Katil Kim?

Kendimi bildim bileli beynimi meşgul eden sorudur; Katil Kim?

Dünya devrimler tarihine baktığımda da baş tacı ettiğimiz liderlerin kahraman mı yoksa katil mi olduğu düşüncesiyle dehşete düşüyorum. Burada kendimi rahatlatan cevaplar verebilirim ama veremiyorum.  Dünyaya baktığımda da katillerin arasında mezarlığın tam ortasındayız. Her taraf ceset, her yer katil dolu. Ama yine bazı ülkelere baktığımda mezarların üzerinde çiçekler yetişiyor. Bunun sebebi elbette yüzleşmeyi başarmış olmaları.

Tarihin her döneminde kendileriyle yüzleşmeye başaran, halklar, toplumlar, kişiler felsefe, edebiyat, sanat ve bilimde büyük sıçramalar yaşamış, şiddet dilinden savaştan, militarizmden uzak durmuşlardır. Fakat kendileriyle yüzleşmeyi beceremeyen halklar, toplumlar ve kişiler şiddete teslim olmuş, savaşa seve seve evet derken kör bir militarizmin pençesine düşmüştür. Buna zamanın ruhu da diyebilirsiniz. Ama bu insanın körleşmesini meşrulaştırmıyor ne yazık ki.

Bunun en uç örneği Faşizmin Alman toplumunun orta sınıfını esir almasıdır. Birinci dünya savaşının sonunda, savaşın Alman askerleri üzerinde yarattığı yıkım ve bu yıkımın yarattığı aşağılanma duygusu Almanya’da faşizmi ve militarizmi yükseltmiştir. Yani zayıflığa karşı tahammülsüzlük soykırım fırınları ile sonuçlanmıştır. Böylece savaşta güçlü olanların zayıfları yok etmesi ahlaki bir gerekçeye bürünmüştür.

Bu ahlaki gerekçe daha sonra savaşların ve legal, illegal,  kriminal terörizmin gerekçesi olmuştur. Burada asıl problem;“Peki, katil kim? Sorusunun beynimizi ne kadar meşgul ettiğidir. Aşağılanan, toplumun dışına itilen, temel hakları yok sayıldığı için kendilerince ahlaki, ideolojik gerekçelerle öfkesini şiddete ve cinayete dönüştürenler mi? Kişisel olarak beynim her ne olursa olsun insan öldürmeyi, doğayı tahrip etmeyi, börtü böceği, kısacası yeryüzündeki canlının canına kastetmeyi onaylamıyor. Yaşam hakkı en kutsal haktır diyor.

Kendi adıma bu problemin cevabında net olduğumu söylemek isterim. Çünkü her ne gerekçeyle olursa olsun kendi zayıflıkları, aşağılanmış duyguları ile yüzleşmeyi başaramadıkları için insanın bu dünyadaki bütünlüğüne kasteden ve ortadan kaldıran her kim olursa olsun katildir. Bunu itiraf etmek, bununla yüzleşmek zor olabilir,  kolay olmadığını zaten görüyoruz.

Elbette bu cesaret gerektirir.

Bu cesaret J.P. Sartre’nin gösterdiği cesarettir. Sartre, Fransa’nın Cezayir’deki uygulamaları için “Hepimiz katiliz” demiştir. Sartre’ı cezalandırmak isteyenlere De Gaulle, “O Fransa’dır” demiştir.

İster kabul edin ister yüz çevirin hiçbir ahlaki gerekçe insan öldürmeyi haklı kılmaz ve hepimizi katil yapar. Onun için öldürme eylemi katil olmakla geçmişle yüzleşmek arasında bir tercih yapmaktır. Halklar, toplumlar, gruplar ve insanlar aşağılanmaya tahammül etmedikleri için kendileri için ideolojik ve ahlaki gerekçeler yaratarak katil olmayı seçmektedir. Peki nasıl yaşamı kutsal görmeyi nasıl başaracağız?

Yüzleşeceğiz, öfkelerimizi taşa çevirerek ve o taşı yontarak bilim, felsefe, sanat ve edebiyatta yol alacağız.  Tüm bunları yaptığımız zaman “Katil kim” sorusu çok netleşecektir.

Unutmayalım ki yeryüzünün ilk katili Habil, Tanrı tarafından aşağılandığı için kardeşini öldürmüştür. Çünkü Tanrı kardeşinin hediyelerini kabul etmiş onun hediyelerini reddetmiş ve bundan dolayı da Habil aşağılık kompleksine kapılarak yeryüzünün ilk cinayetini işlemiştir.

Bu gün ülkemizde yaşanan militarist kaosun altında da toplumların hafızasındaki yenilmişlik aşağılanmışlık duygusu hakimdir, aslında katil ortadır onun için hepimiz Sartre’ın dediği yerdeyiz; “Hepimiz katiliz…”

Yüzleşmeyi cinayet işlemeye tercih ettiğimiz gün katil olmaktan da vazgeçeceğiz. Bu seçim sadece bizim…Eğer katil olmak istemiyorsak, katillerin arasında yaşamak istemiyorsak ve bu soruyu beynimizden silmek istiyorsak geçmişimizle yüzleşip barışacağız. Bu toprakların ve bu ülke insanının buna ihtiyacı var.

 

Bunları da beğenebilirsin