Politik Doğruculuk mu?

naif –ve dağınık- notlar 1


Ülke bunca yıldan bu yana derin bir açlık yoksulluk ve yoksunluk batağında iken “sol nerede” sorusu artık anlamını yitirdi. Yanıt: Yok; olmayan bir şey için soru sormak bile anlamsızlaşmadı mı. Ve “insan” ve “insanlık” bu halde iken meleklerin cinsiyetini bile tartışmaktan aciz bir sol!

Sol varmış! Ben yukarıdaki satırları yazarken TV’de –muhalif bir kanal!- bir alt yazı geçiyor. Değeri kendinden menkul üç sol parti ortak aday ile seçime katılacaklarmış. Oyumu onlara vereceğimi söyleyerek devam edeyim. Bu partilerin lider kadrolarına “seçim” nedir diye sorsanız “Lenin der ki”diye başlayarak saatlerce konuşur, sayfalar dolusu yazı yazabilirler. Diğer taraftan bir önceki seçime göre hasbelkader birkaçbin oy fazla alsalar, aylarca bunun ne büyük başarı olduğunu anlatıp dururlar. Bu altyazı beni minik bir araştırmaya sevk etti; internet sağolsun sorumun yanıtını bulmam iki dakika sürmedi bile. Söz konusu üç partinin toplam üye sayısının vasat altı bir pop şarkıcısının kurduğu fan kulübün üye sayısından daha az olduğunu ortaya çıkardı bu araştırmam ve sonuçta naçizane bir öneride bulunmaya karar verdim onlara: nasıl olsa iş ortak aday çıkarmaya gelince lider kadrolarının –partilerinin değil!- ilkeleri galebe çalar ve ortaklık bozulma yoluna girer… Bence bir pop şarkıcısını ortak aday belirlemelerinde çoklu yarar var!

“Direne direne” kazanamazsın; geçmiş zaman olur ki diye merak edip de kırk elli yıl önce “solcuların” çeşitli eylemlerinde attığı sloganlara bakarsanız “solda” net bir ricatla karşılaşırsınız. Bugün sol ya da sosyalist sanılan “şeylerin” bundan kırk elli yıl önce bırakın solculuğunu sosyal demokrat olarak dahi değerlendirilmediğini sloganlara yönelik yapacağınız küçük bir araştırma size gösterecektir. 70’li yılların duvarlarında okunan sloganlarda “kurtuluştan”, “savaştan”, “zaferden” söz edilirken bugün gelinen nokta itibarıyla en olumlu yorumla geri çekilme ve savunmayı niteleyen ve çaresizliğin dibe vurmuşluğunu gizlemeye çalışan “direne direne kazanacağız” hallerine nasıl düşüldü. Üstüne üstlük elde olanı korumaktan başka hiçbir şey yapılamayacağının itirafı değil mi ve sürekli kaybederken…

“Halkofili” adını verdiğim ya da bu şekilde tanımladığım “halkseverlik hastalığı” kendini solcu zannedenlerin var olan durumlarını meşrulaştırmak için sığındıkları ve güvende olduklarını hissettikleri bir liman. Sığ bir liman. Güvensiz. Oldukça tehlikeli. Gemilerin karadan kurtulmaları için tek bir yol gözüküyor güçlü bir medcezir! Tsunami de olabilir! Kuşkusuz aralarında bu “durumlarının” kısmen farkında olup böylesine bir beklenti içinde olanlar da bulunabilir. Ancak pek azının bildiği şey böyle bir “dalganın” gemileri, sosyalistlerin karaya oturmuş biçare gemilerini yeniden yüzdürmek yerine paramparça edeceği gerçeğidir. Ve bunun adı da “devrim” değildir üstelik.

Çok canlar verildi, çok acılar çekildi; tanıdığım nice insan… onları ayrı tutuyorum , “saygı” olarak niteleyebileceğim duygularımı saklıyorum kendime… ancak bunca bunca yılın ardından sol/sosyalist olmayan biri olarak şunu söylerken acı duymuyorum, belki pişmanlık biraz(!); ülkede kendisini sosyalist olarak tanımlayanların en azından “devrim” kelimesini telafuz etmelerinin önüne geçilmesinde, geleceğe ait en ufak umutla dahi bir şeyler “inşa” edilme çabası varsa, ciddi yarar olacaktır. Bu yaşa dek tanıdığım “solcuların” bu sözleri dillendirme hakkını bana verdiğini düşünüyorum. Ya da kendi kendime bu hakkı veriyorum. Tıpkı “onların” yaptığı gibi, bir “gasp” durumu sanki.

Onlarca, belki de binlercesi var; karlı bir iş olsa gerek, anket firmasıın olası seçim sonuçları açıklaması zavallıca bir umut haline geldi. Halk sürüsel/yığınsal hareket eden us’dan arınmış, özenle arındırılmış bir organizma kalıntısıdır. Fosil! Ne var ki bu fosilin ne paleoantropolojik ne de sosyolojik bir değeri yok; tarihsel anlamını çoktan yitirdi. Bundan on beş sene önce yazdığım “notlarıma” baktığımda bu bağlamda oldukça iyimser olduğumu görüyorum. O tarihlerde halkı deniz anasına benzetmişim; sakın medusa ile karıştırılmasın, deniz anaları gibi: akıntıyla hareket eden, duyarsız ve çöple beslenen…

Anket firmalarının topluma fısıldadıklarından bağımsız olarak yaptığım bir gözlem anketimi paylaşmak isterim. Bilimsellik iddiasında da değilim üstelik! Halkın %85’i “tuttuğu” siyasi partiden ve ve tuttuğu “futbol takımından” bağımsız olarak ırkçı ve dinci faşisttir. Kaldı 15! %10’u kendisini, “ötekilerden” ve “diğerlerinden” bağımsız ve farklı görme çabası içinde, “sosyal demokrat”, “demokrat” ya da “liberal” olarak tanımlar. Her üçü içinde güncel soru “her ne demekse” şeklinde sorulmalıdır. Sona kalan %5’e gelince bu gurubu ise solcular, sosyalistler, kendisini solcu veya sosyalist olarak tanımlayanlar ve bunlara göre üst gurubun nitelediğinden farklı olarak öteki, diğeri vs. vs stigmatizasyona mahkum edilenler oluşturur. Bakmayın siz; oldukça iyimser bir tahmin ve anket sonucu!

Olamayan 1 Mayıs coşkusuna dair gözlemlerin bir veri gibi sunulmasının ardında gözlemlerimi gecikmeli de olsa paylaşmak isterim.

Yıllardır Ankara 1 Mayıs’larına “örgütsüz” bir biçimde katılıp bir “küçük burjuva radikalist” olarak sorumluluğumu yerine getirmeye çalışırım. Ve ertesi gün “sol” gazetelere göz gezdirdiğimde hep yanlış bir mitinge katıldığımı düşünürüm, her seferinde üstelik. Halbuki katıldığım mitingte bütün o anlı şanlı sol partiler açık sarı ve koyu sarı işçi sendikaları, sol parti örgüt ve örgütçüklerin liste yarıştırmaktan başka bir işlevi olmayan memur sendikaları ve bir sürü STÖ/NGO orada idi. Ne var ki hem o “1Mayıs coşkusu” hem de katılım –kafa sayısı- geçen yıllardan fazla olmak bir yana daha da azdı. Eğer sosyalist gözlemci yazarların dediği gibi olsaydı; her senenin bir öncekinden daha heyecanlı ve çok daha kalabalık olduğunu söylerler, bu söylemlerini alt alta koyup hesap yaptım, basitçe; Ankara mitingine en az yüz bin kişi katılmış olmalıydı. Laf!

Kuşkusuz nitelik nicelikten daha önemli; örneğin faşist bir katil sömürgen yüz yaşında hesap vermeden yatağında ve hiç kuşkunuz olmasın ki “huzur içinde” ölüyorsa o ülke “solu” için nitelikten söz edebilmek için epeyce düşünmek gerekiyor.
Kuşkusuz nitelik nicelikten önemli; yeniden mitinglere dönelim. Alanlarımıza dönelim; önce bir saptama: bu mitingin de kazananı, hatta tek kazananı toplanma ve işe dağılma mekanları Çıkrıkçılar Yokuşu ile Denizciler Caddesinin kesişim noktası olan davulcu-zurnacılardır. Helal olsun!

Miting alanı ise onlarca yıldan bu yana niteliğini korumakta ısrarlı: müzik zevki “pişi yapmalı pişi yapmalı” ile “yaz gasteci yaz” arasına sıkışmış emekçi kitle özçekim yaparken cep telefonunu yoldaşınınkiyle yarıştırma çabasındaydı. Önceki senelerde sıkça şahit olduğum özel okul taksitlerine ya da araba modeli yenileme sohbetlerine rastlanılmamış olmamı emek cephesi adına olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiğimi not etmeliyim; nedeni “kriz” bile olsa! Ve bir türlü başlayamayan –halbuki alana nasıl yerleşileceğine dair örgütçüklerin aylar boyu “derin” tartışmalar yaptığı malumumuzdur- miting sona erdiğinde katılan “yapıların” yönetimindekiler bir süreliğine oralarda varoluşlarının meşruiyetlerini sağlama almış olma huzuru ile alanı terk ettiler.

Ankara’dan bir duvar yazısı, 30 nisan ya da 1 mayısta yazılmış olmalı, daha önce o duvar boştu; 2 mayısta gördüm. Yazan genç solcu ya da sosyalist değil öyle anlaşılıyor; mitinge katılmamış derdini miting günü belki de bu yazı ile dile getiriyor: “Lütfen Faşizmin Seçimle Gideceğini Biteceğini Sanacak Umacak Kadar Saftirik Olmayın!”

Televizyondan yine o slogan yükseliyor: “arkadaşlar” diyorum oturduğum yerden “direnerek değil ancak savaşarak kazanırsın.”

Görüntüler ve özneler değişiyor slogan aynı: sol partiler ve sendikalar; eylem nedenini anlayamadan görüntü değişiyor, İstanbul Sözleşmesinin iptalini protesto eden örgütler… az sonra ülkenin başka bir köşesinden “çevreciler” sahne alıyor: kazanacakları bir şey kalmamış geride, koruyamadıkları orman yok olmuş yerine gelmesi en iyi olasılıkla elli yıl, “Gezi” ise insanlık tarihinin en ağır cezalarından birini almış… Direnmek bir mücadele şekli değildir ve bu slogan yenilginin sürdürülebilirliğini ifade etmekten başka bir yol önermemektedir; geriye kalan acı gerçek…

Küçük burjuva, yoksul ve yoksun evimin köşesinde “ürettiğim” bu düşünceleri ne zaman “sosyalist” entelektüel ya da akademisyenlere açsam –Türkiye’de sosyalist akademisyenlik /akademizm hastalığı ise bağlı başına bir sorun; sosyal psikiyatriyi ve hatta tek başına psikiyatriyi ilgilendiriyor- “bak işte o öyle değil” diye söze başlıyorlar; satır aralarından “sen sosyalist değilsin karışma” ya da “sen anlamazsın” sözlerinin sızmasını engellemek için çaba göstermiyorlar. Sabırla dinlerim. Tıpkı onların yüzyıldır anlatmaktan –ve beklemekten- bıkmadıkları şu “uyuz” köstebek masalı gibi. Ve onlar sanıyorlar ki kendilerini bekleyen “aman şu sosyalist aydınlar gelseler, gelirken de bize “dışarıdan bilinç” getiriverseler ve bu gelen “bilinçle” birdenbire aydınlanıp devrim yapsak” diyen işçi sınıfı var. Yok! Onlar zincirlerine o kadar sıkı sarılmışlar ki…

Küçük burjuvalar asal sayıları sever;
Mozart müzikte büyük bir sıçramayı tanımlar; “bizimkiler” çok sesli müziği ve doğaçlamalara onay veren jaz müziğini sevmez. Doğal olarak! Düşünün bi: hem çok sesli hem de doğaçlama… (Liderler partili gençlerin hangi kitapları okuyup okumayacaklarına karar vermiyorlar mı?)

İngiliz yazar Peter Shaffer’in Amadeus adlı bir oyunu vardır; daha sonra yönetmen Milos Forman tarafından sinemaya da uyarlanmıştır bu oyun. Kırk yıl önce devlet tiyatrosunda izlemiş ardından birkaç kez olmak üzere filmini de izlemiştim. Şimdilerde özel bir prodüksiyonla yeniden sahneleniyor, sermaye gruplarının salonlarında ve bilet fiyatları 400-500 TL imiş; neyse söylemek istediğim bu değil… Eserin bir yerinde Mozart “gelenekçilerle” tartışır. Tartışmanın konusu İtalyan Operası geleneği üstünedir ve “gelenekçiler” Mozart’ın saray tarafından pek beğenilmeyen, onay görmeyen, hafifsenen “yeni” operalarının opera sanatını zedelediğini iddia eder ve onun ağırbaşlı olmayan bu tavrını, “hafifliğini” küçümserler ve hatta onu yok sayarlar. Mozart’ın onlara yanıtı ise “İtalyan operalarında Tanrılar mermer sıçıyor” şeklindedir. Teşbihte hata olmaz; “küçük burjuvanın” naçizane mütevazı sözlerine entelektüel sosyalist liderler derin derin teori sıçarak yanıt verirler.

Gerçekten “teorik” zenginliğimiz taşmış bir halde, pratik derseniz solda sıfır! Soru ise şu şekilde sorulabilir: bu derin analizler yorumlar –çoğu distrübitörlük / çeviri ürünüdür bu arada- acaba hangi yabancı dillere çevrilip küresel ölçekte de emekçilerin bu dehalarımızın görüş ve önerilerinden yararlanma yolu açılıyor. “Arama motorları” sağ olsun; yanıtı orada buldum. Yok!
Televizyondan yeni bir alt yazı geçiyor: Maduro Türkiye’ye gelmiş. İnanabiliyor musunuz Maduro’yu ve Chavez’i bu ülkede sosyalist zannedenler var!