Mevtayı Nasıl Bilirdiniz?: Raci Tetik

Münkir münâfıkın soyu
Yıktı harap etti köyü
Mezarına bir tas suyu
Dökenin de avradını

Kazak Abdal

Ankara’lılar iyi bilir, Karanfil2 Sokağı’ndaki efsane kitapevi İlhan İlhan’da, her yıl 7 Kasım’da İlhan/Kitap Günü düzenlenir; Sol ve Onur Yayınları, bu günün anısına %50 indirimli satılır. 7 Kasım 1980;  İlhan Erdost’un Katledildiği tarihtir. Katili de Mamak Cezaevi Müdürü Albay Raci Tetik’tir. Şu geçen hafta 86 yaşında ölen adam.

Kardeşinin öldürülmesinden sonra kendi adına onunkini ekleyerek Muzaffer İlhan adını alan Muzaffer Erdost o günü şöyle anlatır:

Bizi 5 Kasım 1980 günü sabahı sıkıyönetime götürdüler. Akşama kadar tuttular. Gece emniyete geri getirdiler. “Alın bunları siz öldürün” demek istiyorlardı. Üçüncü gün, akşam gözaltı kararı çıktı. Kararda, “Sahibi oldukları basımevinde çok sayıda yasak sol yayın bulundurmaktan..”  diyor. Kapatılmış bir basımeviydi, yasak yayın yoktu. Mamak 1 No’lu cezaevine götürüldük. Merdivenli odada kayıtlarımız yapıldı, saçlarımız kesildi. Bize sopayla dayak attılar. Erlerden biri kademeye telefon etti, “C Blok’a gidecek iki tutuklu var, büyük araç gönder. Küçük araç olmaz anlarsın ya!” dedi. Büyük araç istemelerinin nedeni ayakta dövebilmekti. Astsubay, “Analarını ağlatın” diyen yüzbaşının yanından dönünce dışarı çıkarıldık. Çantalarımızı ararken astsubay bize, “İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu. 10 yaşındaki çocukları zehirlediniz” dedi. Dört asker, bizi coplayıp tekmeleyerek araca bindirdi. Araç içinde ayağa kaldırıp dövmeye başladılar. Araç durunca aşağı indirip hazır ola geçirdiler. İlhan, “Küçük kızımı uyandırmadan geldim, bizi dövdürmeyin komutan!” dedi astsubaya. Ama o el işaretiyle bizi yeniden dövdürdü. Sonra koğuşun tel örgü kapısına doğru yürüttüler. İlhan burada da yüzükoyun kapaklandı. Şişmiş ellerimizi yanlara yapıştıramayınca yeniden dövüldük. Tel örgülerden avluya alındık. Arkamızdan koşup kapı boşluğunda yeniden dövdüler. Koğuşun kapısına doğru yürütülürken İlhan düştü, başını çiçek tarhlarına çarptı. Zorlukla doğruldu. Koğuşa aldılar bizi. İlhan pencereye doğru gitti. Dönerken, “Midem bulanıyor kusacağım” diye bağırdı. Yığıldı İlhan. Biri koştu, şekerli su getirdiler. Beni içerde bir yere koydular. Biraz sonra İlhan’ı, göğsü soyulmuş olarak iki kişinin kollarında ranzanın yanına getirdiler. Göz göze geldik. O anda dizinin üzerine çömeldi, öyle kaldı, kolları sarktı. “İlhan! İlhan!” dedim, ses vermedi. Yatağa yatırdılar. Biri “Nabzı durmuş” dedi. Üç kişilik bir ekip geldi, yatırıldığı battaniyenin üzerinde İlhan’ı alıp götürdü. Sonra beni boş bir koğuşa koydular. Bir hemşire ve sağlıkçı bir astsubay, zorla iğne yaptı bana. Onun etkisiyle uyumuşum. Ertesi sabah savcı ifademi aldı. “Ölü İlhan Erdost” dediler, kimliğini koydular masanın üzerine. Bir süre ifade veremedim, ağladım. Salı günü akşam geç vakit beni bıraktılar. Ertesi sabah GATA morgunda imam yıkarken buldum İlhan’ı. Hacıbayram Camii’nden Karşıyaka Mezarlığı’na götürdük. Orada bıraktım İlhan’ı. Onun adını almaya, öldürüldüğünü anladığım an karar vermiştim. O günden itibaren adım Muzaffer İlhan oldu. Yeni kitabevinin adını da ‘İlhanilhan’ koydum. Aynı isimde İlhan için yazılmış şiir, yazı, konuşmalardan oluşan bir kitap yayımladım

Raci Tetik’in hayat hikayesini kendisi anlatsın. Yok, öyle anılarını yazacak biri değil, altı üstü “Sıradan bir Kötü”, tam bir Adolf Eichmann; insana Kötülüğün Sıradanlığı’nı yeniden yazdıracak cinsten bir primat, profesyonel bir işkenceci.

Raci Tetik’i basında Meclis Darbe Araştırma Komisyonu olarak anılan resmi adı Ülkemizde Demokrasiye Müdahale Eden Tüm Darbe ve Muhtıralar ile Demokrasiyi İşlevsiz Kılan Diğer Bütün Girişim ve Süreçlerin Tüm Boyutları ile Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu’na (TBMM Dönem 24 Yasama Yılı 3, Kasım 2012) verdiği ifadeden tanıyalım.

“Ama Bu Bir Savaştı”

Derince kazın kuyusunu
İnim inim inlesin
Kefen dikmeye iğnesin
Verenin de avradını… 

Kazak Abdal

Raci Tetik, Milliyet gazetesinde 11 Eylül 1988’de yayınlanan röportajında bir işkenceci olduğunu kabul ediyor ve “Ama bu bir savaştı” diyor ama  Meclis Darbe Araştırma Komisyonuna 20.10.2012 tarihinde verdiği ifadede bu gazetede anlattıklarını reddediyor ve Ahmet Kahraman’ın yazdıklarının %90’ının yalan olduğunu söylüyordu: “Şimdi efendim, o röportajı biliyorum, o röportaj ben emekli olduktan sonra bu Ahmet Kahraman geldi, emin olun, onun söylediklerinin yüzde 99’u yalan, ertesi gün gazetelerde çıkan, hepsi yalan. Bu söyledikleriniz de yalan”

Ben efendim, 1931 Erbaa doğumluyum. 39’da Erzincan felaketi döneminde sekiz yaşındaydım, enkaz altında kaldık, annemle küçük kardeşimi kaybettim. 42’de Erbaa’da oldu, 3.500 kişi öldü o zaman da, o zaman da babam kahvedeydi, biz evdeydik, ev yıkılmadı kahve yıkıldı, öldü.

Ben yani evvela milletin sonra devletin eliyle okudum Allah’a şükür. Darüşşafaka’yı bitirdikten sonra harp okuluna girdim, ondan sonra asker oldum bildiğiniz gibi. Ben kendi namıma her şeyi doğru ve dürüst yapmayı kendime şiar edindim. Ne kadar kötü görevler verilirse verilsin orada en iyi şekilde görev yapmak için gittim ve bunu bütün asker arkadaşlarım da bilir kime sorarsanız sorun, beni tanıyan. O dönemde, 78-80 döneminde ben Tekirdağ’da alay komutanıydım. Alay komutanlığı ortalama iki senedir, o bitince beni Mamak’a tayin ettiler, oraya gittim, o Mamak’taki dört seneye yakın -tam dört sene değil ama- görev yaptım. Ondan sonra da bir sene Kıbrıs’ta, bir sene de Ege Ordusunda görev yaparak emekli oldum.

İzmir’e yerleştim ama sonra buraya gelmemi tavsiye ettiler, ben de buraya geldim, buradaki durumdan memnunum. Eşimle beraber geldim. Benim kısaca hayat hikâyem bu.

Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’nda ifade verirken Raci Tetikin karşısında İlhan Erdost gibi fiilen işkencesini yaptığı ama öldürmeyi “unuttuğu” isimlerden biri, Sırrı Süreyya Önder de yer alıyordu. Önder, konuyla ilgili olarak o tarihlerde gazetecilere yaptığı açıklamada, şunları söyler: “Raci Tetik, kimsenin tanıklığına ihtiyaç yok bu komisyonda, benim bir fiil işkencecim…Sadece benim değil, Mamak zindanından geçen binlerce insanın işkencecisi. İki yoldaşımızın da ölümünden sorumlu. Onları sorarak başlayacağım. İlhan Erdost, Mustafa Yalçın. Bunların katledilmesinin birinci dereceden sorumlusudur… Bir özel harp mensubudur. Kıbrıs’taki işkencelerinden, gaddarlığından dolayı ödüllendirilerek Mamak’a gönderilmiştir. 28 Ağustos’ta geldi Mamak’a ve 12 Eylül’ün geleceğini haber vererek başladı işe.” Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’nda Ekim 2012’de tarihinde aralarında geçen konuşma şöyle:

.

Önder: Beni tanıyor musunuz?
Raci Tetik: Kılığınızdan, kıyafetinizden ve şeklinizden -kusura bakmayın- şöyle bir baktım “Dışarıda bana söylenilen kimdi?” diye, sizi tanıdım. Orada yatanlardan birisiymişsiniz. Ben açık söylerim, hiç yalanım yoktur.
Önder: Kılığımdan kıyafetimden mi tanıdınız?
Tetik: Evet, çünkü burada herkes efendi gibi giyinmiş, ben bile efendi gibi. Siz böyle biraz daha halkvari giyinmişsiniz. “Olsa olsa budur” diye düşünerek, tanıdım. İçten söylüyorum.
Önder: Mamak’ta da böyle bir histeri içindeydiniz. Herkesi tek tip elbiseye sokmak yani niye milletvekili deyince “Efendi gibi giyinmek ve halk tipi giyinmek” diye tasnif ediyorsunuz. Tek tip elbise giydirilme zamanını hatırlıyor musunuz Sayın Tetik?
Tetik: Konusu çıktı ama benim zamanımda tek tip elbise giydirilmedi.
Önder: Peki, hiç kendiniz bizzat tutukluları cezalandırdınız mı? Mesela dövdünüz mü?
Tetik: Hayır. Ben niye döveyim.
Önder: Şerefiniz üzerine bunu söyler misiniz?
Tetik: Şerefim üzerine, Tanrı üzerine, milletim, vatanım üzerine yemin ederim. Dövmedim, fiske vurmadım.
Önder: Şimdi, birincisi, beni dövdünüz, ben kendimi katmayacağım işin içine ama yüzlerce…
Tetik: Hayır, hayır, hayır. Ben niye döveyim seni?
Önder: Esas duruş göstermediğim için.
Tetik: Oradaki görevli, subay, astsubay ve erlere belki hata yaptığı için kötü muamele yaptım ama hiçbir tutukluya ben manyak mıyım tutukluya… Askeri cezaevinin bir yönetmeliği var, ben aynen ona uydum kelime kelime.
Önder: Askeri Cezaevi Yönetmeliği’nde ‘Tabutluk’ tabir edilen zemin 1, 2, 3’ün altındaki yerleri…
Tetik: ‘Tabutluk’ siz tabir ediyorsunuz, orası ‘hücre’. Orayı yaptırdıktan sonra uslandınız. İçeride bir vukuat işleyen birisini zabıt tutuyorlar, getiriyorlar, ben de onaylıyordum.
Önder: Peki, hiç gözünüzün önünde tutuklular dövüldü mü?
Tetik: Benim gözümün önünde tutuklular dövülmedi. Ha, şunu söyleyeyim: Şu anda da belki kusura bakmayın sesim biraz fazla çıktı…
Başkan: Evet, çok yükseldi.
Tetik: Benim sesim çok gürdür. Benim sesim duyulunca herkes titrer.
Önder: Biz titremiyoruz öyle pek yani…
Tetik: Amma titremiyordunuz. Ha, bırak şimdi palavrayı bırak.

Raci Tetik, sadece sosyalistlere işkence yapan birisi değil; tam bir profesyonel. Nitekim Mamak’ta, Devrimcilerin geçtiği tezgahtan Ülkücüler de geçecektir.  Geçtiğimiz hafta defnedilirken 20 civarında Ülkücünün protesto gösterisi yapmaları da boşa değil. Karar gazetesinde yer alan habere göre, İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ahmet Çelik de, Raci Tetik’in cenazesinin başına gelerek “Binlerce kişiye işkence yaptı. İnsanların ölümüne neden oldu. Biz buraya hakkımızı helal etmemeye geldik. Mekanı cehennem olsun inşallah” der.

Raci Tetik’i biraz da Fikri Günay’ın Kibele yayınlarından 2014 yılında çıkan Mamak 1980-1992 kitabından takip edelim.

Albay Raci Tetik Geliyor

Dağdan tahta getirenin
Iskatına oturanın
Talkınını bitirenin
İmanın da avradını 

Kazak Abdal

Fikri Günay, Türkiye’deki birçok cezaevini yakından tanıyan bir isim. 1947 yılında Silifke’nin Sökün Köyü’nde doğmuş.1967′ de Bursa Eğitim Enstitüsünden mezun olur. Fen grubu(Fizik-Kimya-Matematik) öğretmeni olarak atandığı Antakya’da 1976 Aralık ayına değin çalıır. Siyasi nedenlerden, Mamak, Adana, Mersin, Ermenek ve Amasya tekrar Adana Kürtçüler cezaevlerinde 1979 Aralık ile 1989 Kasım arasında tutuklu olarak kalır. Raci Tetik’in Mamak’a tayin edildiğinde, Günay’da oradadır. Günay o günü şöyle anlatır:

26 Temmuz’dan sonra -ne kadar sonra bilemiyorum bir sabah erken saatlerde, bilhassa Zemin-ı. 2. 3 Koğuşlardan  tam olarak görülebilen nöbetçi kulelerinden birinde bir subay, nöbetçi erle yüksek sesle konuşuyor. Sesleri her koğuştan duyuluyor; ama ne konuştukları tam olarak anlaşılmıyor. Subayın askere zorla bir şeyler yaptırmaya çalıştığını Zemin-I .2. 3 deki tutsaklar görüyor. Subayın, askere koğuşları göstererek bir şeyler söylediği kesin. Nöbetçi asker elindeki G-3 otomatik tüfeğini koğuşlara doğrultuyor; ama ateş edemiyor veya etmiyor. Zemin- ı . 2. 3 ‘te kalan tutsaklar, sık demir parmaklıklarla destektenmiş pencerelerden bu gösteriyi izliyor. Tüm cezaevi eminim bu şovu görmek için, bulabildiği her delikten gözetliyordu orayı. Gören tutsakların sonradan anlattıklarına göre, subay, öfkeli hareketlerle silahı işaret ederek, nöbetçi ere bir şeyler söylüyor ve ara sıra da tokat atıyormuş. Gözetleme kulesindeki nöbetçi er, silahıyla ateş etme durumu almasına rağmen, silahı ateş almayınca subay, askere daha çok vurmaya başlamış.

Bu gösteriye daha fazla dayanamayan devrimcilerin kaldığı koğuşlardan protesto sesleri yükseldi. “Askeri dövüyorlardı. Kahrolsun işkence! Kim bu askere vuran! vs.” duymaya başlamıştık Zemin-4’ten. Bir iki dakika geçti geçmedi, silah sesini de duyduk. Askeri döven subayın, silahı almasıyla koğuşlara doğru iki el ateş etmesi bir olmuş sonradan öğrendiğimize göre. Silah sesleriyle beraber pencerelerdeki tutsaklar pencerelerden çekilmişler. Kulübeyi gören görmeyen tüm koğuşlardan protesto sesleri ve sloganlar tüm cezaevini sarmıştı. Saniyeler sonra yanımızdaki, Zemin-1 . 2. 3 diye isimlendirdiğimiz koğuştaki tutsaklar: “Askeri vurdu.

Asker vuruldu.” diye bağırmaya başladılar. Ben, yansı dışanya açılan Zemin- 4 koğuşunun koridordaki penceresine tırmanmıştım zaten. Kuleyi kısmen görüyordum ama vurolan askeri göremiyordum. Birinin koşarak yaklaştığını ayak seslerinden anlıyordum. Pencerenin boşluğu ancak bir kişiyi alacak büyüklükte olduğundan, diğer arkadaşlar: “Hocam! Ne oluyor? Ne var dışan da vs.” şeklinde sorularla durmadan bağırırlarken, pencerenin önüne bir er yığıldı kaldı. Elinin biriyle karnını tutuyor ve parmaklannın arasından kan sızıyordu. Bengayriihtiyari olarak, “Asker yararlanrnış. Asker ölüyor.” diye bağırdım. Sonradan öğrendiğimize göre, subayın sıktığı kurşunlardan biri pencere demirine çarparak sekmiş ve pencere önünde nöbet tutan askeri hafif yaralamış. Askeri yaralayan kurşun Zemin-I . 2. 3 denilen koğuşun pencerelerine, yani tutsaklara sıkılmıştı. Kurşunların içeri girmemesi, tamamen tesadüf olmuştur. Asker yan baygın gözlerimizin önünde yatıyor ve bütün koğuşlardan protesto sloganları yükseliyordu hala. Ne kadar bekledi bilmiyorum; ama birkaç asker, yaralı eri sedyeye koyarken yaralı asker hiç kıpırdamıyordu. Askerin düştüğü yere bir hayli kan akmıştı. Uzun zaman pencerenin önünde bu kan pıhtılaşmış halde kaldı. İşte, sonradan adını tüm Türkiye’nin öğrendiği Albay Raci Tetik’in, Mamak Cezaevine geldiğini biz de bu olayla öğrenmiştik.

Tetik’in Mamak’taki ilk Cinayeti: Mustafa Yalçın

Faik Günday, Raci Tetik’in neden olayı ilk cinayeti şöyle anlatır: “Mustafa arkadaş gerçekten de kötüydü. Koğuştayken ölmüş müydü, şu anda anımsamıyorum; ama yeğenine “kötü düşünme herhalde bayılmıştır ” dediğimi anımsıyorum. Arkadaşım, hiçbir tepki vermiyordu.

Sadece amcasının elini tutmuş, öylece bakıyordu amcasını kapıdan çıkarırken. Belki de şoka girmişti. Bu satırları yazarken arkadaşımın  her hangi bir tepkisi gözümün önüne gelmiyor. Unutmuş da olabilirim tabi. Gerçekten de ne yapacağımızı pek bilemiyorduk. Mustafa arkadaşı kapıdan askerlere teslim ettiğimizde, sürekli atılan sloganlarla durumu diğer koğuşlara duyurmaya çalışıyorduk. Mustafa arkadaşı götürdüler ama birkaç saat sonra – yine bir hayli bağırıp çağırmadan ve sloganlardan sonra- bir görevlinin kapıya gelerek “Hastaneye götürdüler” demesiyle az da olsa rahatladık. Hala içimizdeki korku geçmemişti. Bu arada tüm A-Blok ‘a “bir arkadaşı hastaneye götürdüler, herkesin haberi olsun” diye yüksek sesle, koro şeklinde bağırarak duyurmuştuk. Tabi ki yüz yüze temasımız kesilmişti.

Belki daha önce yazmam gerekirdi. Bir parantez açarak belirteyim. İkinci aramanın nedeni, iki üç ay önce yapılan bir tünel çalışması. Birinci aramada bulamamışlardı. Herhalde ihbarcı eksik bilgi vermiş. Veya birinciden sonra ihbar edilmiş. Zira tünel olayını tüm gizliliğine karşın birçok kişi biliyordu. Başta sorumlu düzeyinde olup da sonradan örgütsel ilişkileri kesilerek, iki ranzalı küçük odadan izinsiz çıkamayan arkadaş aklıma geldi; ama başka biri de olabilirdi ispiyon eden. Kimin olduğu kesinlikle bilinemezdi. Biz de hiç merak etmedik zaten. Çünkü o zaman sorumlu olan arkadaş tarafından birkaç kişi ile birlikte başlanan bu tünel kazma işini, kısa bir süre sonra tüm koğuş hatta tüm siyasiler öğrenmişti. Genel komite üyesi olarak bilinen bu arkadaşın sorumluluğundaydı her şey o günlerde. Kazılan zemin büyüklü küçüklü taşlarla dolu olduğundan çalışma iptal edilmişti. Çıkan toprağı, tuvalette eriterek yok ediyorduk; ama daha bir metre bile kazılmayan çukurdan çıkan taşları koyacak yer bulamıyorduk. Her gün çıkan taşları, kazılan çukura doldurup boşaltmaktan hem usanmış; hem de tehlikeli olduğuna karar vermiştik. O zamanlar haftada bir arama yapıyorlardı’ ; ama her sayımda bazen gardiyanlar veya askerler, çoğu yere bakmadıkları gibi, baktıkları yerlere bile çok yüzeysel bakıyordu. Bundan dolayı tünel ağzı, bu son aramadan birkaç ay önce kazmaktan vazgeçilerek ıyı bir şekilde kapatılmıştı. Benim koğuş sorumlusu olduğum dönemde yapılan birçok aramada bulunamamıştı. Raci Tetik geldikten sonra ve tahmin edemediğimiz faşist darbenin ayak sesleri gelmeye başlayınca, aramalar sırasında koğuş sorumlularını içeri almaz oldular. Herkesi dışarı çıkarıyorlardı. İki faşistin kaçırılmasından sora her hafta yapılan rutin aramalarda böyle bir çalışmanın olduğunu biz bile unutmuştuk. Tünelin bulunma olasılığı hemen hemen kalmamıştı. Zira tünel, bir hayli ustalıkla gizlenmişti. Ancak bir ispiyon sonucu bulunabilirdi. Kanımca da öyle oldu. Bundan dolayı, yapılan ikinci aramada ortaya çıkmıştı bu tünel çalışması. Bir gün sonra, kendinde değil olarak verdiğimiz Mustafa Ağabeyinin -benden de büyük olduğundan herkes ağabey diyordu- yeğenini, koğuştan aldılar ve o zaman anladık ki Mustafa arkadaş ölmüş.

Herkes şok olmuştu. Tam bir belirsizlik vardı. Koğuş sorumluluğumun ve yaşımın büyüklüğü dışında diğer arkadaşlardan pek ayrıcalığım yoktu. Gene de sorumluluğun daha çok bende olduğunu hissediyordum. Ve en azından şimdi, bu satırlan yazarken böyle düşünüyorum.

Daha önceleri kapının önünde laf olsun diye bir nöbetçi asker bulunduran yönetim, bu olaydan sonra en az dört asker bulundurmaya başlamıştı. Mustafa Ağabeyin alındığı ilk gün bir hayli sloganlı protesto yapıldı. Bunun amacı diğer koğuşlara da durumu duyurmaktı. Az da olsa bazı koğuşlardan destek için sloganlar atıldığını anımsıyorum. Bunun dışında şu anda bende bir anı canlanmıyor. Mutlaka bir şeyler yapmak için tartışma yapmışızdır. Fakat eyleme dönüşmediğinden olacak ki, beynimde pek yer etmemiş. Adaşımı koğuştan nasıl çıkardıklarını, Mustafa arkadaşın ölüm haberini aldığımızda sloganlar dışında nasıl bir tepki verdiğimizi hiç anımsamıyorum. Alb. Raci Tetik geldikten sonra, var olan haklarımızın çoğu geri alınmasına rağmen, aşın bir baskı uygulaması yoktu. Sadece sık sık aramalar yapılıyor, kenarda köşede kalan yasak olan gereçler alınıyordu. Görüşlerin süresi on dakikaya-daha önce en az yanm saatti- kadar düşmüştü ve herkes ancak kendi görüşmecisiyle görüşebiliyordu. Daha önceleri, isteyen herkes arkadaşlarını yakınlarıyla görüşebiliyordu. Kesinlikle, cezaevi yönetimi, Raci Tetik gelinceye değin tutsakların günlük yaşamına karışmıyordu. Son dayak ve Mustafa yalçın arkadaşın ölümünden sonra her şey değişmişti. Mamak’ta baskılar böylece başlamış oldu. Tüm cezaevi, o günlerde bu baskılara karşı sözlü itirazların dışında hiçbir şey yapmıyordu.”

“Babamızı 36 Yaşında Bizden Alan Ölmüş”

İlhan Erdost’un kızı, Alaz Erdost, böyle diyordu, Birgün (29.04.2019) gazetesinde yer alan röportajında. Şöyle Devam ediyor Alaz Erdost: “Babamın ölüm emrini veren ölmüş. (12 Eylül darbesinin işkencehanelerinden biri olan Mamak Askeri Cezaevi’nin Müdürü Raci Tetik’ten bahsediyorum. İsmini sadece burada tek bir sefer yazacağım.) Babamın annemle, dostlarıyla beraber söylediği türküler var. Seslerini kaydetmişler. Biz ablamla açar açar dinleriz. Dinler, babamızın sesini tanımaya çalışırız. Aralarından seçince sevinir, göz göze gelir, birbirimize gülümseriz. Hasret gideririz. Ablamın sesi güzeldir, benimki değil. Eşlik etse annemin sesine karışır. Yine de babamın sesini bastıramazlar. Ben uzaktan bakarım. Yüzümde bir gülümseme. Dördümüz bir arada, annem gülüyor. Ablamla babam sarılınca saçlarındaki lüleler birbirine karışıyor.”

Bitirirken…

Yazko Edebiyat’ta (Ocak 1981) Talip Apaydın, İlhan Erdost için şunları yazmıştı:

Hiç bu kadar kararmadı gökyüzü
Hiç bu kadar kirlenmedi sular
İnsan insana bu kadar uzak değildi
Böyle kaçırmazdık birbirimizden gözümüzü
Küçük bir kız şimdi babasını sorar
Hadi yanıtlayın kızartıp yüzünüzü

Keyifli Pazarlar…

Mete Kaan KAYNAR