Rant ve talan kıskacında deprem siyaseti

”Bu açgözlülük ve para hırsı ortamında, bir tek insanca duygu ya da görüşün lekelenmeden kalması olanaksızdır.”

Karl Marx

Her deprem sonrasında ortaya çıkan hamasi ve çözüm üretmekten uzak söylemleriyle felaketle cebelleşen büyük yığınların acılarına merhem olmak yerine siyasal iktidarların, deprem üzerinden rant ve talana ortak olan açgözlü kapitalizmin doymak bilmeyen iştahına devlet eliyle yeni imkanlar sunması, ikiyüzlü politikalarının “olmazsa olmazı” haline gelmiştir. Bu sürekli bir hal alırsa, yapısal sorunda ciddi sıkıntılar ortaya çıkar. Nitekim çıkmaktadır. Amerikalı araştırmacı Stephanie McMillan, Katipalizm ölmeli adlı eserinde “Sorun, birey olarak kapitalistin açgözlü olması değildir (her ne kadar açgözlü olsalar da). Bu yapısal bir sorundur”, der. Birinin zenginleşmesi demek, diğerinin yoksullaşması demektir. Kapitalist sistemin özünde de bu vardır. Onun açgözlülüğünü doyurmak için başkalarının yoksullaşması gerekir. Eğer devlet bunu yapıyorsa, ki yapıyordur; o takdirde Susurluk olayında gördüğümüz devlet-siyaset-mafya ortaklığı kaçınılmaz olacaktır ki bu fotoğrafı zaten daha önceleri görmüştük.

Kriz dönemleri, kapitalizmin daha çok azgınlaştığı dönemlerdir. Devlet, kendi eliyle yeni kapitalistler üretiyorsa, mafyalaşan bir yapıyı da beraberinde getiriyor demektir.

Karl Marx’ın dediği gibi “Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından, sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şeylerin olması gerekir.” Her çürüme belirtileri ortaya çıktığında sistem kendi kendisini reorganize etmeye çalışmaktadır. Bu yeniden yapılanmada yoksullar, daha çok yoksullaştırılmakta, devlet eliyle zamlar, yeni vergiler ihdas edilmekte, mevcut vergi oranlarıyla oynanmaktadır. Sistem içinde mevcut olan müdahalecilik, liberalizm, neoliberalizm, küreselcilik ve benzeri reorganizasyonun bile çare üretemediği ortadadır. Tüm bu yapılanmalar, kapitalist sistemin çürümüşlüğünü engelleyememekte, kokuşmuşluğun üzeri kirli yorganlarla örtülmeye çalışılmaktadır.

Kapitalist sistem içinde depremler, sel baskınları, yangınlar ve diğer doğal afetler ile savaşların getirdiği yıkımlarda, sistemin gereği çareler aramak, bulmak ve buna derman olmak beyhudedir. Çoğalan sorunlar, kapitalistin sorunu değildir. Onun için tek bir sorun vardır. O da sömürüden daha fazla para kazanmak… Bu konu daha sonra etraflıca ele alınacaktır.  

*

Deprem konusuna dönersek, dünyada en fazla can kaybına yol açan bazı depremlerden söz etmek istiyorum. En ölümcül depremler Asya kıtasında meydana geldi ve 2,5 milyondan fazla insanın hayatına sebep oldu.[1]

Bilindiği gibi Türkiye aktif deprem kuşağında yer almaktadır. İnşaat Mühendisleri Odası’nın Aralık, 1976 tarihli bülteninde gördüğüm bazı ilginç tespitleri sizlerle paylaşmak istedim.

  • Türkiye’de nüfusun % 85’i deprem bölgesinde yaşamaktadır.
  • Ülkenin % 92’si deprem kuşağı içindedir.
  • Toplam nüfusun % 51’inden fazlası I. ve II. deprem bölgesinde yaşamaktadır.
  • Sadece iki ilimiz merkez olarak tehlikesiz bölgede yer almaktadır.
  • Sanayi yatırımlarının % 98,8’i deprem fay hatları üzerinde kuruludur. Bunun % 74’i aktif deprem kuşağında yer almaktadır.
  • Türkiye’de mevcut barajların ancak % 7’si tehlikesiz bölgede kurulmuştur.

Yukarıdaki tespitler bize şu mesajı veriyor. Egemen sınıflar için önemli olan kısa sürede sanayi tesislerinde aşırı kâr etmek. Uzun vadeyi zaten düşünen yok. Depremlerde yıkılan sanayi tesisleri için nasıl olsa devlet kendilerine karşılıksız yardım yapacak ve yaptığı bu yardımın yükünü yoksul insanların omuzlarına bindirecek

Ülkemizde yıkıcı hale gelen depremleri liste halinde sizlerle paylaşmak istedim.

1900’lü yılından bu yana yaşanan depremler, tarihleri, büyüklükleri, ölü ve yaralı sayıları yer alıyor. [2]

YER TARİH BÜYÜKLÜK ÖLÜ
MALAZGİRT 24.04.1903 6.7 2626
MÜREFTE 09.08.1912 7.3 216
AFYON-BOLVADİN 04.10.1914 5.1 400
ÇAYKARA 13.05.1924 5.3 50
PASİNLER 13.09.1924 6.9 310
FİNİKE 18.03.1926 6.9 27
KARS 22.10.1926 5.7 355
İZMİR-TORBALI 31.03.1928 7.0 50
SİVAS-SUŞEHRİ 18.05.1929 6.1 64
HAKKARİ SINIRI 06.05.1930 7.2 2514
DENİZLİ-ÇİVRİL 19.07.1933 5.7 20
BİNGÖL 15.12.1934 4.9 12
DİGOR 01.05.1935 6.2 200
KIRŞEHİR 19.04.1938 6.6 149
İZMİR-DİKİLİ 22.09.1939 7.1 60
TERCAN 21.11.1939 5.9 43
ERZİNCAN 26.12.1939 7.9 32962
NİĞDE 10.01.1940 5.0 58
KAYSERİ-DEVELİ 20.02.1940 6.7 37
YOZGAT 13.04.1940 5.6 20
VAN-ERCİŞ 10.09.1941 5.9 194
ERZİNCAN 12.11.1941 5.9 15
ÇORUM 11.12.1942 5.9 25
NİKSAR-ERBAA 20.12.1942 7.0 3000
ADAPAZARI-HENDEK 20.06.1943 6.6 336
TOSYA-LADİK 26.11.1943 7.2 2824
BOLU-GEREDE 01.02.1944 7.2 3959
MUDURNU 05.04.1944 5.6 30
GEDİZ-UŞAK 25.06.1944 6.2 21
AYVALIK-EDREMİT 06.10.1944 7.0 27
ADANA-CEYHAN 20.03.1945 6.0 10
VARTO-HINIS 31.05.1946 5.7 839
KARLIOVA 17.08.1949 7.0 450
KIĞI 04.02.1950 4.6 20
KURŞUNLU 13.08.1951 6.9 52
HASANKALE 03.01.1952 5.8 133
YENİCE-GÖNEN 18.03.1953 7.4 265
AYDIN-SÖKE 16.07.1955 7.0 23
FETHİYE 25.04.1957 7.1 67
BOLU-ABANT 26.05.1957 7.1 52
HINIS 25.10.1959 5.0 18
MANYAS 06.10.1964 7.0 23
DENİZLİ-HONAZ 13.06.1965 5.7 14
VARTO 07.03.1966 5.6 14
VARTO 19.08.1966 6.9 2394
ADAPAZARI 22.07.1967 7.2 89
PÜLÜMÜR 26.07.1967 6.2 97
BARTIN 03.09.1968 6.5 29
ALAŞEHİR 28.03.1969 6.6 41
GEDİZ 28.03.1970 7.2 1086
BURDUR 12.05.1971 6.2 57
BİNGÖL 22.05.1971 6.7 878
LİCE 06.09.1975 6.9 2385
ÇALDIRAN-MURADİYE 24.11.1976 7.2 3840
ERZURUM 30.10.1983 6.8 1155
ERZİNCAN 13.03.1992 6.8 653
DİNAR 01.10.1995 6.0 96
ADANA-CEYHAN 27.06.1998 6.3 145
KOCAELİ 17.08.1999 7.4 17127
BOLU-DÜZCE 12.11.1999 7.2 845
BİNGÖL 1.5.2003 6.4 176
AĞRI-DOĞUBEYAZIT 2.7.2004      5.1 18
ELAZIĞ-KARAKOÇAN 08.03.2010 6.1 41
VAN-TABANLI 23.10.2011 7.2 601
VAN-EDREMİT 09.11.2011 5.6 40
ELAZIĞ-SİVRİCE 24.01.2020      6.8 41+3

 

Kapitalist sistemin, ölen, evsiz kalan, kendi ülkesinde mülteci durumuna düşen ve insanlık utancı dediğimiz büyük utanca mahkum edilen milyonlarca insanın yıkımını umursamadan onların sırtından kazanmak, yoksulluğu ve felaketi kadermiş gibi dayatmak, dehşet yaratmak ve bu amaçla sömürmek yetmiyormuş gibi depremler, sel baskınları, yangınlar gibi doğal afetlerden de kâr etmek amaçlarından birkaç tanesidir. Diğer bir deyişle deprem öldürmüyor, kapitalist sistemin kendisi öldürüyor. Her deprem sonrasında “bu takdiri ilahiymiş” deyip de siyasal islamcı Diyanet’in de onayını alarak, büyük inanç yığınlarının dini duygularını kaderle istismar eden burjuvazinin arka planında yine kâr vardır. 1999 Marmara depreminin işletmeler ile ilgili zarar maliyeti 40 milyar doların üstündeydi. Bu kayıpla birlikte toplamda 100 milyar dolar civarında maddi yıkım sözkonusudur. Ülkede öteden beri deprem politikası yoktur. Büyük yığınlar, 3-5 gözü kâr hırsına bürünmüş müteahhidin kaderine terkedilmiştir. İnşaatlarda mühendislik hizmeti verilmemektedir. Burjuva devleti, ne yazık ki kendisinin esas görevi olan halkın yaşam hakkı için inşaatları denemek yerinde, bunlardan kaçınmakta, çürük yapılara göz yummaktadır. Bunlar, Ecevit İktidarında da oldu, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve önceki hükümtlerle Erdoğan iktidarında da oldu, olmaya devam etmektedir. Bu nedenle ölümler, takdiri ilahi değil, kapitalizmin takdiri ile olmaktadır. Sistem, doğası gereği yerleşimin planlarına ya karışmamakta ya da kasıtlı olarak çürük yerleşim alanlarına yönelmektedir. Fay hatları üzerinde kurulu kentlerde çürük binalar yükselmektedir. Başını sokacak ev derdinde olan milyonlarca insan, dere yataklarında, çürük zeminlerde ve inşaat özelliği olmayan derme-çatma evler, gecekondu denilen ruhsatsız yapılar yapmak zorunda bırakılmıştır.

Söz müteahhitlikten açılmışken, bazı istatistiki bilgiler vermek istiyorum. Türkiye’de müteahhit sayısı 453.497’dir. Bunun 145.000’i geçici belgeyle iş yapmaktadır. Almanya’da müteahhit sayısı 3.550’dir. [3] 2017 itibariyle sadece İstanbul Ticaret Odası’na kayıtlı müteahhit sayısı 60.000’dir. Uygar toplumlarda inşaat işleri, İnşaat Mühendisleri tarafından yürütülür. Bizde mühendisler işsiz kalırken, en kolay iş kaynağı olan inşaatçılık, açgözlü müteahhitlerin kaderine terk edilmiştir. Kentsel dönüşüm enkazının nedenlerinden biri de müteahhit sayısındaki dudak uçurtan artıştır.

Sabıkalı inşaat firmalarına, yandaş müteahhitlere yaptırılan hastaneler, okullar ve resmi binalar ile insanları öldüren yapılar, bugüne kadar sorgulanmadığı gibi depremi kader diye halka yutturan siyasilerin yakasına yapışan da olmadı. Depremde en büyük felaket; siyasilerin dillerinden eksik etmediği “deprem bölgesinde yaşıyoruz” sözleri ile geçiştirilemeyecek kadar büyüktür. ABD, Alaska, Japonya, Filipinler gibi deprem kuşağında yer alan ülkelerde kurulu kentlerde 8.0 büyüklüğündeki depremler yıkıcı olmazken, bizde 6.0 – 6.5 büyüklüğündeki depremler ölüm getiriyor. Depremler, her ülke ve her kesim için sonuçlarına katlanılacak bir afet değildir. Gelişmiş ülkelerde depreme dayanıklı konutlar yapılarak muhtemel can kayıplarınının önüne büyük ölçüde geçilmekle birlikte bizim gibi geri kalmış sömürge ve yarı sömürge dediğimiz “yeni sömürge tipi” ülkelerde aynı büyüklükteki depremlerin meydana getirdiği can kayıpları karşılaştırılamayacak derecede büyük olmaktadır. Kapitalist sistemin hakim olduğu bir ülkede bile zenginler ve yoksullar arasındaki yaşam koşulları, yerleşik düzenleri, konutları oldukça farklıdır. Örneğin büyük yıkım yaşadığımız Marmara depreminde burjuvazinin emrindeki devlet ve belediyeler felaketten hiçbir ders çıkarmadığı gibi, herhangi bir önlem de almadı. Zengin kesim sağlam zeminli bölgeleri parselleyip buralara depreme dayanıklı villalar, rezistanlar diktiler. Salt bununla da kalmayıp kendilerini yoksullardan korumak için villaların etrafını kale duvarlarıyla ördüler. Yoksul kesim ise çürük zeminlerde, sel riski yüksek dere yataklarında, çığ tehlikesi olan dağ yamaçlarında derme çatma dediğimiz gecekondu yapılar yapmak zorunda kaldılar. Bu yapıların hiçbirisi yapı standardına uygun değildir. Bunun dışında apartmanlarda yaşayan emekli, memur, işçi kesimi de fazla maliyeti olmayan dairelere hapsedilmiş görünüyor. Önceki depremlerde gördüğümüz gibi bu yapılarda hiçbir mühendislik hizmeti mevcut değildir. Müteahhitler tarafından yapılan bu yapılarda, standarda uygun olmayan yapı malzemeleri kullanılmıştır. Fay hatlarında yaşam cambazlığı adeta yazgı haline gelmiştir.

Depremler nedeniyle her yıl yüz binlerce insanın öldüğü, milyonlarcasının sakat ve evsiz kaldığı gezegenimizde en büyük acıyı yoksul kitleler yaşamaktadır. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde resmi rakamlara göre 17.480 kişi göz göre göre göre ölüme terkedildi. 24.000’e yakın insan iş göremeyecek kadar sakat kaldı. Bunun suçlusu hiç arandı mı? Müteahhit yapılaşması dendi, yargılanıp serbest bırakıldılar. Ölenler ve sakat bırakılanlar faili meçhule havale edildi. Deprem Vergisi, kapsam itibariyle 2005 yayım tarihli  Özel İletişim Vergisi genel tebliği ile 6802 Sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 39. Maddesine eklenmiş ve kalıcı hale getirilen uygulamada cep telefonlarında % 25 vergi alınmasına başlandı.[4] Bugüne kadar 147 milyar lira Deprem Vergisi adı altında vergi toplandı (Cumhurbaşkanı’ın kendi ifadesiyle). Cep telefonu ve sabit telefon faturaları, dijital ve kablolu TV yayınları ve internet hizmeti faturalarından % 7,5 oranında vergi alınmaktadır. Yıkılan evlerinin yerine yeni evler yapmak, mağdur duruma düşen yurttaşların derdine biraz olsun derman olmak amacıyla konmuştu. Bu sadece amaçlarından bir kaç tanesiydi. 12 Kasım 1999 Düzce depremi ile 23 Ekim 2011 tarihinde 25 saniye süren 7,2 büyüklüğündeki Van Depremi’nde de GSM sistemi de depreme uğramıştı. 26 Eylül 2019 tarihinde İstanbul Silivri açıklarında meydana gelen 5,8 büyüklüğündeki depremde GSM alt yapısı tamamen çökmüş, haberleşme yapılamamıştı. Kısacası mevcut siyasi otorite tarafından toplanan “deprem vergi”leri amaç dışı kullanılmış, depremlerin acı ve yıkıcı sonuçları istismar edilerek yeni bir rant düzeni oluşturulmuştur.

Yaşanan her felaket kapitalist devletin hangı sınıfın çıkarlarına  hizmet ettiğini ve kimin için var olduğıunu ortaya çıkarmaktadır. Burjuva sınıfı fay hattı dışında kalan arsalar bizzat devlet aygıtını elinde tutan, sermayenin siyasi temsilcisi AKP eliyle pervasızca yağmalanmaya başlandı. 2007 yılından itibaren AKP, depremi bahane göstererek “kentsel dönüşüm” adı altında başta İstanbul olmak üzere, Türkiye’nin dört bir yanında “İnşaat İmparatorluğu”nu kurmaya başladı. Ekomiyi, “inşaata ve ranta dayalı sermaye birikim modeli”ne dönüştürdü. Kendi elleriyle yarattığı yandaş yeni kapitalist sınıfa ihaleleri vererek yeni bir rant modelini oluşturdu. “Yürü ya kulum” dediği 6 firmaya ülkeyi peşkeş çekti. Bunlar, sırasıyla Cengiz İnşaat, Limak Grup, Kolin Grubu, Çalık Holding, Sancak Grubu ve Başkent Gaz’dan tanıdığımız Torunlar Grup’tur.

Sosyal konut adı altında kurulan TOKİ yatırımlarının % 42’si 30 şirket tarafından bölüştürülüyor. Son 10 yılda 538.390 konut yapıldı. 82.000 konutun inşaatı hala sürüyor. Konutların 105.814’ü İstanbul’da; 56.470’i Ankara’da olmak üzere Van, Gaziantep, Kocaeli, Şırnak ve diğer illerde inşaatler devam etmektedir.  Son 13 yılda yaptığı yatırım 120 milyar TL’dir. Kazancı konusunda herhangi bir açıklama ne TOKİ, ne müşterekleri ve ne de başını çeken AKP tarafından yapılmadı. Bu konutların işçi sınıfına, emekçilere, memur ve köylülere hitap etmediğini biliyoruz. TOKİ’de yapılan yolsuzluk ve soygunları da gazetelerden takip edebildiğimiz kadarıyla küçümsenmeyecek rakamlara ulaşmıştır. AKP iktidarı rant uğruna ülkeyi betona gömeye devam etmektedir.

Deprem kuşağında yer alıyorsak, gerekli önlemleri acil almalıyız. Yöneticilerimiz, gelişmiş ülkelerdeki yönetici olma vasfını taşıyan duyarlılığı gösteremedikleri için depremler can almaya devam ediyor. Siyasal iktidar, nitelikli mimarlığı oluşturmaktan kaçınmaya, kentleri ranta kurban etmeye, bilim ve tekniğin yerine kaderciliği ve fıtratı sokmaya ve dayatmaya devam ederse, sağlıklı ve güvenli yapılara yönelmemekte ısrar ederse, halkın can güvenliğini hiçe sayarak toplanma alanlarını, parkları, ormanları imara açmaya devam ederse, “İmar Affı” adıyla kaçak yapılara göz yummaya, imar yolsuzluğunu yasal hale getirmeye devam ederse, depremler can almaya devam edecektir. Siyasal iktidar, üçüncü şahıslar gibi bu felaketler karşısında seyirci kalmaya devam edecektir. Sonuç olarak diyebiliriz ki felaketi yaratan kapitalizmdir. Çünkü depremler insanları öldürmüyor. Kapitalist sistemin oluşturduğu çürük konutlar inisanları öldürüyor. Çürük zemindeki yapılar yıkılmaya ve can almaya devam ediyor. Suçlu aranacaksa sistemin kendisinde aranmalıdır. Dere yataklarında yaşamaya mecbur ettiği insanlar sellere kapılıyor. Dağ yamaçlarında derme çatma evlerde barınmak isteyen insanlar çığ altında kalıyor. Hiç şüphesiz ki yaşanan her felaket, kapitalist devletin hangi sınıfın çıkarlarını temsil vettiğini ve hangi sınıf için var olduğunu  ortaya koymaktadır. Doğa olaylarını afet haline getiren ve onbinlerce insanın canına kıyan felaketlere dönüştüren kapitalizmin ta kendisidir.  Deprem ile ilgili malzemeler yerlerine yetiştirilmediği gibi bilerek deporlarda çürümeye terk edilmiştir. Burjuvazi, halkın örgütlenmesinin önünü kesmek için elinden gelen tüm imkanları seferber etmektedir. Emekçilerin, yoksulların ve depremzedelerin örgütlenmesi demek, burjuvazinin otoritesinin sarsılması demektir.

Kural koyanlar ve bunlara onay veren hukukçular kadar rant uğruna olup bitenlere göz yumarak izin verenler de bu sistemin suçlu ortaklarıdır. Ali Rıza Aydın dostumuzun dediği gibi “doğal afet hukuku” hep bir duvara gelip dosladı; kapitalizmin duvarına…[5] Çözüm olarak önerilen de toprağın, emeğin talan edilmesi, yolsuzluk, soygun, yağmacılık ve rantçılığın yasalaştırılmasıdır. Sistemi gereği kapitalizm insanlık için ölümcül bir tehdit olmaya devam etmektedir.

Son sözü Rosa Luxemburg ile bitirmek istiyorum. “… bir gün gelecek başka bir volkanın gümbürdeyen sesi yükselecek: Fokurdayan ve kaynayan bir volkan, isteseniz de istemeseniz de, yeryüzünden tüm sahte sofuluk taslayan, kan lekeli kültürü süpürüp atacak. Ve ancak onun kalıntıları üzerinde uluslar gerçek insanlık halinde bir araya gelecekler ve onun da kör, ölü doğadan başka ölümcül bir düşmanı olmayacak.”  (Martinik, www.marksist.com) [6]


[1] İran’da 856 ve 893 yıllarında meydana gelen depremlerde 350 bin kişi yaşamını yitirdi.

  • 11 Ekim 1138 yılında Suriye Halep depreminde ölen insan sayısı 230 bin’dir.
  • 23 Ocak 1556 yılında Çin’de meydana gelen depremde yaklaşık 830 bin kişi,
  • 28 Aralık 1908 tarihinde Sicilya’da meydana gelen depremde ölenlerin sayısı 84 bin’dir.
  • 16 Aralık 1920 tarihinde Çin’de meydana gelen depremde ölenlerin sayısının 100 bini geçtiği açıklanmıştır.
  • 1 Eylül 1923 tarihinde Japonya’da 8,3 büyüklüğündeki depremde ölenlerin sayısı 200 bin’dir.
  • 27 Aralık 1939 tarihinde Türkiye’de Erzincan’da meydana gelen 7,9 büyüklüğündeki deprende 33 bin kişi yaşamını yitirdi.
  • 5 Ekim 1948 tarihinde Tükmenistan’da 7,3 büyüklüğündeki depremde ölenlerin sayısı 110 bin’den fazla olduğu bildirildi.
  • 4 Şubat 1976 tarihinde Guatemala’da 7,5 büyüklüğündeki deprende ölenlerin sayısı 23 bin’dir.
  • 23 Temmuz 1976 tarihinde yine Çin’de 7,8 büyüklüğündeki depremde 255 bin kişi yaşamını yitirdi.
  • 16 Eylül 1978 tarihinde İran’da meydana gelen 7,7 büyüklüğündeki depremde 25 bin kişi hayatını kaybetti.
  • 7 Aralık 1988 tarihinde Ermenistan’da 6,9 büyüklüğündeki depremde ölenlerin sayısı 25 bin’dir.
  • 21 Haziran 1990 yılında İran’da meydana gelen 7,3 büyüklüğündeki deprem 50 bin insanın hayatına mal oldu.
  • 17 Ağustos 1999 Türkiye’de Kocaeli, Yalova, Sakarya (Marmara( depreminde ölenlerin sayısı 20 bin’den fazladır.
  • 26 Aralık 2004 yılında Endonezya’da 9,1 büyüklüğündeki deprem ve sonrasındaki tsunami sonucu ölenlerin sayısı 250 bin’dir.
  • 8 Ekim 2005 tarihinde Pakistan’da meydana gelen depremde dörtte biri çocuk olmak üzere toplamda 73 bin kişi yaşamını yitirdi.
  • 12 Ocak 2010 tarihinde Haiti’de meydana gelen depremde ölenlerin sayısı 222 binden fazladır.

(20 bin’den fazla olan kayıplar dikkate alınmıştır.)

[2] Ölü sayısı 10 ve daha fazla olan depremler listeye alınmıştır (16.08.2008 tarihli Cumhuriyet gazetesi ve Wikipedia’dan alınmıştır).

[3] Mustafa Balbay, Türkiye’de müteahhit sayısı: 453 bin 497 Almanya’da 3 bin 550 (Cumhuriyet Gazetesi, 28 Ocak 2020)

[4] 26 Kasım 1999 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4481 sayılı kanunla, geçici mahiyette bazı ek vergiler getirildi. Bu kapsamda 1998 yılında elde edilen kazançlara uygulanmak üzere 5 ek gelir ve ek kurumlar vergisi ile 1999 yılı emlak vergisi matrahları üzerinden ir defaya mahsus ek emlak vergisi, ek motorlu taşıtlar vergisi, cep telefonu konuşmalarında tesis ücretleri, bazı işlemler ve kağıtlar için özel işlem vergisi ve 1 Aralık 1999 tarihinden önce ihraç edilmiş hazine bonosu ve devlet tahvilleri için ödenen faizler üzerinden % 4 -19 oranında faiz vergisi getirildi. Marmara depreminden sonra bir yıllığına Deprem Vergisi adı altında yeni bir vergi ihdas edildi. AKP, bu vergiyi 2003 yılında kalıcı hale getirdi.

[5] Ali Rıza Aydın, Kaüpitalizmin felaketinde deprem (Sol haber portalı, 03.10.2019)

[6] Gülhan Dildar, Kapitalizmde Felaketler Yoksulları Vuruyor (Marksist Tutum, sayı 105, Aralık 2013)

 

Mazhar ÖZSARUHAN
Latest posts by Mazhar ÖZSARUHAN (see all)
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları