Ben Bir Yara Bandı mıyım?

Sol yanım, acemi yanım, körpe yüreğim, kaç yenilgi atlattın, kaç yalan, kaç hile gördün? Şairaneliğin edasından mıdır şu iktidar denen şeyi becerememen. Yoksa iktidar denen şeyin dönüp, dolaşıp herkesi becerdiğini bilmekte misin alttan alta? Oysa gerçekliğin şairaneliğe meydan okuduğu çağdayız… Adaletin cüssesinin iktidar ceketine sığmadığının farkındayım çoktan. Ondandır, onu sırtıma giymekten çok, ele güne karşı kolumda taşımam.

Devrim daha içimde delikanlıyken ben çocuktum. Şimdi o olgunlaştı; ben yolumun çoğunu yürüdüm. İçimdeki kor belki küllendi ama hâlâ için için yanıyor başka başka edalarla. Farklı farklı olması istenirdi olanın ve bitenin. Ve fakat, ancak, hakikat böyle. Ayrı mı düşmüştük yoksa ayrılmış mıydık rüyalarımızdan? Şimdi bir yara bandı hükmünde algılanmam başka nasıl açıklanır. Terk edilmek yara bandının kaderiydi. Sahi ben terk mi edilmiştim düşlerimden.

Aslında siyaset açısından her birey bir yara bandı değil mi? Böyle olunca siyaset, onunla bir çıkar ilişkisi geliştirmek olmuyor mu? Oysa “çıkar” anlamsız bir şey. Çıkar hesabı yapanlar, giderek kendi türünü yok etmeye götüren bir istikamete yöneldiklerinin nasıl farkında olmazlar, anlayamıyorum. Anlıyorum, anlamasına ama anlamak yetmiyor işte. Anlatmak ve bir biçimde ifade etmek de gerekiyor. Bunun için yeni bir dil ve akıl bulmalı. Ama hâkim dil yeni bir aklı mümkün kılmıyor. Bunu başarıncaya kadar, zorunlu olarak her vakanın faili, en azından olası şüphelisi olmaktan kurtulamıyoruz.

Günlük hayatta karşılaştığım karakterlerin dünyaya; ağaca, kurda, kuşa, böceğe dair tasaları, iyi huylu dertleri olsun istiyorum. Hayat öğretiyor ama bazıları öğrenemiyor. “Tabağına yiyebileceğinden fazla yemek koymak, hayatına sevebileceğinden fazla insan almak, ikisi da aynı şey; hem görgüsüzlük hem ziyan” oluyor.

Beyaz suçların ülkesinde yaşıyoruz. Suçların “suç” olmadığı, hatta marifet sayıldığı… Onlar ki, bir daha asla dönemeyeceğimiz şu anın yıkımına yol açanlar. Bütün bu duyguları alıp sanat haline getirmemizi istiyorlar. Sanatçı olmak için yüksek lisans belgesine ihtiyaç yok ama onun da bir koşulu olmalı, değil mi? Mesela bunun için insanlık durumu çok önemli. Şahsen ben yaklaşık elli yıldır düşünceleri bariz hatalı insanların içinde yaşıyorum. Belki ben de öyleyim. Ama şahsım hatayı sezeli yirmi beş, otuz yıl oluyor. Görünür hatalara bakıp insanlığın öldüğü düşüncesi çıkarılmamalı ama ağır yaralı, bu gerçeğe kimse itiraz etmez sanırım.

Aklımdan gelecekte güzel günlere dair ihtimaller geçiyor; yara bandı olmaktan kurtulmak adına. Ama önce telefonu çaldırmayı hatırlamalı. Hayat muhabbeti yapmak iyiymiş gibi, yapmak yerine gerçekten iyi olmalı. İnsan, sadece insan oluşuyla ilgili hayati bir mevzu olmalı. Ki, yaşamın sıvası dökülmüş itibarını kendi çapımda iade edebileyim.

Her insanın olduğu gibi, her sözcüğün, her kokunun, her durumun ve olgunun bir yüzü vardır. Aslında tüm yapıp ettiğim kendi yaşamımın yüzünü -becerebildiğim kadar- harflerle resmetmek bir anlamda. Tabii dünyanın da bir iş ahlâkı olduğunu unutmadan. Güneşin etrafında dönerken dünya, kimine çamurlu yollardan geçerek, kestirmeden köşeyi döndürüyor; kimine her yer şose; kimine düz duvara tırmandırıyor. Çamurun içinden geçmeyi herkes becerebilir ama bazıları kendine yakıştırmaz; onlar dünyayı etiğin etrafında döndürmek isteyenlerdir, nafile bir çaba olarak.

Nihayetinde insanları tanıdıkça, insanlıktan uzaklaştım. Bugünün insanlarından uzaklaştığım oranda yara bandı olma ihtimalinden kurtulacağıma inandım. O her yerde, orada burada, köşe başında bulunabilen, kısa işlevselliğinin dışında kaldırılıp atılan yara bandı… Tabii insanlar derken çoğunluktan bahsediyorum; oysa çoğunluğun bulunduğu yerde beni tedirgin eden çok şey var. Bu nasıl boktan bir organizasyon böyle!

Artık bahar gelsin ve hiç gitmesin istiyorum. Öleceksek de metafizik bocalamalardan azade, temmuz gibi, aniden birden bire olmalı. Belki baharı getirmeye gücümüz yetmez ama baharı temsilen insanların yüzüne tatlı bir tebessümün yayılmasına neden olabiliriz. Yara bandı olarak değil, gerçek anlamda çare olarak…

Artık açsın insan bir çiçek gibi, açması gereken her yerde; hassas olsun, kendisine olduğu kadar başkasına da; içine ağlamaktan kurtulsun; dünyayı kurtarmış gibi, ağırlasınlar birbirlerini…

Ama bir yanım şakayık bir yanım sancı. İstemem kimseye uzak, kimseye ziyan olmayı… Devrim, iktidar falan filan deyip aynı terazide tartamam ikisini. İktidar: çocukluk hastalığım. Devrim: doğum lekem…

Çok kırılacak yerlerim var; görünmez… O yüzden herkesle alıp veremediğim çok… Madem her günü bir kez yaşıyoruz, o halde acemisiyiz hayatın kardeşim; bu ekâbir hal bu kibir niye…

Sonuçta zamana can vermek de, öldürmek de insana dair… Sol yanım, acemi yanım, körpe yüreğim daha kaç yenilgi atlatacaksın, kaç yalan, kaç hile göreceksin? Bakılmasın öyle şairanelikten dem vurduğuma. O sularda kulaç atmak hiç harcım değil. Bunlar benim yara bandı olmaktan kurtulmak için sayıklamalarım…

Ali Rıza GELİRLİ
Latest posts by Ali Rıza GELİRLİ (see all)