Kimin Bu Kentler?


Berlin’de sürgün müzesini ziyaret etmiştim yakın bir zamanda. Almanya’dan başka ülkelere aceleyle gitmek zorunda kalanların ayaklarını son bastıkları toprak, kent parçası olarak tarihi öneme sahip bir alanda kurulmuş, politik olarak iyi düşünülmüş bir mekan oluşturmuşlardı. Savaşta yıkılan ve o haliyle tarihin şiddetini bugüne taşıyan Anhalterbahnhof’un etkileyici gölgesinde, Almanya’dan dünyanın her tarafında kaçan entelektüel sürgünlerin hayatlarını dinledik ve gittikleri ülkelerde hayatlarına nasıl devam ettiklerini. Ben bir kısmını sadece yazılarından değil, okuduğum üniversitelere yaptıkları katkılardan da biliyordum. Onların adının verildiği amfilerde (büyük sınıf) yıllarım geçti. Ancak hiç tahmin etmediğim şekilde, onların yazgılarının bugünkü tekrarı bizlerin düşük yoğunluklu savaş adı da verilebilen şiddet ortamında buraya taşıdı ve o günleri daha fazla duygudaşlıkla anlar hale getirdi.

Bugünkü yerinden edilmişlik, iltica politikaları ve mültecilerin yaşamları ile bitişik olarak yerleştiriliyor Avrupalı entelektüel dünyada kayda değer düzeyde. Bu durum ise günümüz zorunlu göç ve yerinden edilme halini büyük acılarla veya bir kariyer başarısıyla görülebilir hale getiriyor. Politik özne olmaktan yerinden edilmişleri böylelikle dışlıyor aslında. Bir başka ülkede, kendi ülkelerindeki zulüm koşullarının bitişini bekleyen insanlar konumuna getiriyor. Bu yüzden entegrasyon ve adaptasyon kavramlarını, Avrupa kültürünü tanıtmak veya işgücü piyasasına uyum sağlamalarına destek olmak gibi açılımlar izliyor ancak. Sergi, bu tabloyu aşmaya niyetlenmiş ki bugün ile geçmiş arasında hikayelerimizi anlattırarak benzerlikleri öne çıkarmaya çabalamaktaydı.

Serginin önemli bir parçası, mülteci adaylarının Avrupa’nın uzak sınırlarında başvuruları kabul edilene kadar yaşamak zorunda kaldıkları, başka yere gitmelerine izin verilmeyen, hatta kent içinde dolaşmasınlar diye güvenlik önlemleri sıkıca alınmış kamptan bir parça sundukları bir barınaktı. Oldukça ilgi çektiği ve Avrupalı meraklı gözlerce beğenildiğini gözlerimle de gördüm. Beni ise son derece rahatsız etmişti. Berlin’e geldiğim ilk dönemde kalmayı tercih edebileceğim bir temizlik ve dizayna sahip olmasından mı yoksa, prefabrik birimden başını biraz yukarı kaldırdığında sıcacık bir his veren apartman dairelerinin ışık ve yeşil saksılarla ev içindeki kitaplıkların göründüğü pencereleriyle oluşturduğu kontrast mı bilemiyorum ama, son derece rahatsız edici bir deneyim yaşadığımı biliyorum. Zira Almanya’nın giriş kapısı olan Tempelhof’un bekleme yerlerindeki ağır koku, kayıt yaptırırken grup halinde tuvalete gitmeye izin verilen ve ayrıntılı olarak medeni bir tuvaletin nasıl olduğu size öğretilen bekleme koridorlarını, hatta Hollanda devletinin garantörlüğünde bir mülteci kampı şirketinin yeterli şartları yerine getiremediği için kapatılma kararı alındığı halde kapatılmayan kampının bir odasında sadece bekar olduğunuz için ceza gibi bir sürü kadın ve çocuğuyla beraber size gösterilen paslı perdelerle ayrılmış yatağı düşündüğünüzde, kendinizi şanslı hissetmek zorundalığı düşebilir önünüze. Bu örneklerden daha fazlasını kolayca dinlemeniz, okumanız mümkün.

Bekleme sürecinin öncesi ve sonrasına dair umut ve dayanışma, hayatlarınızın nasıl olduğunu fazlasıyla belirliyor yerinden edilme sürecinde. Bekleme sürecinde politika, geçici bir bilinmezliği daha insani şartlarda geçirmeye dair. Öğrencilik gibi. Barınma ve hayatta kalma çabasının zorluklarının göze alınması ise bu geçici kabul edilen sürecin bir sınava benzetilmesiyle ancak kaldırılabiliyor: bu süreci ödevlerinizi yapar ve gerekleri yerine getirirseniz, bir ileri aşamaya gururla geçersiniz, vaadi. Ödevler nedir, derseniz işte burada yeniden entegrasyon, adaptasyon, unutma ve yeniden öğrenme kelimelerini her cümlede tekrarlanan şekilde buluyoruz. Halbuki hafızamız en fazla bizi hayatta tutan şey iken.

Prefabrik barınağı her düşündüğümde, barınma sorunu ve kentlere dair çokça soru aklımda düğümleniyor. Kentlerin kimin olduğu, kimlerin kentler üzerinde hak iddia ettiği, kimlerin gizlice dışlandığı kent mobilyalarının ve sokak düzenlemelerinin kararlarının nasıl alındığı gibi. Bugün Türkiye’de işçi sınıfı çocuklarının ailelerinin tüm paralarını talep eden konut sahiplerinin ve özel yurtların işletmecilerinin, bunu adalet olarak gören devlet yöneticilerinin söylemlerini görüyoruz, parkların banklarında yatarak protesto hakkını kullanan öğrencilere karşı. Barınma hakkı bir insanlık hakkı, kentlerse hepimizin. Böyle söylemek ve yerel yönetimlerden taleplerde bulunmak yeter mi peki? O prefabrik barınağın arkasındaki binalarda oturmayı imkansız kılan bu sistemde, prefabrik barınağın komşularının empatisini kazanmanın ne önemi olabilir diye soruyorum kendime. Berlin’de boş binaların işgallerinden sonra ancak, belediyelerin kenti üzerinde yaşayan herkesin kılacak, sağlıklılık, sabit gelirlilik veya vatandaşlık gibi imtiyazlı kesimlerin hareket kabiliyetini sınırlandırarak da olsa herkese kendini ifade etme ve hareket etme şansı sağlayacak politikaları tartışması yapılabilmesi bugün yeniden düşünmemiz gerekenlerden. İyilik ve inayete değil, barış, demokrasi ve hukuk tüm kentleri biz ötekileştirilenler olarak yeniden mekan kılmamızın tek yolu.

Nevra AKDEMİR
Latest posts by Nevra AKDEMİR (see all)