Kadın olmak

Bir toplumun gelişmişlik seviyesinin en iyi ölçüsü, kadınların o toplumdaki konumudur, yani özgürlük düzeyidir. 

Charles Fourier 

Charles Fourier, 19. yüzyılda yaşamış Fransız filozof ve ütopik sosyalisttir. Marks ve Engels’in zaman zaman eserlerinden alıntılar yaptıkları “Erken sosyalist” ve düşünürdür 

Yazılı tarihin ortaya çıkmasından günümüze değin kadınlar, ezilmişliğin, aşağılanmanın ve sömürünün bir simgesi olarak karşımıza çıkmıştır. Diğer bir deyişle sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte kadınların yok sayıldığı, insan yerine konulmadığı ve insanın insan tarafından her türlü sömürüye uğradığı tarihtir.  

Kadın olmanın getirdiği sorunlar, salt ataerkil yapı içinde ele alınıp, ona göre çözüm aranacak bir sorun olmaktan çıkmıştır. Günümüz koşullarında kadın sorunları, toplumsal cinsiyet olgusuyla birlikte farklı bir boyuta taşınmıştır. Diğer bir deyişle kapitalizmi besleyen kadın sorunları temel alındığında, bunlardan biri feodalitenin bir kalıntısı olarak devam eden ataerkil yapı, diğeri de kadına karşı uygulanan şiddettir. Yazımızda sömürü düzeninin engelsiz devam etmesini sağlayan ataerkil yapıya kısaca değineceğiz. Kadına uygulanan şiddet ve kadın cinayetlerini bir başka yazımızda ele almaya çalışacağız.  

Marks ve Engels, cinsiyetler arası eşitsizliğin ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin henüz ortaya çıkmadığı ilkel komünal topluluklarda, toplumsal iş bölümünde doğal yaşamın zorluklarına karşı çocuk doğurmanın ve bakımının zorluklarına işaret ederek, değişmez işbölümünü dile getirmişlerdir. Erkekler, av işlerinde uzmanlaşmış, kadınlar da çocuk bakımını üstlenmişlerdi. Toplayıcı topluluklarda bitkisel yiyeceklerin de kadınlar tarafından yürütüldüğü tarih kitaplarında okumuşuzdurBu topluluklarda iş bölümü olmasına rağmen üretim ve ev için işbölümünün kolektif bir şekilde halledilmesi sonucu, yaşam döngüsünde cinsiyetçi ayırım ya da cinsiyete dayalı herhangi bir tahakkümün olmadığını biliyoruz.  

Engels’in ifade ettiği gibi sınıfların ortaya çıkması ile birlikte özel mülkiyet ve devlet kavramları da ortaya çıkmıştır. Engels, anne, baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile kavramıyla birlikte kadının dünya çapında tarihsel yenilgisinin ve kadın sorunlarının ortaya çıktığı önermesinde bulunmuştur. Günümüzde antropologların tespiti, Engels’in önermesiyle örtüşüyor. Bu dönemle birlikte kadınlar arka plana itilmiş, her türlü haksızlığa uğramış, dövülmüş, aşağılanmış, zulüm ve sömürüye maruz bırakılmış ve yok sayılmıştır.  

Antik çağda kadınlar 

Antik Yunanda kadın figürü, zayıflık-güçsüzlük fikriyle özdeşleşmiş, fiziksel doğalarındaki farklılıklar, toplumsal algılarda karakter ve iradedeki güçsüzlüğe de kaydırılarak bir kabule dönüşmüştür. Bu nedenle kadınlar “doğaları” ile tanımlanmak yerine “kültüre girme yeteneksizlikleri” ile ve “hem idrak, hem de irade açısından zayıf yaradılışlı” olmalarıyla tanımlanmışlardır[1] 

Helenistik dönemde kadın daha özgürdü. Gerektiğinde kadınlar aile reisi konumuna gelebiliyorduBoşanma durumunda kadın çocukların velayetini alabiliyor, babası öldüğünde, eşinden ayrı olarak kendi başına ailesinin reisi olabiliyordu.  

İmparatorluk öncesinde Roma’da kadın, kamusal alanda görev alamazdı. Erkek, evli olduğu kadın üzerinde hukuken egemenlik hakkına sahipti. Evlenen kadın malvarlığını ve hak ehliyetini kaybederdi. Köleci toplum olması itibariyle kadın kölelerin durumu oldukça içler acısıydı. Kadın köleler, ayrı bir makalenin konusu olarak incelenebilir. 

Kölelik kavramı, insanlık tarihiyle birlikte başlayan ve 19. yüzyılın sonlarına kadar resmen devam eden bir kurum haline gelmiştir. Önceki yüzyıllarda daha fazla uygulama alanını bulan kölelik kurumu, Transatlantik köle ticaretiyle birlikte sorgulanmaya başlandı. Kölelik, modern çağın en büyük ayıplarından biri olarak kabul edildi. Bu kurum, Osmanlı’da 16-19. yüzyıllarda, ataerkil düzenin bir kurumu olarak doğmuş ve toplumsal cinsiyet yargılarıyla şekillenmiştir.  

Feodal dönemde kadınlar 

Ortaçağ’da kadınlar kategorilere ayrılıyordu. Bunlar, yaşam tarzları, sosyal konumları, yaş durumları, mensup olduğu sınıflar arasındaki konumları gibi ciddi farklılıklar arz ediliyordu. Günümüzde koşullar, mirasını sanki ortaçağda, hatta köleci toplumdan almışçasına kadınların kendi aralarında bile eşitlik ilkesi yok sayılmıştır. Erkek egemenliğinin yanı sıra, kadınlar da kendi aralarında birbirlerine karşı üstünlük sağlama peşindeydi. Dinsel inançları, renk, ırk gibi konumları aynı olan kadınlar bile erkeklerin egemenliği yetmiyormuş gibi kendi aralarında üstünlük sağlamaya çalışıyordu. Diğer bir deyişle kadınlar arasındaki bu farklılığın temelinde sınıfsal çelişkiler yatıyordu.  

Doğu toplumlarında özellikle Arap coğrafyasında cahiliye döneminin hüküm sürdüğü Ortaçağda kadının asli görevi erkek çocuk doğurmaktı. Kız çocukların diri diri mezara gömüldüğü dönemlerde ataerkil yapının çokeşliliği cevaz hale getirdiğini biliyoruz. Çokeşlilikte kadınlar soyun devamı için bir araçtı. Sosyal yaşamlarında bile hiçbir etkileri yoktu. Kadınlar, çoğu kez erkekler için bir yük olmanın ötesinde herhangi bir şey ifade etmiyordu. 

İslam döneminde bile çokeşliliğin bir sistem gibi varlığını koruduğu yadsınamaz. Günümüzde Mezopotamya coğrafyasında çokeşlilik sisteminin kırsal alanlarda hala devam ettiğine tanıklık ediyoruz. 

Kadın’ın Yeniçağ’daki konumu dile getirildiği zaman, ilk akla gelenlerden biri de “cadılık”tır. Cadılık, Batı Avrupa’sında Şeytan’ın figürü, kötülüğün simgesi olarak görülüyordu. 15. Yüzyıla kadar Cadı Avı ile ilgili hiçbir somut bilgi bulunmazken, 1486 yılında Malleus Maleficarum tarafından yazılan “Cadı A EKitabı” ile bu konuya açıklık getirilmiş ve belli günlerde cadıların Şeytan’a bağlılıklarını dile getirmek için toplandıkları iddia edilmiştir. Hatta bu toplantılarda ahlak dışı ve vahşice olayların gerçekleştiği, Hz. İsa’yı inkâr ettikleri, sapkınlıklarda bulundukları da belirtilmektedir. [2] 1480-1750 yılları arasında “Erken Modern Çağ” denilen üç asırlık dönemde Avrupa’da 40.000 – 60.000 kişinin cadılık suçuyla yargılanarak idam edildiği tahmin edilmektedir.   

Kadınların büyücülükle suçlanmasının başlıca nedenlerinden ikisi ön plandadır. 

  1. Havva’nın yasak meyveyi tadarak cennetten kovulmaya neden olması hikâyesi nedeniyle, kadınların erkeklerden daha zayıf karakterli olduğu, dolayısıyla Şeytan’a daha kolay kandığı inancı yaygındı.  
  2. Erkekler, sorunlarını daha çok kavga ederek çözüyor, kadınlar ise öfkelerini daha çok lanet okuyarak gösteriyorlardı ve lanet okumak cadılıkla özdeşleştiriliyordu. [3] 

Hıristiyanlığın hüküm sürdüğü Batı Avrupa’da kadınların adı yalnız cadı avı için değil, aynı zamanda üreme davranışları yönünde de kontrol altına alınması gerekiyordu. Erkek üretkenliğini, kadın üretkenliğinin üstüne yerleştirme türü yapılar ön plandaydı. Kadınlar doğası gereği “günahkârdı.” Cinselliği kontrol altına alınamazdı. Namuslu ve iffetli erkekleri baştan çıkaran bir varlık gibi görünüyordu. Bu yönleriyle kadınlar suçlanırken sınır tanımaz başka suçlara da maruz kalabiliyordu.   

Günümüzde “Cadı Avı” kavramı genellikle “fikirleri, sermaye devletini ve/veya toplumu tehdit olarak görülen kimselere karşı düzenlenen kampanya” şeklindedir. Siyasal iktidarların sıkıntıya düştükleri zamanlarda kamuoyu oluşturmak adına, sık sık başvurdukları yöntemlerden biri de “cadı avına çıkmaktır.” 

Osmanlı’da kadınlar 

Osmanlıda kölelik kurumu İslam hukuku ve gelenekler üzerine inşa edilmiş ve toplumsal cinsiyet değer yargılarına göre belirlenmiştir. [4Doğuştan Müslüman olan kadınlar, köle/cariye sayılmadı. Gayrimüslim unsurlar, Osmanlının himayesi altına alınmak suretiyle köle oluyordu. Bir Müslüman, başka bir Müslümanı köle yapamazdı. 16. yüzyılda Osmanlı-İran Savaşı sonrasında ulemanın verdiği kararla “Şiiler, Müslüman sayılmayarak, kölelik kavramı doğduğu gibi genişletildi. Köleler, pazarlarda meta gibi alınıp satılabiliyordu. Bu kurum, 16 yüzyın ortalarından başlayarak 19. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Savaşlarda esir alınan erkekler köle, kadınlar ise cariye olarak adlandırılırdı. Erkek köleler, genellikle hadım edilirdi.  

Osmanlı Sarayı’nda haremdeki erkek köle, haremağası olarak nitelendirilirdi. Haremağaları genelde Arap ülkelerinden seçilir ve çocuk yaşta hadım edilerek yetiştirilirdi. Uzuvların kesilmesi yöntemi ilkel olduğu için çocukların ancak % 10’u sağ kalabiliyordu.  

Padişahlar, haremine aldığı cariyelerle evlenebiliyorduBilindiği gibi köle, özgürlüğüne sahip olmayan, başkalarının hüküm ve tasarrufu altında bulunan insanlardı. Bunlar hukuki olarak mal sayılırdı. Osmanlı’da savaş ganimeti olarak alınan çocuk köleler, Müslümanlaştırılıyor ve Enderun denen saray mekteplerinde eğitim görerek devlet kademelerinde görev alabiliyor ve yüksek konumlara kadar gelebiliyordu.  

Bazı Müslüman devletler, kendi toprakları dışından köle getirerek bunları asker ve bürokrat olarak istihdam ediyordu. Osmanlı’da bu olay devşirme olarak gerçekleştiriliyordu. Yeniçeri dediğimiz askerlerin büyük çoğunluğu devşirmelerden oluşuyordu. Cariyeler ise ırk, boy, renk ve güzellik özelliklerine göre tasnif ediliyordu. Ancak parasal değerleri hakkında yeteri bilgi sahibi değiliz. Etnik kökenleri itibariyle Rus asıllı cariyelerin sayılarının fazla olduğu dikkat çekmiştir. Macaristan, Eflak, Boğdan, Polonya, Ukrayna, Kafkas ülkeleri, Kuzey Afrika, başlıca köle ticaretinin önde gelen kaynak ülkelerdi. Osmanlı himayesindeki bölgelerden köle ve cariyeler toplanıyor, kullanılıyor ve zamanı geldiğinde azat ediliyordu.   

Avrupa ve Amerika’da kölelik kurumu değişik tarihlerde yasaklanmış, Osmanlı’da 1847 tarihinde İstanbul’daki “Esir Pazarı kaldırılmış, aynı tarihte Basra Körfezi’ndeki Osmanlı limanlarında köle ticareti yasaklanmıştır. 1854 tarihinde de Kafkasya bölgesinden Karadeniz yoluyla yapılan köle ticareti tamamen ortadan kaldırılmıştırBirleşmiş Milletler 2 Aralık 1949 tarihinde insan ticareti, cinsel istismar, çocuk işçi çalıştırma, zorla evlendirme gibi köleliği çağrıştıran formları yasaklamıştır. Ancak bugün dünya, 40 milyonun üstünde modern köle formu altında geçmiş yüzyıllardan çok daha fazla sayıda köle nüfusuna sahiptir. Bunun % 70’ini kadın köleler oluşturmaktadır. 15-19 yüzyılları arasında 400 yıllık dönemde 13 milyon insan kaçırılıp, tüccarlar tarafından köleleştirilmişti. Yani bugünün modern köle sayısı, geçmiş 400 yıllık sürenin 3 katından fazladır. 

Kadınların dindeki yeri 

Çoktanrılı dinlerde erkeğin kadın olarak yaratılmaması büyük bir nimet sayılıyordu. Örneğin; Antik Yunan toplumunda Platon gibi bir ismin tanrılara müteşekkir olmasının en önemli nedenlerinden biri de kadın olarak doğmamasıydıKadın konusunda tek tanrılı dinlerde de durum pek farklı değildir.  

Kadın, tek tanrılı dinde hiçbir şekilde erkekle eşit bir konuma sahip değildir. Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta… Kadın üreme konusunda, taşıyıcı olmasının ötesinde herhangi bir anlam ifade etmemiştir. Kadın, tohumun ekildiği tarladır. Asıl olan tohumdur ve tarlanın yani kadının üremede belirleyici hiçbir işlevi yoktur. Tanrı, üreme eyleminde kendisini temsil yetkisini alan erkeğe vermiştir. Kadın, kendisine verilen görevleri eksiksiz yerine getirmekle görevlidir. Onun dışında başka bir yükümlülüğü yoktur. [5]  

Tek tanrılı dinlerdeki inanışa göre tanrı, önce erkeği, sonra da erkeğin kürek kemiğinden kadını yaratmıştır. Kadın, toplum içinde tali bir konuma yerleştirilmiştir. Âdem’in cennetten kovulmasının nedeni kadın olmuştur. Havva, yasak meyveyi Âdem’e yedirmeseydi, cennetten kovulmayacaklardı. Dolayısıyla kadın günahkârdır. Tanrıya karşı günah işlemiştir. Bu nedenle kıyamet gününe kadar kadın erkeğe hizmet etmek zorundadır. Erkekler, kadın olarak yaratılmadığı için şükretmişlerdir. Örneğin Yahudi erkeklerin ilk sabah duası, kadın olarak yaratılmadığı için şükranlarını iletmesi ile ilgilidir. Hıristiyanlıkta, kadınların cadı olarak nitelenmesi ve yakılması örnek olarak gösterilebilir. İslam dininde bile bu ayırım belirgindir. Şer’i hukuk davalarında borçluluk vb. durumlarında şahit kişi erkek ise, bir erkeğin tanıklığı yeterlidir. Ancak tanık kişi kadın ise, en az iki kadın tanık olmalıdır türü kurallar, bu ayırımcılığı açık bir şekilde ortaya koymuştur. 

Kapitalist üretimin tarzının yükselişinde kadınlar 

Kadınların “doğaya” erkeklerden daha yakın olduğu görüşü, burjuvazinin yükselişi ile birlikte ortaya çıkmıştırBurjuvazinin hüküm sürdüğü19. ve 20. yüzyılda kadınlar çeşitli kategorilere ayrılarak, ehlileştirme yoluna gidildi, Kadınlar “iyi” ve “kötü”, “medeni” ve “yabani”, “uysal” ya da “evcil” olanlar diye tasnif edildi. “İyi” kadının evrensel modeli olarak evcilleştirilmiş ev kadını yaratıldı. “Kötü” (vahşi, yabani, medenileşmemiş ve geri kalmış) kadınlar, işçilerin ve köylülerin kadınları olarak görüldü. Daha sonra, sıra sömürgeleştirilmiş halkların kadınlarına geçti. Paradoksal olarak yine de –uysal olan ve olmayan- kadınlar, dış doğayla birlikte mutluluk ve iyilik beklentilerinin odak noktası oldular. Onlardan en geniş anlamda yaşamı üretmeleri beklendi. Kadınlar yalnızca gelecek kuşak ücretli işçileri doğurup bakmakla kalmayacak, aynı zamanda bitkin ve yabancılaşmış ücretli işçilerin insanlığını tekrar kazanabildikleri bir “doğa” rezervi olarak evi ve özel alanı da devam ettirileceklerdi. [6] 

Bu yöntem Asya, Amerika, Afrika ve Latin Amerika, Avustralya ve Uzakdoğu’da sömürge yoluyla ele geçirilen ve boyunduruk altına alınan bölgelerinde de uygulandı. Sömürü mekanizması, kapitalist üretim tarzında bu şekilde ortaya çıktı. Uygarlığa yükselişi ve uygar ulus statüleri, “öteki” diye nitelenen toplumları “ilkellik” algı yaratılmak istenmesisermayenin hükümdarlığının ilanı için gerekliydi. 

Rosa Luxemburg sömürü çarkının, 3. Dünya dediğimiz sömürge ve yarı sömürge ülkelerin halkları için nasıl işlediğini net bir şekilde ifade etmektedir. “Kesin olan gerçek şudur ki; artı değer işçilere ya da kapitalistlere satış yaparak değil, ancak böylesi sosyal yapılanmalara ve kendi üretimi kapitalist-olmayan toplumsal tabakalara satılırsa gerçekleşebilir.” Elbette toplumsal tabakaların içinde yalnızca işçiler değil, aynı zamanda yoksul kesimi, işsizler, köylü ve kıt kanaat geçinen esnaf da vardır. 

Günümüzde kadınlar 

Günümüzde ataerkil yapı ve kapitalizm arasındaki ilişki, kadın emeğini doğrudan etkiler nitelik taşımaktadır. Bu etkileme biçimi salt birinin veya diğerinin yapısal sorunu olarak açıklanamaz. Kadın her zaman ikinci plandadır. Yaşamın tüm alanlarında erkeklere tabidir ve erkeğe göre ikinciliği savunur. Toplumsal yapı, ailedeki tüm güç ve otorite formunu erkeğin tekeline vermiştir. Bu nedenle de kadınlar doğal haklarından tamamen mahrum bırakılmışlardır. Kadının hareket alanı kısıtlanmış kendi mülkiyetinde olan unsurları, kendi başına kullanamaz duruma getirilmiş ve hatta kendi üzerindeki özgürlüklerden tamamen yoksun bırakılmıştır. Bu olgu, doğrudan doğruya sistemin getirdiği emek sömürüsü ve ataerkil tahakküm” ile açıklanabilir.  

Ataerkillik, sistemin kendisiyle kadınların ikincilliğinin sürdürüldüğü yollardan biri olarak karşımıza çıkar. Günlük düzeyde bağlı olduğumuz sınıf ne olursa olsun tecrübe ettiğimiz deneyimlerimiz sonucu ikincilik, toplumda çalışma alanlarında, aile bünyesinde, kontrol altına almada, hakaret, baskı, şiddet, sömürülme, ayırımcılık gibi çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar. Bununla ilgili birkaç örnek verebiliriz. Örneğin, erkek çocuğun, kız çocuğuna tercih edilmesi, ev işlerinin kadınlara ve genç kızlara yüklenmesi, yemek dağıtımında kız çocuklarına karşı ayırımcılık, (bir misafir geldiğinde yemek yendikten sonra kadın ve kız çocukların sofraya oturması), kız çocuklarının eğitim fırsatından, özgürlük ve devingenlikten mahrum edilmeleri, kadına karşı aile içi şiddet, erkeğin kadın ve çocukları üzerindeki kontrolü, çalışma alanlarında kadına yönelik taciz, şiddet, kadınların miras ya da mülkiyet haklarının olmayışı, erkeklerin, kadın bedeni ve cinsiyeti üzerindeki kontrolü, doğum kontrolünün ve hakların yeniden üretilmesinin olmayışı gibi… [7] Ataerkillik, kurumsallaşmıştır. Kadının itaati, Ortadoğu, Uzakdoğu ve Asya’da belirgin toplumsal bir yapı haline gelmiştir. Bu nedenle kadınların erkeğe göre ikincil durumda olması, onlara kontrolün dayatılması olarak tanımlanan pratikler, işyerinde, fabrikalarda, sokaklarda, medyada, okullarda, dinsel ve sosyal ilişkilerde ve hatta yasalarda, yani her alanda konumunun belirlenmesinde bize “kadın olmanın” ne demek olduğunu belirtmeye yeterlidir sanırım. Nazım Hikmet’in “Kadınlarımız” adlı dizelerinde kadınların yeri net bir şekilde belirtilmiştir. “…ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen / ve soframızdaki yeri / öküzümüzden sonra gelen / ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız / ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki / ve kara sabana koşulan ve ağıllarda / ışıltısında yere saplı bıçakların / oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan / kadınlar…” 

Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümünün düzenlenmesinde kadın işçiler, katmerli bir sömürüyle karşı karşıyadır. Diğer bir deyişle ataerkil yapının kadın üzerinde var olan tahakküm alanı genişletilmiştir. Yapının getirdiği sömürü ve tahakkümü gizleyen kadın emeğini bir bakıma perdelenmiş durumdadır. Özel yaşamda bile örneğin ev işlerinde kadının, erkekten sonra gelen bir konumda bulunması, emeğinin yok sayılması gerçeği, gerek emek piyasasındaki konumunu doğrudan etkilemesi ve gerekse özel yaşamındaki konumu, sistemin bir utancı olarak tarihe geçmiştir modern denilen çağımızda!..  

Ev işlerindeki adeta buharlaşan ve yok sayılan emeği ile emek piyasasında erkekle aynı işi yapmasına rağmen daha düşük ücret almış olması, katmerli bir sömürü mekanizması çarkının neoliberalizmde daha çok işlerlik kazandığını göstermektedir. Gerek emek piyasasında erkeğiyle aynı işi görmüş olmasına ve daha düşük ücret almasına ve gerekse ev işlerinde yemek yapmaktan, çocuk bakmak ve çamaşır, bulaşık işlerinin omuzlarına yüklenmesine rağmen, ataerkil yapının getirdiği söz sahibi olamaması, erkeğin rakipsiz olması ve kadının toplumda yok sayılmasının bir göstergesi olması tesadüfi değildir. Dolayısıyla cinsiyete dayalı işbölümünün erkeğe yüklediği rol, klasik ataerkil yapıda ‘babanın hâkimiyetinin’ varlığını hissettirmesi, erkeği “ailenin geçimini sağlayan tek kişi” olarak tanımlaması, kadının ikincil konumda bulunmasının bir rastlantı eseri olmadığını göstermektedir. Emek güçleri üzerinde bulunan erkek egemenliği, kadınların özgür bireyler olarak emek piyasasındaki varlığını engelleyen en önemli faktördür. 

Marks, bireyin çalışıyor olmasının koşulunu emek gücü üzerinde kendi egemenliğinin bulunması gerektiğini belirtmiştir. Diğer bir deyişle, emek gücünün kullanımı çalışmanın kendisi olarak kabul edilir. Bu nedenle kadınların emek gücü üzerinde bulunan erkek egemenliği, kadınların özgür bireyler olarak emek piyasasında varlığını engellemektedir. Kadın emeği üzerinde erkeğin denetimi söz konusu olmakla ataerkil yapının ana unsuru ön plandadır. 

Sonuç 

Toplumsal cinsiyet açısından kadın sorununun esas kaynağı, ataerkil yapıdan çok kapitalist üretim ilişkisine dayalıdır. Kapitalist üretim ilişkisi devam ettiği sürece kadın sorununu, ne yasal düzenleme, ne eğitim ve ne de ekonomik sorunların çözümüne yönelik iyileştirmeler ile nihai sonuca ulaştırmak mümkün değildir. Bu tür iyileştirmeler, genellikle geçici nitelikte bir çözüm gibi görünse de sonuç itibariyle kadın sorununu temelden halletmeye yönelik çözümler değildir. Kaldı ki kadın savunucuların üzerine emniyet güçlerini göndermek çözümsüzlüğün tuzu, biberi misali çıkmazı katmerleştirmekten öteye gidememektedir. Ne yazık ki geçmişten günümüze siyasi iktidarları her sorunu polis gücüyle halledeceğini sanmışlardır. 

Sermaye devleti, bir yandan kadının sahip olması gereken haklar ile ilgili mücadele yürütüyor görüntüsünü verirken, öte yandan kadının aşağı konumunu kurumsallaştırma ikiyüzlülüğünü göstermiştir. [8Üst yapı kurumu olarak hukuk açısında ele alındığında Türk Ceza Kanunu’nda yapılan düzenlemelerde bu ikiyüzlülüğü”nü net olarak görebiliyoruz. Örneğin daha önceleri, Türk Ceza Kanunu’nda aileye karşı olan suçlar, “topluma karşı suçlar” başlığı altında yer alıyordu. Ancak 2004 tarihinde yapılan değişiklikle “topluma karşı olan suçlar”, “kişilere karşı işlenen suçlar” olarak değiştirildi. Şeyma Sağdıç hocamızın dediği gibi kadınlarımızın vücut sorunları, toplumsal bir vakıa olmaktan çıkıp, kişisel bir vakıa olarak kabul edildi. Günümüzde işlenen kadın cinayetleri bir yerde kişisel suç olarak tarif edilmiş ve daha önce ağır cezalar kapsamında yer alan düzenleme, hafifletilmiştir. Dolayısıyla artan şiddet olayları incelendiğinde bu düzenlemenin ne ölçüde etkili olduğu aşikârdır. 

Kadın olmak demek, her türlü baskıcı, ayırımcı, eşit olmayan uygulamalarla karşı karşıya kalmak demektir. Gerek kapitalist üretim ilişkisi ve gerekse ataerkil hegemonya gereği kadınların ikinci plana itilmesi, çoğu kez yok sayılması, yukarıda da bahsettiğimiz gibi kadın emeğinin gerek yasal düzenlemelerle ve gerekse örf ve adetlerle budanması, erkeklerle aynı işi yapmasına rağmen daha düşük ücret alması, sigorta primi ödemelerinde eşitsiz uygulamalar,  yoksulluğun uzun vadeli oluşu, kadın profilini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ataerkil kapitalist üretim biçimlerinde ve toplumsal yaşamda kadınların özel alanlarda yaşadıkları eşitsiz uygulamalar, toplumsal alanın tüm birimlerinde gördükleri şiddet, baskı ve uğradıkları saldırılar, hakaretler, gerek aile içinde ve gerekse dışında boyun eğmek zorunda kaldıkları tacizler, tecavüz ve ölümlerinin doğal olaymış gibi görülmesi, toplumsal çöküntüyü hazırlayan koşullardan biridir. Sorunların hiç biri ne eğitimle, ne siyasetle ve ne de başka formlarla çözülmesi mümkün değildir. Tüm bunlar, kapitalist sistemin açmazlarıdır. Kadının özgür olması, ancak üretim ilişkilerinin temelden değiştirilmesiyle mümkündür. 

Geçmişten günümüze kadınlar birer süs eşyası, cinsel obje ve köle olarak görülmüş ve kullanılmıştır. Aynı şekilde sınıf çelişkilerinin ayrılmaz bir parçası ve cinsler arası eşitsizliğin simgesi olmuştur. Kadının toplumda ezilmesi ve arka plana itilmesi günümüzde içinden çıkılması zor, ancak çözümü imkânsız olmayan sınıfsal bir sorun haline gelmiştir. 

Ataerkil yapının ve kapitalist üretim ilişkilerinin kadınlar üzerindeki kurumsallaşmış zulmü, kadına şiddet, kadın cinayetleri, taciz ve tecavüzü bir başka yazımızın konusu olacaktır. 


[1] Richard Kieckhefer, Ortaçağda Büyü, Çev. Zarife Biliz, (İstanbul: Alkım Yayınevi, 2004), s. 283.  

[2] Seher Parlak, Ortaçağ’da Kadın Olmak (Gaziantep Üniversitesi, Tarih Bölümü- PDF yayını) 

[3]  Cadı Avı, Wikipedia (Sommerville J. P. 11 Ocak 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. history.wisc.edu. Erişim: 4 Mart 2014. 

[4Ahmet Taner Karmak, Osmanlı İmparatorluğu’ndun Kadın Köleleri (16.-18. yüzyıllar, sf. 1) 

[5] Özge Zeybekoğlu, Tek Tanrılı Dinler ve Kutsal Kitaplarda Kadının Konumu ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar // Sayı: 3 (2) sf. 5; Temmuz 2010 

[6] Maria Meis, Veronika Bennoldt-Thomas Claudia Von Werlhof (Son Sömürge Kadınlar, Çevr: Yıldız Temurtürkan, İletişim Yayınları 2008, sf. 15) 

[7] Abeda Sultana, Ataerkillik ve Kadının İkincilliği; Kuramsal bir Analiz (e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi, Nisan 2019, Sayı 1, Çeviri: Saadet Altay) 

[8] Şeyma Sağdıç, Çok Başlı Bir Sorun: Kadın Sorunu PDF Dosyası sf.2