38’lik MIH…

“Tam olarak hangi ev, çıkaramadım.”
Gûlavi önce kaygılandı, sonra da, “Beni götür, ben bulurum,” dedi.
“Nasıl bulacaksın baba, koklayacak mısın?”
“Evet, koklayacağım, bizim insanlar gibi kokan eve gideceğiz.”
Sıleman ve Rıza birbirlerinin yüzüne baktı. Babalarının huyunu çok iyi biliyorlardı, vazgeçmezdi, hele de buraya kadar gelmişken. Çaresiz Rıza öne düştü.
“Hangi ev öksüz ve kimsesiz duruyorsa, hangi ev sürgün gibi kokuyorsa, hangi ev solmuşsa, hangi ev kuruyup dökülüyorsa işte bizim aradığımız yer orasıdır. Kardeleni o dağlardan söker buraya dikersen, ne olur biliyor musunuz? İşte bizim gideceğimiz ev gibi olur, boynu bükük, solgun, biçare… Işığı bile bir başka titrer, korkudan değil çaresizlikten, kimsesizlikten titrer. Lambanın ışığı bize evi gösterir.”

Sokağa girip hırsız kedi gibi sessizce ilerledi, nefes alırken bile ürktüler, Gûlavi asasını bile toprağa değdirmedi, uyuyanları uyandırmasın diye. Birkaç köpek havlayarak yanlarına gelmişti. İnsanlar gibi beş on metre uzakta durup küfrediyordu sanki. Gûlavi, kuşağından çıkardığı ekmeği parçalara bölerek köpeklerin önüne attı. Çok geçmeden köpeklerin sesi kesildi.
“Baba herkes uyumuştur, lamba ışığını nereden göreceksin?”
“Sürgünde uyku mu tutar insanı? Lamba uyusa dahi göz açıktır, ateş yanıktır, ruh ayaktadır. Sürgünde ölme korkusundan, ölüm provası uykuya bile dalınmaz burada.”

Çok geçmeden Gûlavi aradığı evi bulma sevinciyle, asasını oraya doğru uzattı.
“İşte orası!”
“Emin misin baba?”
Gûlavi kendinden emin şekilde, tek katlı kerpiç evin camına hafifçe tıkladı. Birkaç saniye içinde pazen, çiçek desenli perde ip üzerinde hafifçe kaydı. Yaşlı bir kadın gözleri belirdi.
“Ben size demedim mi burasıdır diye?”
“Dur baba daha bilmiyoruz.”
“Dediğiniz doğru olsaydı, bir kadın bu perdeyi aralar mıydı sanıyorsunuz?”
Zavallı kadın bir şeyler diyecek oldu, ağzı açılıp sonra kapandı. Sudan çıkmış balık gibi, istediği şeyi bir türlü bulamıyordu. Gûlavi dayanamadı.

“Meterse vaye, ma Desimurayme, nik lazê miye! (Korkma bacı, biz Desimu’danız, bunlar da oğullarım!)”
Kadının ağzından ses çıkmazdan önce gözlerindeki yaşlar haykırmaya başlamıştı.
“Wişşş! Pismilay, Pismilay! Ya Xızır tu pila! (Ya Xızır sen büyüksün!)” diyebilmişti.
Bir dakika geçmeden kapı usulca açıldı, hem de korkusuzca. Bir kapı böylesine sonuna kadar açılsın, hem de sürgündeyken. Gûlavi sürgünlüğü unutmuş, köyündeymiş gibi içeriye girdi. Uzun boylu yaşlı kadına baktı. Kapının arkasındayken ve sanki bacısıyla karşılaşmış gibi sarıldı. Kadını valasından, saçlarından ve omuzlarından öptü. Kadın Gûlavi’nin omuzlarını öptükten sonra eğilip elini öptü.

38’lik MIH-Romandan alıntıdır…

Gençliğimde, özellikle ekonomik sıkıntılar çektiğimde, atalarıma ağza alınmayacak küfürler savurur ve onları incitirdim, kendim bile duymaktan ürkerdim bu duyguları. Trilyonlarca değerindeki arazileri, yılda üç kez mahsul alınan toprakları, güzel evleri ve üretimi bol hayvanları terk edip, medeniyetten uzak, kartalların yuva yaptığı kayalıklara neden geri döndüler! Her başarısızlığımda ya da şöyle mi söylemeliyim, hayatımdaki her esintide işte bu limana sığındım, atalarıma sitem limanıydı bu. Zaman ilerledi, içimdeki fırtına aklımı savurmaya başladı ve ben “zaman ile lastik gibi nasıl oynanacağını öğreten noktaya dokundum” geçmişi-güne davet ettim. Atalarım ile oturup, can kulağı ile onları dinledim. Tüm “neden?” sorularım kendi cevabı ile kucaklaşıp, beni kurt gibi kemirmekten vaz geçti, dost olmuştuk kurtçuklarımla…

Güçlü olan, tarihi kendine göre yazar. Güçsüz olan ise, ağıtlar, ninniler, mitolojiler, kilim desenleri, mezar taşları, felsefe ve yaşam şeklinin içine tarihini şifreleyerek nakkaş gibi işler. Bunu okumak gerçekten zordur. Bu tıpkı, şimdiki çocukların eline verdiğimiz süs bebeklerine benzer. Bebekler, ses kayıtlarındaki ezberletilmiş (kaydedilmiş) sesler ile çocuk ile konuşur, her seferinde aynı şeyler. Çocuk, bu cümleler dışına çıkamaz, engellenir. Oysa, ağaç dallarından yapılan bebekler, kendi elbiselerimizin eskileri ile süslenir, elimiz ile kaş ve göze sahip olur, yaratıcılığımız ile saçlara kavuşur ve dillenir. Her sohbette farklı şeyler anlatır, ezberleri darmadağın eder. İşte, tarihçiler bize süs bebekleri verdi.

Bu roman, sürgünden niçin geri dönüldüğünü anlatır. Herkesin elbisesinin içine girmeyi başardık, lakin kendi dedemizin elbisesine bir türlü giremedik, ne düşündü, hissetti, acısı, sevinci, umutlarını bilemedik… Sanırım bu kıyım, daha derinden ve daha güçlüydü…

Bunları da beğenebilirsin