“Kötülüğün Sıradanlığı”nın Sıradanlığı

Gezi Direnişi ile George Floyd’un katledilmesi arasındaki benzerlikler hayli belirgin. Üç aşağı beş yukarı farklı yılların aynı tarihlerinde gündeme gelmiş olaylarından devlet şiddetinin farklı toplumsal yapılarındaki modern tezahürünü seyredebiliyoruz. Gördük ki, devlet denilen yapı ötekine şiddet uyguladığında karşılaştığı toplumsal tepkiyi söndürmek için de benzer metotlara, mazeretlere başvuruyor. Benzerlik sadece ABD’de halen devam eden ırkçılık ve faşizm karşıtı gösterilerle Türkiye’nin Gezi Direnişi arasında;  “Nefes alamıyorum!” diye çığırırken öldürülen ABD’nin ötekisi George Floyd ile “Vurmayın öldüm!” diye haykıran Türkiye’nin ötekisi/çapulcusu Ali İsmail Korkmaz arasında değil ki, olaylar, tarihler, ülkeler değişiyor ama ana kurgu bâkî kalıyor bu gök kubbede. George Floyd’un katili Derek Chauvin ile Ali İsmail Korkmaz’ın katili Mevlüt Saldoğan arasındaki benzerliği Alman Karl Adolf Eichmann ile Türk Yusuf Yerkel arasında da kurabiliriz. İlla tarih konuşacaksak Martin Kuther King’den Gıjgın Dede’ye bir kavramsal fiber hattı çeker, çok farklı gibi görünen bu iki olayın da aslında devlet şiddeti ve kötülüğün sıradanlığı ekseni üzerinden ele alınabileceğini de tartışabiliriz.

Velhasıl, ABD, Almanya,  İsrail, Türkiye… Bir kez daha fark ettik ki, aslında “aynı devletin”  farklı ülkelerdeki tezahürlerini konuşuyor gibiyiz.  Demek ki  “mevzubahis olan devletse gerisi (ülkesi) teferruat” olabiliyor. Unutmadan, “tekerrür” eden bir tarih yok ortada, modern tarihin farklı ülkelerinde istikrarla süregiden bir kapitalist ulus-devlet formu, onun şiddeti ve bu formun farklı ülkelerdeki tezahürü var.

Eichmann ve Yerkel’in maşası oldukları olaylar arasında hiç fark yok mu? Olmaz olur mu, elbette var; aklıma ilk geleni Yusuf Yerkel -henüz- Kudüs’te değil (!) örneğin. Bir de Eichmann Yerkel’den haberdar değildi ama Yerkel, Eichmann’ı da, onun davası üzerine gözlemlerini yazan Arendt’i de iyi tanıyor. Keşke Arendt de Yerkel’i tanıyabilseydi. Çünkü bir oksimoron gibi oldu ama Yerkel’in Arendt’i anışı, Arent’in Erichmann ile ilgili söylediklerini teyit eder nitelikteydi. Oksimoron nerede derseniz, oksimoron sosyal medyada Arendt’i  yâd eden, iktidara meftun, müptela ve sadece bu özellikleri nedeniyle ancak bir çakma-Eichmann olabilecek Yerkel’in, bambaşka bir neo-Eichmann Derek Chauvin’in neden olduğu olayları bizzat Arent’in gözlemleri üzerinden eleştirmesidir.

Başa dönersek, Yusuf Yerkel’in siyaset bilimi açısından kelimenin tam anlamıyla “muhteşem” olarak adlandırılabilecek açıklaması ile ilgili olarak söylemek istediklerimi belki daha basit açıklayabilirim. Yusuf Yerkel 2014’te Soma’da (Manisa) meydana gelen ve 301 emekçinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan kazadan(!) sonra devletin kazaya ilişkin tavrını protesto eden Erdal Kocabıyık’ı tekmeleyen Başbakanlık Müşaviri. Olay, 2018’deki Cumhurbaşkanlığı Seçimleri öncesinde, Muharrem İnce tarafından tekrar gündeme taşınınca, Yerkel sosyal medya aracılığıyla özür dileceyecektir: “Şunu herkesin bilmesini isterim ki, istemediğim bir karede olmak beni hâlâ çok derinden üzmektedir. Kamuoyu tarafından bilinmese de ve gündeme getirilmese de, olaydan sonra bizzat Erdal Kocabıyık’ı arayıp kendisinden özür diledim ve helallik istedim. O da hakkını helal etti.”

İşte yıllar sonra gelen ve “helal etme” nosyonu üzerine bina edilen bu günah çıkartma ayrıntısı konumuz açısından çok önemli. Not edelim dursun.

11 Mayıs 1960’ta Buenos Aires’in kenar mahallelerinden birinde yakalanarak İsrail’e getirilen ve 11 Nisan 1961’de on beş ayrı suçtan Kudüs Bölge Mahkemesi’nde yargılanmaya başlayan Karl Adolf Eichmann’ın macerasını Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı’ndan dinleyelim:

1950 tarihli ‘Nazi ve Nazi İşbirlikçileri (Ceza) Yasası’na göre, ‘bu suçlardan herhangi birini işleyen kişi … ölüm cezasına çarptırılır’dı. Bu yasaya göre yargılanan Eichmann her suçlamayı şöyle reddediyordu: ‘Bu iddianame bakımından suçsuzum.’ Ne bakımdan suçlu olduğunu düşünüyordu o zaman? … Köln’lü avukat Robert Servatius bir röportajda bu soruyu cevapladı: ‘Eichmann Tann’ya karşı suçluluk duyuyor, hukuka karşı değil.’ Ama bu cevabı sanığın ağzından duyan olmadı. Görünüşe göre savunma Eichmann’m, itham edildiği suçları, dönemin Nazi hukuk sistemine göre yanlış bir şey yapmamış̧ olmasına; itham edildiği şeylerin suçtan ziyade, üzerinde başka hiçbir devletin yetkiye sahip olmadığı (par in parem, imperium non habet) ‘hükümet tasarrufları’ olmasına; itaat etmekle yükümlü tutulduğunuz ve Servatius’un ifadesiyle ‘başarırsanız madalya ve nişanlara boğulacağınız, başaramazsanız darağacını boylayacağınız’ eylemler gerçekleştirmiş olmasına dayanarak reddetmesini tercih etmişti. (Nitekim Goebbels 1943’te, “Ya gelmiş geçmiş en büyük devlet adamları ya da en büyük suçlular olarak tarihe geçeceğiz” demişti.)

Eichmann’ın savunmasındaki ana argüman Nazilerin suçlarının ancak bu suçların işlendiği ülkelerde yargılanabileceği yönündeydi; birçok eski ve kıdemli Nazi’nin Nürnberg’den beş-altı yıllık hapis cezalarıyla yırttığını biliyordu. İsrail’in bu suçları yargılama yetkisinin olmadığını ileri sürmüştü,

Cebimizdeki notu çıkarmanın zamanıdır. Yusuf Yerkel’in tekmelediği Erdal Kocabıyık’la “helalleşmesi” ile -“Bakın burası çok önemli !”- mahkemede ateist olduğunu söyleyen  Eichmann’ın “Tanrı karşısında duyduğu suçluluk” ne kadar da “bir elmanın yarısı”lar değil mi? Hem Eichmann’ın Tanrı karşısında hissettiği suçluluğu da zaten mahkemede duyan olmamıştı, Yerkel’in Kocabıyık’la “helalleşmesini” de. Her şey mi birbirine benzer, benzemez elbette; Eichmann da Yerkel de Goebbels’in de dediği gibi ya gelmiş geçmiş en büyük müşavirler ya da en büyük suçlular olarak tarihe geçe”cekleri suçlarla sınanmışlardı ama henüz Yerkel Kudüs’e hiç gitmemişti. Tamam kabul ediyorum Goebbels’in sözünü birazcık tahrif ettim.

Olayı bir oksimoron haline getiren ise Yerkel’in bu tartışmayı, tıpkı kendisi ve tıpkı Eichmann gibi bir başka “suçsuz” (!), bir başka  “sadece mevcut kuralları uygulayan” (!), bir başka “sıradan kötü” (!) Derek Chauvin ile alakalı olarak kullanması. Yerkel’in açıklaması şöyle: “ABD’deki protestoların bu kadar büyümesinin altında galiba Floyd’un öldürülme olgusunun etrafında aşikar hale gelen H. Arendt’in ifadesiyle ‘kötülüğün sıradanlığı’ olgusu yatıyor. Sıradan beyaz bir polisin korkunç bir şeyi ‘her zamanki iş’ gibi yapıyor olması bardağı taşırdı.”

Arendt, muhteşem bir isim; Eichman üzerinden bizlere, Yerkellerin, Chauvinlerin birer “kötü” olmadıklarını, onların “işlerini yapan” sıradan insanlar olduklarını, kötülüğü, şahıslara mündemiç düşünmemiz gerektiğini salık veriyor.

Mete Kaan KAYNAR
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları