermektedir. Örneğin, tıp alanından verilebilecek örnekler içinde en ilginç olanı, Emily Martin’in, bilimin, kadın-erkek rollerine dayalı olarak yumurta ile sperm arasındaki ilişkiyi nasıl da bir romans olarak kavramsallaştırdığına dair çarpıcı analizidir (Martin, 1999: 179-190). Bu “bilimsel masala” göre, döllenme ilişkisi, kahraman spermin, uyuyan güzel yumurtayı fethetme öyküsüdür. Bu öyküde, sperm ısrarlı bir mücadele sonucunda, orada öylece durarak ele geçirilmeyi bekleyen yumurtaya nüfuz ederek, yeni bir hayatı başlatan aktif öğe olarak öne çıkmaktadır.

Bilimin Dönüşüm Potansiyelleri

Bilimin en derin düzeyde eril bir faaliyet olarak kurulduğunu göstermek, bilimin kaçınılmaz ve zorunlu olarak böyle olması gerektiği anlamına gelmediği gibi, geçmişte de hep böyle olduğu anlamına da gelmez. Peki o halde, bilimsel faaliyetin içinde farklı bir bilimi mümkün ve gerekli kılan nedir? Ya da bilimsel pratiğe, içinde taşıdığı dönüşüm potansiyelini görebilmek için nasıl bakmak gerekir?

Öncelikle, bilimsel söylemin kendisinin, “nesnelliği” katı eril bir tahakküm mantığı içine hapsetmeye çalışan bir yönü olsa da, bu eğilimi mutlak saymamak gerekir. Çünkü, bu eril bilimsel söylem, bilimsel pratiğin bütününü anlamlandıran ve mutlak olarak yönlendiren bir şey olmamıştır. Nitekim bilimin nasıl ve neden bilim dışı gibi görünen toplumsal ve kültürel etkilere açık olduğunu ilk gösterenler yine doğa bilimleri içinden gelen bilimciler olmuştur. Keller’in dediği gibi “bilimsel geleneğin pratikte, herhangi bir tanımın telkin ettiğinden çok daha çoğulcu olduğunu ve egemen ideolojisinden kesinlikle daha çoğulcu olduğunu kavramak esastır” (Keller, 2007: 208)

Öte yandan, “nesnellik” ideali de faklı bir şekilde yorumlayarak sahiplenmemiz gereken bir idealdir. Nesnenin hak ettiği gibi ona eğilmek, onun özgüllüğünü tanımak, kendimizle ilişkili biçimde nesnenin gerçekliğine daha fazla vakıf olmak hala bizim için temel bir insani kaygı olmayı sürdürmelidir. “Nesnellik”, “doğruluk”, “gerçeklik” ve hatta “hakikat” gibi kavramlar bizim için kolay elden çıkarılır olmak zorunda değiller. Bir toplumsal faaliyet ve iktidar alanı olarak bilim ve teknolojiyi, tekil bir kaynaktan türeyen, mutlak ve homojen bir yapı olarak değil, çoğul kaynakları olan, çoğul kaynaklar arasında çatışmaların olduğu ve her zaman direniş, mücadele ve alternatif stratejilere de zemin sağlayan bir karmaşık süreç olarak görmek gerekir.

Bilimin toplumsal gerçekliğini tüm karmaşası içinde kavramak için akılda tutmamız gereken bir diğer önemli nokta şudur: Ne bilim ne de teknoloji, her ne kadar tarihsel kuruluşundaki tahakküm ve hâkimiyet arayışı net olarak gösterilmiş olsa da, tekil ve muktedir bir eril tahakküm pratiğine indirgenebilir. Bilim ve teknolojinin mutlak bir tahakküm pratiği olarak tartışıldığı en paradigmatik örnek olarak öne çıkan üreme teknolojileri örneği üzerinden giderek, bilime farklı bir bakış açısının neden gerekli olduğunu göstermek isterim.

Jana Sawicki, özellikle Amerika’da üreme teknolojilerinin tarihine bakarak, bu tarihin, kadın bedenini kontrol etme ya da doğurma gücüne el koyma yönündeki eril arzu ile açıklanamayacağını gösteriyor (Sawicki, 1999: 190-203). Bu analiz iki şeye dikkat çekmektedir. İlkin, pasif mağdurlar olmak yerine, kadınlar ve hatta feminist kadınlar da doğumun tıbbileşmesi sürecinde iyi ya da kötü rol oynamışlardır. İkinci olarak, feminist olmayan ya da anti-feminist olan toplumsal güçler birleşik ve tek biçimli olmadıkları için, süreç üzerindeki denetimleri mutlak, bütünsel ve merkezi olarak yönetilmiş değildir. Sonuç olarak üreme teknolojilerindeki mevcut durum, birçok farklı toplumsal özne arasındaki mikro-pratiklerin, mücadelelerin, taktik ve karşı-taktiklerin etkileşiminin bir sonucudur. Doğumun tıbbileştirilmesi sürecine ve anneliğin söylemsel kuruluş mücadelesine katılan farklı özneler arasında sadece tıp otoritelerini saymak yetmez, buna hukuk, din, aile planlaması uzmanları, sigorta ve ilaç endüstrisi, kadın sağlığı hareketi, sosyal refah aygıtının profesyonellerini de eklemek gerekir (Sawicki, 1999: 191). Bu süreçte, tıbbın doğum üzerindeki tekelci bir konum elde ettiği doğrudur ancak bu, yukarıdan ve tek merkezden dayatılan bir şey olmamıştır. Doğumun tıbbileştirilmesinin feminist ve anti-feminist savunucuları olduğu gibi, doğal doğum savunuculuğu da hem feminist hem de anti-feminist kaygılara hizmet edebilmiştir. Bu yeni teknolojilerin bedenler üzerinde denetim kurdukları doğrudur ancak bu denetim, şiddet ve zor yoluyla değil, tipik olarak yeni ihtiyaçlar, arzular ve öznellikler tanımlamak yoluyla gerçekleşir ki bu sürece kadınlar da bir yönüyle katılmaktadırlar. Tam da bu nedenle kadınlar yeni teknolojileri, kendi bedenlerini zorla ele geçirmeye çalışan kötücül güçler olarak değil, muktedir kılıcı yönleriyle deneyimlerler. Sonuç olarak Sawicki, bizi modern tıp bilimi ve teknolojisinin, kadına yönelik şiddetin bir diğer örneğine indirgenmemesi gerektiği konusunda uyarır. Çünkü bu bakış açısı bizi bir yanda eril öte yanda dişi bilimin, bir yanda teknoloji öte yanda doğanın karşı karşıya getirildiği ikili bir mantığa sürüklemektedir (Sawicki, 1999: 195).

Gelecek Vizyonu: Feminen ya da feminist bir bilim mi?

Ne bilim alanına daha fazla kadının girmesi, ne de şimdiye kadar yapılagelenden tümüyle farklı bir feminen bilim ütopyası, yani ne reformist ne de sahte radikal seçenekler, gelecek vizyonumuzu belirleyecek ufka sahiptirler.

Harding, bilimin toplumsal hiyerarşilerini ve gerici siyasi gündemlerini sorgulamaksızın, bilimin nesnelerine ve sosyal yapısına kadın ve toplumsal cinsiyeti ekleme yönündeki kahramanca kampanyaların ilerici olmadığını ileri sürer (Harding, 1992: 59) . Ona göre, kendi seçimimiz olmayan koşullarda bilimi yeniden yapmak zorundayızdır ve bunun için, “kötü bilimi” eleştiren feminist ampirist yaklaşımlar ile “olağan haliyle bilimi” eleştiren feminist bakış açısı yaklaşımları arasında bir diyalog geliştirilmesi önemlidir.

Sadece kadınlara özgü, kadın deneyiminin özgüllüğünü yansıtan, kadınların yaptığı anlamında bir ‘feminen’ ya da ‘feminist’ bilim anlayışı baştan hatalıdır. Keller’ın Nobel ödüllü ünlü genetik bilimci Barbara McClintock ile ilgili analizi, hem sezgi, his, bağlantı, ilişkililik kavramlarına vurgu yapan farklı bir bilimin nasıl mümkün olabildiğini hem de bu bilim pratiğini kolayca “feminist bilim” olarak adlandırmanın mümkün olmadığını göstermektedir. Keller’e göre Clintock’un mevcut bilimsel paradigmada dönüştürücü bir farklılık yaratmasını sağlayan şey, onun toplumsal cinsiyetten azade bir bilim, gerçekten “nesnel” bir bilim anlayışına olan bağlılığı olmuştur. “Doğanın verdiği yanıtlara kulak vermek, “elimizdeki malzemeyi dinlemek”, bilim anlayışımızı eril diye damgalanan dar perspektiften değil de insan deneyiminin geniş perspektifinden doğan terimlerle yeniden inşa etmemize yardımcı olabilir (Keller, 1992: 210). Keller’ın savunduğu ve son kertede doğa, akıl ve nesneye referans veren “toplumsal cinsiyetten azade bir bilim anlayışı ne eril ve dişi perspektiflerin sonucu ya da tamamlayıcısıdır ne de bir dar görüşlülüğün yerini bir başka dar görüşlülüğün almasıdır. Daha ziyade, tam da eril ve dişi kategorilerinin ve buna mukabil akıl ve doğa kategorilerinin dönüştürülmesi ilkesine dayalıdır” (Keller, 1992: 212).

Keller, eril ile dişi bilim, akıl ve doğa karşıtlığı içinde düşünmekten kaçınmakta ve geleceği bu ikili karşıtlıklar sisteminden çıkış olarak tahayyül etmektedir. Donna Haraway ise, farklı bir sorunsaldan hareket ederek, geleceği benzer bir kaynaşma, melezlenme olarak tahayyül eder (Haraway, 2006: 135). Haraway, ünlü Siborg mitini geliştirme çabasında, makine ile organizma arasında, insan ile hayvan arasındaki ayrımları bulanıklaştıran, çağımızın dehşet verici bilim ve teknolojik gelişmesinden sosyalist ve feminist amaçlarla faydalanmayı önerir. Haraway, tekniğin zorunlu tahakkümünü vurgulayıp, buna karşı hayali bir organik bedene dönüş çağrısı yapan Merchant gibi feminist düşünürlere karşı, insanlar, hayvanlar ve makineler arasındaki geçişler, kaynaşmalar ve sınır ihlallerinin ima ettiği siyasal imkânlara dikkat çeker. Ona göre, günümüzde ileri teknolojili toplumsal ilişkilerde kök salmış olan ırk, cinsiyet ve sınıfa dair düzenlemelerin bir kısmı, sosyalist feminizmi fiili ilerici siyasette daha etkili duruma getirecektir (Haraway, 2006: 38).

Sonuç Yerine

Sonuç olarak bilim ve teknolojinin mevcut eril yapısını kırmak için birden çok cephede aynı anda mücadele etmek gerektiğini vurgulamak isterim. Hem mevcut pratikler içinde her düzeyde daha fazla kadının yer almasını sağlamak, hem bu kadınların feminist bir bakış açısıyla donanmalarını önemsemek, hem de mevcut eleştirel bilim pratikleriyle ve bunu yapan erkeklerle diyalog içinde olmak gerekir. Öte yandan bir diğer zorunluluk, bilimin sadece bilim insanlarına bırakılamayacak kadar önemli olduğu gerçeğinden hareketle, bilimi ve teknolojiyi, onu zaten hiçbir zaman bilim adamlarına bırakmamış olan siyasi ve iktisadi egemen güçlerin elinden almak ve hepimizin “ortak şeyi” olarak, kamusal olarak yeniden örgütlemektir. Bu amaçla, bilim ve teknolojinin ataerkillik, militarizm ve kapitalizmle bağlantılarını kırmak üzere, ilgili herkesi ortak mücadeleye davet etmeliyiz. Ve elbette bu mücadelede bizzat bilim ve teknolojiden yararlanmamız kaçınılmaz olduğu gibi, aynı zamanda yaratıcı ve ufuk açıcı da olabilir. Bu mücadele içinde özel olarak bilim ve teknoloji ile uğraşan kadın ve erkekler için yeni hedefler tanımlanması bağlamında Haraway’in sorduğu şu sorularını sormak ve yanıtlamak yol gösterici olacaktır: “Bilim yapan gruplar, farklı bir tahayyül ve pratiğin üretilmesinde ne tür bir kurucu rol oynayabilirler? Bu gruplar ilerici toplumsal ve siyasal hareketlerle nasıl ittifak kurabilirler?” (Haraway, 2006: 48).

*Bu yazı, II. Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kongresi: Kadını Görmeyen Bilim ve Sağlık Politikaları, 20-23 Mayıs 2010, SBF’de yapılan konuşma metnidir ve ilk olarak kongre kitabında yayınlanmıştır.

**Harding, benim “reformist” olarak adlandırdığım yaklaşıma yönelik benzer eleştirileri “feminist amprisizm”e yöneltmektedir (Harding, 1992: 57-73).


Kaynakça

Bordo, Susan (2001), “Selections from the Flight to Objectivity”, The Gender and Science Reader, der. Muriel Lederman & Ingrid Bartsch, London ve New York: Routledge.
Eisenhart, Margaret; Finkel, Elisabeth (1998), “Women (Still) Need not Apply”, The Gender and Science Reader, der. Muriel Lederman & Ingrid Bartsch, Londra ve New York: Routledge.
Haraway, Donna (2006), Siborg Manifestosu: Geç Yirminci Yüzyılda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist-Feminizm, İstanbul: Agora Yayınları .
Harding, Sandra (1992), “How the Women’s Movements Benefits Science: Two Views”, Inventing Women: Science, Technology and Gender, der. Gill Kirkup ve Laurie Smith Keller, Cambridge: Polity ve Open University Press.
Keller, Evelyn Fox (1992), “How Gender Matters, or, Why It’s So Hard For Us to Count Past Two”, Inventing Women: Science, Technology and Gender, der. Gill Kirkup ve Laurie Smith Keller, Cambridge: Polity ve Open University Press.
Keller, Evelyn Fox (2001), “Secrets of God, Nature and Life, The Gender and Science Reader, der. Muriel Lederman & Ingrid Bartsch, Londra ve New York: Routledge.
Keller, Evelyn Fox (2007), Toplumsal Cinsiyet ve Bilim Üzerine Düşünceler, İstanbul: Metis.
Martin, Emily (1999), “The Egg and the Sperm: How Science has Constructed a Romance Based on Stereotypical Male-Female Roles”, Feminist Theory and The Body: A Reader, der. Janet Price & Margrit Shildrick, New York: Routledge.
Merchant, Carolyn (2001), “Dominion over Nature”, The Gender and Science Reader, der. Muriel Lederman & Ingrid Bartsch, Londra ve New York: Routledge.
Sawicki, Jana (1999), “Disciplining Mothers: Feminism and the New Reproductive Technologies”, Feminist Theory and The Body: A Reader, der. Janet Price & Margrit Shildrick, New York: Routledge.
Scott, Joan (2007), Toplumsal Cinsiyet: Faydalı bir Tarihsel Analiz Kategorisi, İstanbul: Agora Yayınları.
Whitelegg, Liz (1992), “Girls in Science Education”, Inventing Women: Science, Technology and Gender, der. Gill Kirkup ve Laurie Smith Keller, Cambridge: Polity ve Open University Press.