“Karıncanın su içtiği” Adlı Romanda Göç

Alev ÖNDER

Göç, savaş, doğal afet, yeni iş imkânları arama gibi nedenlerle bir yerden başka bir yere geçme eylemini ifade eder. Siyasi, sosyal ve ekonomik sebeplerle yaşanabilen göçün ‘‘toplumsal- siyasal boyutu olduğu gibi bireysel boyutu da bir o kadar önemlidir’’  (Aytaç, 2012: 17). 24. Temmuz. 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile yaşanan zorunlu göç, hem bireysel hem de toplumsal tarihte önemli kırılmalar yaratmıştır. “Lozan Antlaşmasının azınlıklar maddesi, Doğu Trakya’daki Türkler ve Anadolu’daki Rumların karşılıklı olarak yer değiştirmesi esasına dayalıdır”(Akyüz, 2010:208). Mübadelede yaşananlar siyasetin yanı sıra sosyoloji, tarih ve edebiyat gibi önemli alanların da konusu olmuştur. Araştırmacılar, Erken Cumhuriyet döneminde, Türk-Yunan nüfus mübadelesinin ‘’Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlatısının gölgesinde kalmış ve en sonunda “resmi tarih”in içinde kıyıda köşede bir konusu’’ (Ercan, 2006:86, Yıldırım, 2006:24) olduğunu belirtirler.

Küreselleşen dünyada önemi artan göç olgusu özellikle edebiyat, sinema ve resim gibi sanat dallarının önemli malzemesine dönüşmüştür. ‘’Yaşanan göçlerin üç farklı boyutu vardır. Dolayısıyla göçmenler, göçmenleri uğurlayanlar ve göçmenleri kabul edenler göçü bu boyutlardan birisi ile algılarlar. Üstelik gruplar halinde yapılmış olsa bile göçe katılan her bireyin kendisine ait yaşanmışlıkları ve gerçeklikleri vardır’’ (Karaca, 2012: 23). Sanatçılar, bu öznel deneyimleri kurguya taşırken insani öze odaklanmıştır.

Yaşar Kemal, savaş ve göçlere tanıklık etmiş insanların dramını şiirsel bir dille anlatırken karakterlerin öznel deneyimlerini merkeze alan önemli bir yazardır. Bir Ada Hikayesi Dörtlemesi, 1915-1925 yılları arasında yaşanan savaşların ardından yıkıma uğrayan bir coğrafyada yer değiştirmek zorunda kalan yaralı insanların ayakta kalma çabasını yansıtmaktadır. Mübadele sürecinde iki devletin imzaladığı anlaşma maddeleri, kendi yurtları gibi benimsedikleri topraklardan ayrılmak zorunda bırakılan öznelerin varoluş mücadelesi üzerinden sorgulanmaktadır. Dörtlemede resmî tarihin hâkim anlatılarının dışına çıkan bir söylem dikkat çekmektedir.

Dörtlemenin ilk romanı, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, mübadele haberi ile yıkılan ve adadan ayrılmak zorunda bırakılan topluluğun hazin veda öyküsünü anlatmaktadır. Rum Vasili dışında herkes adadan ayrılmak zorunda kalır. Tanık olduğu savaşlar nedeni ile yaralı öznelerden biri olan Poyraz Musa adaya sığındığında savaş ve göçün ortak acıları sayesinde Vasili ile arasında diyalog kurulur. Bu çalışmada ikinci roman “Karıncanın Su İçtiği” ele alınacak ve göç olgusu üzerinden tahlil edilecektir.

Karınca Adası ve Göç

Yaşar Kemal, zorunlu göç kararının tarihin en büyük sürgünü olarak tanımlandığını belirtir . Sebebini şu sözlerle açıklar: ‘’Ne Türkiye’deki Rumlara, ne Yunanistan’daki Türklere sormuyorlar, vatandaş Türkiye’ye gitmek istiyor musun, Rumlara sormuyorlar, vatandaş sen Yunanistan’a gidecek misin? İşte tarihin en büyük sürgünü. İşte insanlığın yaşadığı en büyük acılardan bir tanesi. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/lozan-konferansindan-sonra-tarihin-en-buyuk-gocu-yasandi-38415143(e.t. 15.08.2018) Yazar, Karıncanın Su İçtiği adlı romanda Girit başta olmak üzere farklı şehirlerden gelen mübadillerin ölüm kalım mücadelesine dönüşen göç serüvenlerini ele alır.

Yazar, imgesel bir ada olan Karınca adasının gönderilen mübadillerin ardından ıssız kalışını bir Karadeniz balıkçı deyimi ile kitabın girişinde ifade eder: “Deniz o kadar durgun, o kadar durgundu ki karıncalar su içerdi” (Kemal, 2017). Boşalan evlerle birlikte ada da kendi kimliğinde zenginliğini yitirmeye başlamıştır. Hıristiyan Rum Vasili, adanın mübadiller gitmeden önceki halini anlatırken geçmişe özlem dolu nostaljik bir bakış söz konusudur:

“Biz buradan Amerikaya dumanlanmış balık gönderirdik. Sele zeytini, pembe nar, balık yumurtası gönderirdik.  Ne diyorsun sen kardeş. İtalyadan İngiltereden Fransadan kumaş, İsveçten teknelere motor gelirdi. Şu dükkânlar dolar taşardı. Alışveriş yapmak için buraya İstanbuldan, İzmirden, Halepten, Bağdattan Şamdan gelirlerdi. Burundaki evlerin sahiplerinin gemileri, Atinada, İstanbulda, Amerikada şirketleri vardı” (Kemal, 2017: 42).

Poyraz Musa, romanda Nişancı Veli’ye adadan göç edip gitmek zorunda kalanların boş evlerini gösterirken onların adaya duydukları yoğun sevgiden söz eder. Amerika’da ve İngiltere’de büyük işler yapan ve köşkleri, sarayları, gemileri olan bu insanların “yüreklerinden atamadıkları” yurtlarını savaş çıkınca terk etmek zorunda kalışlarını büyük bir üzüntüyle ifade eder:

“Belki bir daha yurtlarını hiç göremeyecekler, hasretlikten ölecekler. Belki de birkaç çok yaşlı kişi bir yolunu bulacak, bir iki günlüğüne, çekinerek, ürkerek doğdukları yere hasret gidermeye gelecekler, çocukluklarının, gençliklerinin, en güzel düşlerinin adalarını bulamayacak, düş kırıklığıyla evlerine geri dönecekler, bundan sonra da ölene kadar mutsuz kalacaklar. İnsan, düşleri öldüğü gün ölür” (Kemal, 2017: 211).

Poyraz Musa, savaş cephelerinde tanık olduğu travmatik olaylar nedeni ile sakatlanmış ruhunu adada iyileştirmek için çabalar. Geçmişin karabasanlarından kurtulmaya çalışan Poyraz Musa, adaya gönderilen yeni mübadillerin içler acısı durumundan çok etkilenir. Göçlerin sebep olduğu açlık ve yoksulluğun insanlığı sürüklediği felaketin boyutuna şu sözlerle dikkat çeker:

 “Donmuş, kaskatı kesilmiş, yüzleri gerilmiş, gözleri yuvalarından fırlamış yüzlerce asker görmüştü Allahuekber dağlarında. Çöldeki Yezidi kırımı, kızların koparılmış diri memelerinin kumların üstünde seğirerek kanamaları, bu aklından hiç çıkaramadığı korkunçluklar bile şu aç insanların durumları kadar onu üzmemişti” (Kemal, 2017:91).

Romanda farklı dil ve etnik kimliğe sahip toplulukların ev/yurt kavramına bakışı irdelenmektedir. Karınca adasında birlik ve beraberlik içerisinde yaşayan tüm toplulukların savaş döneminde ortak acılar yaşadığı vurgulanmaktadır. Anlatıcı, farklı etnik ve dinî kimliğe sahip karakterlerin savaş cephelerinde omuz omuza vatanı koruduklarının altını çizmektedir. Yazar, ayrıştırıcı değil birleştirici unsurlara dikkat çekmektedir. Ada halkına göre zorunlu göç, “sürgün”dür:

“Derin kardeşlikten, dostluktan sonra bu düşmanlıklar neydi? İnsanlar çektikleri acılarda birleşiyorlardı da, yaşadıkları sevinçlerde niçin bir araya gelemiyorlardı? Savaş bitmiş, ölen ölmüş kalan kalmışken, bu adanın bu güzel insanlarını binlerce yıllık yurtlarından bilmedikleri, görmedikleri başka diyarlara niçin, hangi hakla sürmüşlerdi?” (Kemal, 2017: 492).

Mübadele haberi alındığında adada azınlıklarla uyumlu bir şekilde yaşayan yerli halk tepki göstermiştir. Çanakkale gazisi Ali Çavuş, kaymakamın yanına giderek Çanakkale’de kolunu vatan savunması için kaybetmiş Hristo’nun haksızlığa uğrayacağını söyler. “Sol kolu Çanakkale’de kaldı, yüreği de burada kalmasın” (Kemal, 2017: 243) diyen Ali Çavuş’a kaymakam kanunları hatırlatır. “Kanun, kanun! Hristo’nun bir kolu Çanakkalede kaldı benim şu ayağımla birlikte, Anafartalarda… Bu mu kanun?” diye bağıran Ali Çavuş kaymakamlıktan öfkeyle ayrılır. Hristo’ya “Sizi Yunanistan’a sürüyorlar” (Kemal, 2017: 243) diyerek acı haberi verdiğinde aldığı yanıt onu daha da duygulandırır:

“Çavuş, Çavuş, Ali Çavuş, yakında dönerim üzülme. Neyim kalmışsa hepsi senindir. Tekneyi de iyi, fıkara bir balıkçı bulursan ona ver. Hiç para alma, para alma. İyi bir balıkçı… Yakında dönerim. Çok yakında. Beni köyümden kimse edemeyecek, kimse, kimse…” (Kemal, 2017: 243)

Hristo’nun gelişmiş aidiyet duygusunu yansıtan bu sözler, onun yaşadığı toprağı “öz yurt” olarak benimsediğini ortaya koymaktadır. Hristo ve diğer azınlıklar mübadele ile gönderildikten sonra bomboş kalan adaların ve köylerin ıssızlığı herkesi hüzne boğmuştur. Boşalan evlere Yunanistan’dan gelen göçmenler zorla yerleştirildiğinde de mekânların “gene bomboş” kaldığı söylenir. “Bomboş”  sözcüğünün vurgulanması dikkat çekicidir. “Mekân insan ile anlamlıdır”  görüşünü savunan bir bakış açısı söz konusudur. Mekânla kurulan samimi bağın önemine dikkat çeken anlatıcı, fiziksel olarak uzaklaşan insanların belli mekânlarla kurdukları sağlam bağlar ile aslında o mekânlarda kaldıklarına işaret etmektedir. Mekanların kendine has bir kimliğinin ve ruhunun olduğu gerçeği hatırlatılmaktadır.

Romanda öncelikle Karınca adasının boşaltılması sırasında yaşananlara değinilir ve adanın eski hali anlatılır. Geçmiş- şimdi kıyaslaması yapılırken adada çokkültürlü yaşamın güzellikleri vurgulanır. Mübadele maddesinin insanın insanla, doğayla ve devletle ilişkisini doğrudan etkilediğine işaret edilir. Karıncanın Su İçtiği adlı romanda bir yere yerleştirilmek üzere Yunanistan’dan gönderilen mübadillerin Anadolu’ya geliş öyküsü ayrıntılı şekilde anlatılır.  Bir yer değişikliği olayından ziyade bir trajediye dönüşen yolculukta yaşananlar şu sözlerle yansıtılır:

“Bir gün bir komisyon geldi, bütün varlıklarını ölçtüler, biçtiler, ellerine birer kağıt verdiler. Hiçbir kimse bir şeyini satamadı, satanlar da yok pahasına sattılar, beklediler, aylarca ne gelen ne giden oldu, onları köylerinde unuttular. Sonra bir gün silahlı kişiler geldiler, sert adamlardı. Haydiyin, dediler, köylüler şaşırdılar. Birkaç gün içinde yaya yapıldak yollara döküldüler. Yaşlılar, çocuklar sayrı, yorgun, bitkin bir iskeleye indiler. İskele ana baba günüydü. Binlerce insan açıkta yağmur altında Türkiyeden gelecek vapurları bekliyorlardı” (Kemal, 2017:35 ).

Mübadiller, Anadolu’da iskelelere ulaştıklarında “vapurlarda çok telefat verdikleri” anlaşılır. Vapurdan indikleri anda yağmurun yeni yerde de şiddetli yağdığı vurgusu ulaşılan yeni mekânda da sıkıntı ve acıların süreceğine dair bir işaret gibidir. Bu zorlu yolculukta ‘’İtalyan gemileri neredeyse dökülmektedir hatta hayvan taşınan gemilerle bile mübadilleri taşımışlardır’’ (Ay, 2011: 97).

Romanda Mübadillerin Anadolu’ya dağıtıldığı belirtilirken kendilerine uygun bir yaşam alanı seçme fırsatlarının olmadığı vurgulanır.  “Kimi karlı dağ köylerine, kimi sıtmalı ovalara düştüler” diyen anlatıcı, bazı mübadillerin gönderildikleri boşalmış Rum köylerinin yanmış olduğuna dikkat çeker. ‘’Türk Hükümeti, Yunan ordusunun çekilmesi sırasında yaptığı yakma ve talanlarla hem de işgal bölgelerinden kaçarak gelmiş olan mültecilerin yağmalarıyla uğraşmıştır. Yunanistan Türklerin evlerini, tarla ve bahçelerini herhangi bir zarara uğramadan göçmenlere vermekteyken, Türkiye iskân yapacak ev bulamamıştır’’ (Ay, 2011, s.20).

Mübadiller bazı toprakların verimli olduğunu fark edip yanmış köy evlerini onarırlar. Yer değişiklikleri devam ederken “Yunanistanın kıyı köylüklerinin bir bölüğü yaylalara, bozkıra, dağ köylüklerinin insanları da güneyin, güneydoğunun bataklık topraklarına’’ sürülürler. Sıcaktan, sıtmadan kırılanların olduğunu belirten anlatıcı, mübadillerin bir kısmının “Anadolu’ya döküldüğü”nü  hüzünlü bir tonla ifade eder. Göç, ‘’dağıtılan/dökülen” insanların savruluş hikâyesine dönüşür. Evleri onarmaya çalışırken aslında kendi yaralı ruhlarını iyileştirmek için çabalarlar.

Anadolu savaşlardan çıktığı için kötü durumdadır. Anadolu halkına devletin yardımı yetmese de  “fıkara Anadolu halkları ellerinden geldiğince göçmenlere yardım ederler (Kemal, 2017:36). Romanda savaş ve göçün travmatik etkilerinin sadece bir azınlık grup üzerinde değil tüm topluluklar üzerinde görüldüğüne işaret edilir. Anadolu, sürekli yer değiştirmek zorunda kalan halkın yaşadığı acılara tanıklık eden zorlu bir coğrafyadır.

“Anadolu daha çalkanıyor. Anadolu daha yerine oturmadı. Bütün Anadolu ayakta. Bütün Anadolu göçmen oldu. Kocası ölmüş kadınlar, analar, babaları ölmüş çocuklar, çocuklarını yitirmiş analar babalar, yanmış evler, yanmış köyler, yanmış kasabalar, sürüsüz kalmış binlerce köpeğiyle bütün Anadolu ayakta” (Kemal, 2017:43).

Karınca Adası, Yunanistan’dan gelen bir grup mübadilin zorlu yolculuğun ardından uğradığı yedinci yerdir. “Ta Orta Anadolu’dan bu yana” geldikleri vurgulanan grupların başlarını sokacakları bir ev, bir parça toprak bulamadıkları için çok mağdur oldukları anlatılır. Ellerinde avuçlarında hiçbir şey kalmayan mübadillerin çaresizliği dile getirilirken “bereket versin geçtikleri yerlerin köyleri bir lokma ekmekleri bile varsa onlarla paylaşıyorlardı. Kimi köyler de onları birer ikişer evlerine alıyorlar yemeyip yediriyor, içmeyip içiriyorlardı” (Kemal, 2017:36)  diyen anlatıcı “öteki-biz” ilişkisinin siyasi ve ekonomik koşullardan etkilendiğine işaret eder. Realist bir tablo çizilerek “kimi köyler de onları, itleriyle, atlarıyla, yıldık, yıldık, bıktık sizden diyerek, daha yoldan geçerken kovalıyorlar, köylerine sokmuyorlardı” (Kemal, 2017:36) tespitine de yer verilir. Savaşın altını üstüne getirdiği Anadolu’nun birçok yerinde kargaşa sürüp gitmektedir. “İtin önüne ot, atın önüne et atılmıştı. Bu yüzden göçmenler perişandı” (Kemal, 2017:36) tespiti yaşanan kaosun boyutunu göz önüne sermektedir.

Romanda göç dalgasında Anadolu’da farklı etnik grupların sürekli yer değiştirmek zorunda kaldığı, her grubun kendi içinde ayrı ayrı mağduriyet yaşadığı vurgusu dikkat çekmektedir. Nişancı Veli ve ailesinin yaşadığı deneyim anlatılırken gittikleri tüm mekânlardan bir başka sebeple uzaklaştırıldıklarının altı çizilir. İskân Komisyonu görevlisi ile aralarında geçen diyalog tüm toplulukların yaşadığı ortak çaresizliğin tasviridir. Jandarmaların başındaki kişi “ayağı aksayan, bir kolu çolak” bir subaydır. Romanda en sert karakterlerin de kendi bireysel tarihlerinde savaş ve göç nedeni ile kırılma yaşadıklarına işaret eden ayrıntılar önemlidir. Anlatıcı, ayrı ayrı acılar çekmiş bireylerin sosyal konumları farklı olsa da ortak kederlerinin olduğu mesajını vermektedir. Köy meydanına köylüleri toplayan “sert subay” ile köylüler arasında geçen diyalog farklı etnik ve dinî kimliğe sahip öznelerin bu göç dalgasında mağdur olduğuna işaret etmektedir:

“Derhal derakap” diye komut verdi, “derhal, derakap bu köyü boşaltacak, çıkıp gideceksiniz! Derhal ve de derakap!..”

Köylüler, bozkurtlar gibi sızılaştılar. Bizi buraya İskân Komisyonu gönderdi dediler, kimsecikler aldırmadı.

“Yunanistan göçmeni kardeşlerimiz geldiler, yerlerinden yurtlarından olmuş, gavurun elinden kurtulmuş, zulüm görmüş… Bakın, yarı aç yarı tok, köyün dışında bekliyorlar. Yorgun, bitkin, hasta…”

“Biz de yerimizden olduk. Biz de göçmeniz, biz de yarı aç yarı tokuz. Bizi de bu köye İskan Komisyonu gönderdi.” Dediler. Biz de düşmanın ayakları altında çiğnendik.”

Fazla söz dinlemem, hemen şimdi, derakap!” (Kemal, 2017:130)

Nişancı Veli ve ailesi “köyden çıkıp Karınca Adasına gelinceye kadar kırımlara uğramışlardır” (Kemal, 2017: 130). Kaçan Yunan askerlerinin yakıp kül eylediği köyleri gördüklerinde savaşın yarattığı tabloda bir kez daha üzülürler. Bazı köylüler Nişancı Veli ve ailesine acıyıp yardım ederken bazıları göçmenlerden bıktıklarını söyleyip köylerine girmelerine dahi izin vermezler. “Anadolu bir göçler sığıncasıdır. Dünya göçler çalkantısındadır (Kabacalı, 2002:5) diyen Yaşar Kemal’in işaret ettiği gibi Anadolu mübadillerle doludur. Yerli halk da çaresiz kaldığında ben-öteki sınırlarına duvar inşa etmeye başlar. Savaş ve göç, çokkültürlü adada kurulmuş birlik köprülerini yıktıktan sonra farklı kimliklere sahip karakterler arasına kimi zaman duvarlar örülmesine sebep olmuştur. Özellikle ekonomik sebepler toplulukları ayrıştırır. Roman, insan gerçekliğine odaklanırken bu hususa da dikkat çekmektedir.

Abdülvahap Bey başta olmak üzere bazı devlet görevlileri yeni gelen mübadilleri adaya gönderirken onların içler acısı durumundan çok etkilenirler. Göçün travmatik izlerinin farklı sosyal statüdeki karakterlerin gözünden anlatılma çabası dikkat çekmektedir. Devleti temsil eden görevlilerin meseleye kimi zaman insan hikâyeleri ile odaklandığı tasvirler bu bakımdan önemlidir:

“Allah kimsenin başına vermesin. Çok perişan haldeydiler. (…) Ne yoksulluk, ne perişanlık! Her birisi canlı cenaze. Bir kuruş almadan ev de verdik, tapusu elinde. Bilmem hangi diyar muhacirleri. Zor anlaştık. Dilleri yok gibi bir şey. Bir de güzel çocuklar, bir de güzel. (…) Bana öyle geliyor ki, ada o kadar dolacak ki, size çadır göndermeye mecbur kalacağız. Çadır göndermek kolay diyelim, bunlar adada ne yiyecek ne içecekler? Şaşırdım, insan böyle vakalar karşısında dilhun oluyor. Bu kadar çalıştık çabaladık, kaç harbe girdik çıktık, milyonlarca gencimiz öldü, memleket harabeye döndü. Ne geçti elimize?” (Kemal, 2017: 300).

Romanda savaş ve göçlerin ardından “kimin eline ne geçti” sorusunun yanıtı aranmaktadır. Farklı etnik ve dinî kimliğe sahip roman karakterleri yazarın sözcülüğünü üstlenerek acı tabloyu tasvir etmektedir. Boşaltılmış, yanmış ve yıkılmış köyler anlatılırken “saban yüzü görmemiş kıraç düzlük” ve “uçsuz bucaksız sökülmüş, evleri yerle bir, ören yerleri”nde umut arayan insanların perişanlığına dikkat çekilmektedir. Daha önce tarımla uğraşıp geçimini sağlamış mübadiller yaşamlarını nasıl sürdüreceklerini bilememenin kaygısı ile doludurlar. Romanda Ali Çavuş, göçü zulümle eş değer gören karakterler arasındadır. Poyraz Musa tekne işi için Ali Çavuş’un köyüne gittiğinde eskiden dörtte üçü Rum olan köyün boşaldığını görür. Ali Çavuş, mübadele sonrasında Yunanistan’dan gelip evlere yerleştirilen Türklerin sokağa dahi çıkmadığını üzülerek anlatır. “Dünyaya küsmüşler” ifadesini konuşması boyunca hüzünlü bir edayla tekrarlar. Geçim kaynağı bulamayan göçmenlerin ruh halini çözümlemeye çalışırken “herhal insanın yüreği kökünden koparılmış gibi oluyor” diyen Ali Çavuş’a göre bir insanın vatanından ayrılması “zulüm”dür. Poyraz Musa da zorunlu göçleri “zulmü kebir” olarak tanımlayarak onu destekler. (Kemal, 2017: 240) Karakterlerin konuşması, ben-öteki ilişkisinde ‘’empati’’nin gücünü yansıtmaktadır.

Anlatıcı, en güzel, geniş topraklı adaların, köylerin, kasabaların çoktan dolmuş taşmış olduğunu belirtir.  Bol topraklı adalara, köyler göçmenler erkenden gelip yerleştirilmiştir. Mübadiller zorlu yolculukta kayıplar vererek ulaştıkları yerlerde de hastalıkla mücadele etmeye devam ederler. ‘’Mübadele Sözlesmesi’nden hem önce hem de sonra göçün insanlar üzerindeki fiziksel olarak hasar bırakıcı etkilerinden biri, sağlıksız koşulların neticesinde ortaya çıkan hastalıklar ve bu hastalıkların akabinde gelen ölümler’’ (Türker, 1998: 36) dir. Anlatıcı, savaş ve göçlerle “yerinden oynamış bir dünya”da mübadillerin çaresizliğine şu sözlerle dikkat çekmektedir:

Sıtmalı, kıraç, karlı, boranlı yerlere yerleştirilip oralarda yaşayamayıp, yoksul, perişan yollara düşenler… Yerli köylerin aralarına yerleştirilip, o köylerin hışmına uğrayanlar.Büyük, iyiliksever köylere, kasabalara birer ikişer hane, üçer beşer hane sığınanlar, sevinçlerinden ne yapacaklarını bilemeyenler, komşularından, akrabalarından, kardeşlerinden ayrılanlar, bu kargaşada ya onlardan önce, ya sonra gelen köylülerini, analarını babalarını yitirenler. Yerin yerinden oynadığı bir dünyada boynu bükük, umarsız kalanlar’’ (Kemal, 2017:38).

Göç eden topluluklar, sığınacak herhangi bir yer buldukları anda umutlanırlar. Karınca adası Anadolu’yu dolaşıp altı kızı ve eşi ile gelen Hüsmen için “cennet gibi” dir. “Daha da cennet yapacağız inşallah” (Kemal, 2017:49) diye dua eden Hüsmen, bütün Anadolu’yu dolaşa dolaşa kimsede hal kalmadığını vurgular. Sıtmadan, açlıktan kırılan çok sayıda insanın ölümüne tanıklık ettiklerini üzüntüyle anlatır.  Hüsmen’in eşi ve çocukları göçün travmatik izleri ile doludur. Savaş ve göç deneyiminin kadın karakterler ve çocukların bilincinde nasıl hatırlandığı ve nasıl aktarıldığı hususu önemlidir. Anlatıcı, şiddet kültürünün güçsüzleştirdiği dezavantajlı grupların bireysel ve toplumsal kimliklerini korumak adına verdikleri mücadeleye dikkat çeker. Sabiha Hanım zorlu yolculuğu Melek Hatun’a anlatırken savaş ve göçün sebep olduğu yıkım kadın öznenin bakış açısıyla yansıtılır:

“Bize nereye gideceksiniz, ne yapacaksınız demediler, getirdiler koskocaman, bomboş bir yapının içine soktular. (..) Vapura bindirdiler, vapur batacaktı, beş gün, beş gece sallandı batmadı. Kokudan, açlıktan öldük. Ölümüzü getirdiler, deniz kıyısındaki bir kocaman yapıya üst üste doldurdular. Orada çok bekledik. Çok yaşlı öldü, çoğumuz hastalandık”  (Kemal,2017:61).

Sabiha Hanım ve ailesi, gönderildikleri yeni yerlerde “çiti kamıştan çatısı ottan” evlerde bir süre yaşamak zorunda kalırlar. Sivrisinek istilası ile sıtma başladığında “kokan ölüleri” ortada kalır. “Birkaç ay içinde yarı yarıya kırıldık” diyen Sabiha Hanım göçün ölüm kalım savaşına dönüştüğüne işaret eder. “Hüsmen’in anası, babası, o ot bitmez çöle kurban gitti” (Kemal, 2017:62) diyerek kayıplarını kederle anlatır. Melek Hatun’a acı dolu deneyimi aktarırken travmatik olaylarla hesaplaşma  yaşar. Kadınlar arasında kurulan dayanışma, yaralı ruhlarının iyileşmesinde önemli role sahiptir.

Romanda göç serüveni anlatılan bir başka aile Girit göçmeni Musa Kazım ve ailesidir. Musa Kazım ve ailesi Girit’ten ayrılırken bütün komşularının arkalarından ağladığı fakat hükümetin kimseyi dinlemediği belirtilir. Eski ve çürük bir vapurda çok kötü koşullarda İzmir’e gelirken sıtma ve ishalden özellikle çocukların ve yaşlıların öldüğü bilgisi tekrarlanır. Mübadillerin yaşadığı acıların ortaklığına işaret etmek adına roman boyunca her ailenin deneyimi tek tek hikayeleştirilir. Musa Kazım’ın eşi yolda vefat etmiştir. Son üç günde yiyecekleri de tükenen göçmenler, İzmir rıhtımına geldikleri anda karaya ayak bastıkları için hep bir ağızdan hüngür hüngür ağlamıştır. Sinematografik unsurlarla anlatılan bu bölüm, göçün trajik boyutlarını ortaya koymaktadır. İzmirliler gördükleri mübadillerle konuşmaya çalışırlar, fakat büyük kısmı Türkçe bilmediğinden cevap alamazlar. Türkçe bilenlerin de yöreye şaşkınlıkla bakmaktan konuşamadığı belirtilir. Anlatıcı, okuru kimlik, benlik ve ötekilik üzerine düşünmeye sevk eder.

Musa Kazım ve ailesi, Yunan askerlerinin yakıp yıktıkları köylerde yaşamanın mümkün olmadığını görünce  Karınca Adasına gelir. “Allah kimseyi yurdundan yuvasından etmesin. Bir insanı yurdundan koparmak, o insanın yüreğini koparmaktan daha acı veriyor” (Kemal, 2017: 187) diyen Musa Kazım, bir gün mutlaka kendi yurduna döneceğine inanır. ‘’Ben doğduğum yere gitmeliyim’’ (Kemal, 2017: 483) cümlesi onun yaşamının tek gayesini ifade etmektedir.

Yaşar Kemal, ilk romanda Karınca adasından ayrılmak istemeyen Rumların hüzünlü vedasını anlatırken Yunanistan’dan zorla getirilenlerin yaşadığı ortak acıyı ‘’Karıncanın Su İçtiği’’ yere dönüşen ada ile anlatmayı sürdürür. Mübadele yüzünden ‘’pek çok aile parçalanıp dağılmıştır. Bu fiziki harabiyet kaçınılmaz olarak kuşaklardan kuşaklara aktarılan ruhsal sorunları da beraberinde getirmiştir. (Ercan, 2006: 48) Adada Musa Kazım Efendi’nin beden ve ruh sağlığına dair duyulan endişe her gün artmaktadır.

Musa Kazım, kızlarına ninelerinden kalan sandıkları açmamalarını, sandıkları kendi öz yurtlarında açacaklarını sıkça söyler. Bu talep, adeta bir saplantıya dönüşür. Sandık, onun öz yurduna dönüşüne dair umutlarının simgesidir. Musa Kazım, zorunlu göç sözleşmesini imzalayan devlet yetkililerine öfkelidir: “Buna düpedüz sürgünlük derler. Buna işkence, buna zulüm derler” (Kemal, 2017: 187). Yaşlı adam, kızgınlığına rağmen Karınca adasında kendisi gibi savaş ve göç mağduru topluluk karşısında konuşurken sakin ve anlayışlı tutum sergiler. Anlatıcı, ruhsal yaraları olan karakterlerin kimliklerini yeniden inşa etme sürecinde ‘’birliktelik’’ ruhu ile umut üretmeye çalıştıklarına işaret etmektedir:

 “Böyle güzel bir adayı, sizin gibi insanları Allah bize buldurdu. Çok geçmeden, Avrupa yeni kanun çıkaracak, biz de geriye döneceğiz. Belki de aramızdan dönmek istemeyenler de çıkacak. Onlar da varsın kalsınlar burada. Buradan giden Rumlara gelince belki onların çoğu belki de hepsi döner. Gördüğüm, Yunanistan’a gelen göçmenlerin çoğu, aaah, yurdumuz, diye ağlaşıyorlardı” (Kemal, 2017: 190).

Musa Kazım Ağaefendi Rum mezarlığını görünce “her mezarın hece taşındaki haçın altında” çoğu Türkçe olan soyadlara bakarak “Giritte de birçok ailenin soyadı Türkçeydi” (Kemal, 2017:431) diye düşünür. Anlatıcı, dil duyarlığına dikkat çekmektedir. Dil-kimlik ilişkisine dikkat çekilirken zorunlu göçün aidiyet bağlarına verdiği zarara da işaret edilmektedir. “İçine, anlayamadığı, şimdiye kadar yaşamadığı bir hüzün çöken” (Kemal, 2017:431) Musa Kazım Ağaefendi, kendi aile büyüklerinin mezarlarını görüp görememe endişesi ile doludur. Ölmeden atlarını da bir kez daha görmek isteyen Ağaefendi, ‘’Yazık, yazık benim atlarım, yani benim elimle besleyip büyüttüğüm atlarım kaldı orada, Girit’te’’ (Kemal, 2017: 483) diye ağıt yakar. Zorunlu göç Musa Kazım Ağaefendi’nin öyküsü üzerinden eleştirilirken bu travmatik olayın tüm canlıların yaşamını alt üst ettiğinin altı çizilir.

Yaşar Kemal, romanda göç  olgusunu insan-doğa ilişkisi merkeze alarak işlemektedir. İnsanın hem insanla hem de doğayla ilişkisini sorgulayan yazar, savaş ve göçün travmatik etkilerinin sadece insanların değil tüm canlıların yaşamında görüldüğünü savunmaktadır. Mübadele sonrasında ıssızlaşan/eksilen/solan doğa ile karakterlerin iç dünyası arasında bir uyum söz konusudur. Yersiz yurtsuz konumdaki karakterlerin mekâna bakışını bireysel ve toplumsal tarihin izleri şekillendirmektedir:

‘’Kökünden kesilmiş ağaçlar, o yıkılmış konak, ahırlar, o park gibi bahçeler, bir tek yeşili kalmamış, o kurumuş, karaçalılığa dönmüş, yerle bir edilmiş, binbir türlü güller benim güllerim değil mi? Güllerin arasından geçerken uçan kuşların, kelebeklerin, bilcümle yaratığın, ağaçların, insanların kokulardan başları dönmez miydi? (Kemal, 2017:435).

Yaşar Kemal, romanda göçün etkilerini anlatırken farklı etnik ve dini kimliklere sahip olan, farklı dilleri konuşan toplulukların kültürel tarihine de yer vermektedir.

Rumların yanı sıra Çerkesler ve Kürtler başta olmak üzere farklı toplulukların savaş ve göçe tanıklıklarını dile getirmektedir. Romanda Üzeyir Han, Kafkaslardan göçün Anadolu’yu yoksullaştırdığını belirtirken özellikle 1912-1923 yılları arasında yaşanan savaşların yarattığı kırılmaya dikkat çeker.

‘’Üzeyir Hanın içi kan ağlıyordu. Çerkesler de Çeçenler de öteki Kafkaslılar da göçmenliği yaşamışlar, Kafkaslardan Anadolu bozkırlarına, Arabistan çöllerine düşmüşler, Iraka, Suudi Arabistana, Ürdüne, Mısıra kadar indirilmişlerdi. Hele Balkan, hele Birinci Dünya Savaşı, hele Kurtuluş Savaşı… Anadolu, Balkanlardan, Kafkaslardan, Doğu Anadolu’dan akıp gelen göçmenlerle dolmuştu. Yoksul Anadolu daha da yoksullaşmıştı” (Kemal, 2017: 37)

Karınca adasına gelen Doktor Salman Sami’nin soyunun da Kafkas sürgünlerinden olduğu belirtilmektedir. Üç kuşaktır Kafkasya, Doktor Salman Sami ve ailesinin dilinden düşmemiştir. İstanbul’da doğmuş büyümüş ve doktor olmuş Salman Sami, uzmanlığını Fransa’da yapmıştır, fakat hiçbir zaman Kafkasya’yı ana yurdunu kimse unutturamamıştır. O, ‘’son soluğunda, aaah Dağıstan demeden ölen hiçbir Çerkes görmemiştir” (Kemal, 2017: 492) cümlesi ana yurda duyulan sevginin samimi bir ifadesidir. Salman Sami, evinde Kafkasya’nın suyu, toprağı, karlı dağları, üstüne çok şeyler bilindiğini, evde o güne dek herkesin Çerkesce konuştuğunu belirtir. Kafkas destanlarının Anadolu’nun birçok yerine iskân edilmiş Çerkes oymaklarında , İstanbul’da söylendiğini vurgular. Edebiyatın sözlü ve yazılı ürünleri, toplumsal bilinçaltını yansıtmaktadır. Efsaneler, şiirler, şarkılar, türküler ve destanlar hem bireysel hem de toplumsal deneyimlerin ürünüdür. Romanda kolektif belleğin bu araçları önemli yer tutmaktadır. Öz imgelerini ‘’hatırlama kültürü ile kuşağa kuşağa ileten toplumlar’’ (Assman, 2015, 25) savaş ve göç gibi travmatik olayların izlerini de yeni kuşaklara aktarırlar.

Romanda Kürt Dengbej Uso, Poyraz ile tanışırken geceler boyunca uzun türküler, destanlar söylediğini ifade eder. Poyraz, Kürtçe anlamadığını belirttiğinde de “Kürtçe bilmeye gerek yok, anlarsın” diyerek türkülerin, destanların evrenselliğine işaret eder. Uso’nun Türkçeyi askerlikte öğrendiği vurgusu da dikkat çeken bir ayrıntıdır. (Kemal, 2017: 308) Uso: “Allah hiçbir kavmi dengbejsiz bırakmasın. Bunca savaşta, yoksullukta, açlıkta, hastalıkta beni dinleyenler cana geliyorlardı” (Kemal, 2017: 313) der.

Uso ve Poyraz Musa, katıldıkları savaşları birbirlerine anlatırlar. Poyraz,  Rus savaşını, Allahuekber dağlarını, Sarıkamışı, bu savaşlarda bit yiyerek donan, kazık kesilen, gözleri dışarı uğrayıp pörtlemiş doksan bin kişiyi, gözleri yaşararak dile getirir. Uso ise çölü, Mezopotamyanın çöl sıcağında, ‘’daha savaşa girmeden sıtmadan sapır sapır dökülen, yalım gibi püsküren sıcağa dayanamayıp ölen Anadolu yaylalarının çocuklarını’’ (Kemal, 2017: 310)  anlatır. Poyraz ile Uso arasında geçen şu diyalog yazarın hümanist bakış  açısını ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir:

“Dengbejlikten para mı kazanılır?
Her zaman kazandım.
Sen Kürtçe söylemiyor musun?
Kürtçe söylüyorum.
Buralarda seni dinleyecek, geçindirecek kadar çok Kürdü nerede bulacaksın?
Bizim türküleri yetmiş iki millet sever.
Nasıl olur, onlar Kürtçe bilmiyorlar ki.

Bilmiyorlar ya beni, biliyorlar gibi sonuna kadar dinliyorlar. Arada sırada da Türkçe de söylüyordum onlara. Türkçeyi duyunca söylediklerimi daha güzel anlıyorlardı. Kadınlar ağlıyorlardı bile. Ben memleketten buraya köy köy türkü söyleye söyleye geldim” (Kemal, 2017: 312).

Romanda savaş ve göçlerin sebep olduğu yaraları Karınca adasında iyileştirmeye çalışan bir başka karakter Baytar Cemil, Van’da yaşanan göçü sıkça hatırlar. Onun anılarından yola çıkılarak anlatılan Rus işgalinde farklı etnik ve dini kimliğe sahip toplulukların ortak acılar yaşadığı vurgulanır. Korku içinde düşmanı bekleyen Müslüman ve Hıristiyan halka göre “üç bin yıllık görkemli şehirlerinin yıkılması onlara bütün ölümlerden daha ağır gelecektir” (Kemal, 2017: 155). Van’a Rus ordusu girince şehrin ileri gelenleri bir araya gelmiş ve göç etme kararı alarak tellallar aracılığıyla halka duyurmuştur. Romanın biyografik boyutunun bu noktada anlatıma içtenlik kazandırdığı görülmektedir. Yazarın şu sözleri kendi ailesinin yaşadığı dramı yansıtmaktadır:

‘’İnsanı yurdundan etmek, insanın yüreğini koparmak gibi bir şeydir. Ben bunun acısını çekmiş bir kişiyim. Benim ailem bin dokuz yüz dörtte Rus ordusunun Van’ı işgalinden dolayı yurdundan kaçmış bir buçuk yıl sonra Çukurova’ya gelmiştir. Ben de Çukurova’da doğmuşum. Onların ölünceye kadar Van’ı dillerinden düşürmediklerini, Tahir amcamın durmadan yıllarca memleketi üstüne hasret türküleri söylediğini  biliyorum. Bütün çocukluğum, gençliğim onların hasret türküleri, ağıtlarıyla geçti. Bu kadar acı çekenlerin içinde yaşamak o kadar kolay bir iş değil. Ben evimde ne kadar hasretlik insanları görmüşsem, o kadar da sevgiyle, dostlukla, acıyla dolup taşan insanları da gördüm’’http://www.hurriyet.com.tr/gundem/lozan konferansindan-sonra-tarihin-en-buyuk-gocu-yasandi-38415143 (e.t. 15.08.2018)

Yazar, Van’da yaşanan göçü romanda anlatırken kayalıkların üstüne dizilmiş ustaların eski türkülerini, ağıtlarını, destanlarını, her dilden çalıp söylediklerini  belirtir. Göçün “büyük bir şölen” tablosu olarak tasviri dikkat çekmektedir:

“Gün Süphan dağının dibine inerken düzlükte büyük ateşler yaktılar. Ortalık gür yalımlarla gün gibi ışıdı. Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler, Asuriler, Museviler, yetmiş iki millet ateş öbeklerinin yöresinde gövende durdular, ulu yalımlarının yöresinde hem söyleyerek, hem çalarak kadim oyunlarını oynadılar. Gün ışıdı, göl binbir mavisini dünyaya dağıtmaya başladı. Kalabalık gölün kıyısına yürüdü, kıyıya dizildiler, el kavuşturup orada konuşmadan, çıt çıkarmadan gözlerini gölün sularına dikip bir zaman öyle kaldılar. Şehir birden ölüverdi. (…) Bomboş kalmış bir şehir yakılıp yıkılmış yerle bir edilmiş bir şehirden bin kere daha yürek parçalayıcıdır (Kemal, 2017: 155).

Baytar Cemil, Akdamar Adası’ndaki ünlü kiliseye gittiğinde Balıkçı Kirkor ve Sofi’yi görür. Allah vergisi güzel bir sese sahip olduğu belirtilen Balıkçı Kirkor, Van’ın ünlü kişilerindendir. “Abdale Zeynikiyi, Fakiye Teyranı en güzel çalan söyleyen” Kirkor, “Ben bu dünyaya gözümü Van denizinde açtım. Beni Van denizi doğurdu, ben Van denizinde öleceğim” (Kemal, 2017: 157) der. Sofi, Kirkor ile  kucaklaşırken“ben de camide yatıyorum” dediğinde Kirkor “ne var yani Sofi ben de kilisede” diye cevap verir. Savaş ve göç sonrasında ikisi özellikle su ve un bulma konusunda dayanışma içinde hayatta kalmışlardır. Baytar Cemil, Sofi ve Kirkor’a “bizim şehrimiz öldü artık, buradan gidelim” dediğinde aldığı yanıt onların mekânla kurdukları bağın gücünü ortaya koymaktadır: “Dirilecek oğul, dirilecek Baytar Cemil. (…) Şu kiliseyi yapan eller dünyanın neresinde böyle hünerli olabilir de taşa can verebilirler? Bu şehir gene ağzına kadar insanla dolacak. Bu şehir dirilecek” (Kemal, 2017: 158).

‘’Bu şehir dirilecek’’ cümlesinde dikkat çeken umut dolu ses, Karınca adasının yeni kimlik kazanma serüveninde de duyulur. Yazar, ülkenin hem doğusu hem de batısında benzer dramın yaşandığına işaret etmektedir. Sofi ve Kirkor gibi Poyraz Musa ve Vasili de umutludur. “Bundan sonra bu ada dolarsa burası Gurbetçiler adası olacak. Kim bilir böyle bir topluluk ne biçim bir topluluk olur” (Kemal, 2017: 493) diyen Doktor Salman Sami de onlara destek verir. Mübadiller çınarın altında her toplandıklarında adanın yeniden güzelleşeceğine olan inançlarını paylaşmaya başlarlar. “Tarihin belirli noktasında adadan, yakın geçmişte yaşananlara bakmak, insanların yakın geçmişi ile o andaki yaşamları arasında bağlantı kurmak için’’ yazılan romanda ‘’ada, badirelerden geçtikten sonra geleceği kurmaya girişen insanları bir araya getiren bir laboratuvar” (Kabacalı, 2002: 4) gibidir. Adada toplanan göçmenlerin birbirlerine savaş ve göç hikâyelerini anlattıkça kendilerini daha iyi hissetmeleri, birlik ve beraberliğin onlara moral ve motivasyon kaynağı olması önemli bir husustur. Acıyı paylaştıkça iyileşmeye başlayan roman karakterleri gibi ada da yaralarını sarmaya başlar:

Musa Kazım Ağaefendi Girit’i, atlarını, mutlu günlerini, göçlerini, bindikleri eski, dökülen, battı batacak vapuru anlatıyordu. Giderken, yeni, büyük, rahat kamaraları olan bir vapurla gideceğim” diyordu. Musa Kazım Ağaefendi susuyor, Nişancı alıyor, Kızıldenizin balıklarını, Yemenin savaşlarını anlatıyor, o susunca Şehmus alıyor, Şehmus susunca Poyraz, Hüsmen alıyor, onlar susunca da Baytar, Uso, Melek Hatun” (Kemal, 2017: 334).

Sonuç

Mübadeleden sonra boşalan Karınca (Mirmingi) adasına yeni mübadiller geldiğinde ortak acılar üzerinden kolektif bir bilinç şekillenmeye başlar. ‘’Bir Ada Hikayesi’nin öykü dünyasında “şimdiyi oluşturan ve geleceğe dönük” bir geçmiş anlatısının, bir kolektif bellek ve bununla ilintili kimliğin, iletişim ve eylem üzerinden inşa edilişini izleriz (Köroğlu: 2015:227). Sadece roman karakterleri değil adanın kendisi de yeni bir kimlik kazanmaya başlar. Yaralı benliklerin sığınağı olan adanın kendisinde de bir dönüşüm söz konusu olur.

‘’Dünya binlerce kültürlük bir çiçek bahçesidir. Bir çiçek bahçesinden bir kültür yitecek olursa dünya bir rengini, bir kokusunu yitirir’’ (Kabacalı, 2002: 5) diyen Yaşar Kemal, savaşların ve göçlerin bu bahçeye verdiği zararı Bir Ada Hikayesi’nde anlatmaktadır. Farklı dil, din ve etnik kimliğe sahip roman karakterlerinin iç dünyasına odaklanan yazar hümanist bir duruş sergiler. Büyük tarih anlatılarının resmi söyleminden uzak insancıl bir tonla yeni bir söylem geliştirir.

Roman, çekilen tüm acılara rağmen umudu yitirmeyen karakterlerin hayata tutunma öyküsüdür. Savaş ve göçler nedeni ile tüm Anadolu çok zor durumda olsa da anlatıcı karamsar değildir. ‘’İnsan ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, insanları insan yapan koşullar değil mi? Onları toprak, gök, deniz, hava, güneş yaratmadı mı? Onların kültürel, sosyal kalıtımları yok mu? Öyleyse, insanlar kaldıkları yerden kendilerini yeniden yaratmaya başlarlar’’ (Kemal, 2015: 161) diyen Yaşar Kemal, mübadillerin kendi çabaları ile geleceklerini şekillendirme gücüne dair inancını sıkça vurgular. Ben ve öteki arasındaki sınırları yok edecek duygu ortaklığına dikkat çeker. Hakim kahramanlık hikayelerinden uzaklaşan yazar, insanın karmaşık ruhunun derinliğine ve zenginliğine odaklanır. Savaş ve göçlerle mikro tarih anlatısına dönüşen bedenlerin öznel deneyimlerine kulak verilmesi gerektiğini savunur.

Karıncanın Su İçtiği adlı roman farklı toplulukların kültürel kimliğinde büyük bir kırılmaya neden olan göçleri ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanında adadan ayrılmak istemeyen Rumların acısını Yunanistan’dan Türkiye’ye göçe zorlanan mübadillerin de hissettiği vurgulanır. Sadece demografik bir değişim olarak görülemeyecek göç, farklı toplulukların kaderini şekillendirecek olayların kaynağıdır. Yaşar Kemal, zorunlu göçün büyük bir trajediye dönüşmesini ustalıkla anlatmaktadır.

Kaynakça

Akyüz, Y. (2010). Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi. Ankara: Ayraç Yayınları.

Altuğ, F. (2006). Bir Ada Hikâyesinde Travma, Deneyim, Özne. Kitap-lık, 101, 83-89.

Arı,  K. (2003). Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925).  İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Assman, J. (2015). Kültürel Bellek. Ayşe Tekin (Çev.). İstanbul: Ayrıntı.

Ay, F.  (2011). Yaşar Kemal’de Göç Olgusu. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Kültür Üniversitesi.

Cebe, Ayaydın G. (2015). Bir Adanın Hikâyesini Anlatmak: Yaşar Kemal’de Tarih, Bellek, Doğa. Erdem, 68: 5-22.

Ercan, S. (2006). Yaşar Kemal, Ahmet Yorulmaz ve Sabâ Altınsay’ın Eserlerine Lozan Mübadelesinin Yansıması. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul:Yeditepe Üniversitesi.

Aytaç, G. (2012). Edebiyatta Göç. Metin Turan (Yay. Haz.), Göç Kimlik ve Edebiyat (s. 17-23). Ankara: KIBATEK.

Irzık, S. (2013). Yaşar Kemal’s Island of Resistance. Contemporary Middle Eastern Cultures, Literature, Cinema and Music, Londra: Routledge: 49-63.

Kabacalı, A.(2002). Yaşar Kemal Söyleşisi. Cumhuriyet Kitap, 30 Mayıs 2002, 641, 3-4.

Karaca, B. (2012). Göç Olgusu ve Edebiyat. Metin Turan (Yay. Haz.),Göç Kimlik ve Edebiyat (s.23-31). Ankara: KIBATEK.

Köroğlu, E. (2015). Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikâyesi Dörtlüsünde Eleştirel Tarih. Kolektif Anlatı ve Toplumsal İmgelem. Monograf, 3, 219-247.

Kemal, Y. (2015). Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor / Alain Bosquet ile Görüşmeler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Kemal, Y. (2017). Karıncanın Su içtiği. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Mignon, L. (2014). Dictionary of Literary Biography Turkish Novelists Since 1960. Vol. 373. Çimen Günay Erkol, Burcu Alkan (Edit.) Gale: Cengage Learning.

Önder, A. (2011). 1980 Sonrasında Türk Edebiyatında Çokkültürlülük. Yaba Edebiyat, 73-74: 43-44.

Türker, O. (1998). Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Ahali Mübadelesi’nin 75. Yılı, Tarih ve Toplum,

(29)172, 34-44.

Yıldırım, O. (2006). Diplomasi ve Göç: Türk-Yunan Mübadelesinin Öteki Yüzü. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Hürriyet Gazetesi (2002). Lozan Konferansı’ndan sonra tarihin en büyük göçü yaşandı. (15.08.2018 tarihindehttp://www.hurriyet.com.tr/gundem/lozan-konferansindan-sonra-tarihin-en-buyuk-gocu-yasandi-38415143adresi)

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları