Kadın Ne Zaman


 Cennet Bilek vicdanı ve sevgisiyle…

Gece kilitlemişti kendini sıkılı bir yumrukta. Toz duman sokaklarda hırçın bir rüzgâr. Sallanan ağaçlarda ay ışığının birbirine karışan renkleri. Yaşamaktan utanıyor, nefes almak istemiyordu. Sokak başı kötülükte adım başı üşüme, titreme. Gerilmiş bir gökyüzü. Çatılarda eğreti yuvalarına dönmeye çalışan kuşlar. Kararan bulutlarda insanı çevreleyen hiçlik duygusu. Onmazlık. Öğrenilmiş davranışlar kıpırdamasına engeldi. Her yerinden kayıp gidiyordu yaşam. Yüreği ağzına doğru yürüyordu. Daraltılmış alanda içinde boşluk, dışında boşluk. Gün suskun. Korku üreten yapı durmuyor, kışkırtmayı başarıyordu erkeği. Her gün, her saat. Her yerde… Zamanlı, zamansız.

Cinsel saldırı en eski hikayedir. Hikâyede erkek kendini yaratırken Lilith kalmayı başaramayan kadın dilsizleşmenin ilk adımını atmıştı. Tanrı erkekti artık. Tarih, devlet erkekti. Yasalar erkekti. Aklı erkek ele geçirmişti, erki de… Mitlerle kuşatılan bir nesneydi kadın, kayda öyle geçiyordu. Karşı cinsle ilişkileri içinde, ilişkileri kadar vardı. Kuşatılmışlığın içinde kendini anlatmak zorunda bırakılandı. Baş döndürücü, olağanüstü ama hafif ve kimliksizdi. Kendine zarar olarak dönen inceliği hoş ama boş bir tınıydı. Tekvin’ in buyruğu; “Senin acılarını ve doğurganlığını arttıracağım, çocuklarını acı içinde dünyaya getireceksin, arzuların kocana yönelecek, o seni yönetecek.” demişti. Şehvetin adıydı kadın, allanıp pullanarak erkeğin sunağına gidecekti. Yasalarla, evlilikle kutsanmak yüzlerce yıldır didiklenen bu yaşamı kurtaramaz. Egemen yasaların böyle bir amacı da yoktu.

Savunmasız kaldığını düşünerek yaşadıklarını gizliyor, yaşadıklarının içinde gizleniyordu. Onarılması güç çatlaklardan sızan anılar düğüm atmıştı içinde. Üzüntülerle duyumsadığı yaralar… Tek bir anın geri gelmesini istemiyordu. Aristoteles; “Doğaları gereği eksik yaratık, garabet, evcilleşmiş hayvandan biraz daha iyi, otuz iki dişi olmayan bir yaratık.” olarak görmüştü o’nu. Korkunç değil midir, Antik çağın büyük filozofunun kadın düşmanlığı. Freud’un aynı düşüncede olması! Fallik kuramıyla erkeği merkeze alıp kadını yok sayması… Öğrendikçe üzüntüsü büyümüştü. 19. Yüzyıl filozoflarından Nietzsche kadına saygıdan söz ederken, “En tatlı kadın dahi acıdır.” diyerek aynı kervana katılmamış mıydı? Kadını aşağı bir tür olarak görmeyen kutsal kitap var mıydı? 

Bitmiyordu. Bitemiyordu. Sislerin içinde yitip giden, işitilmeyen çığlıklar… Gri şafakların kararsızlığında gün başlayamıyordu. Defalarca izlenmiş bir oyunun dekoru neredeyse her gün yeniden kurulacaktı. Hak ettiği değeri bulamamak ne büyük yorgunluktur! İyimserlik yaratan sözcüklerin içinde bile kötülüğün rengi vardı. Fiziksel saldırı sadece şiddet değildir. Kısıtlanmış yaşamın, dışlanmanın fiziksel saldırıdan ne farkı vardır? Bebeksi neşenin masum kanat çırpışı, cinsel bir çağrı olarak anlaşılmasına yetiyordu. Gülmenin başka anlamları vardı. Arzu objesiydi. İncitilecek görünmeyecekti. Söze dökmeyecekti kendini, genetik ezberin meşrulaştırılmış kibirli gövdelerine…

Kadına cinsel saldırıları konuşuyor edebiyat dünyası. Aslında konuşmuyor, beceriksizce susuyor. Kimi yazarlar işin hukuksal boyutunu öne çıkararak konuyu hafifletme çabasında. Tacizci/ler ise büyük bir ‘edebi’ yetenekle eril terimler buluyor, kadın giysilerinden bile kendine özgürlük alanı çıkarıyor! Ucunun kendisine dokunacağından ürken kaygılar, zihinsel bir kaçış var. Neredeyse konuşan hiç yok. Söz uçtu.

Akıl kapalıysa bedensel dürtüler zehirlidir. İnsan değiştirebilir kendini. Doğadan geldiği doğallığa dönebilir. İnsan olmak bedel ister, sorumluluk ister. Ve altı çizilmelidir ki erkek olmaktan daha kolaydır insan olmak.  İnsanlaşmanın, vicdan yaratmanın yol göstericisi edebiyat, elini uzatmaktadır. İçten sarılırsak… Hegel’i dinleyelim; “Sanat, dürtüleri ve tutkuları gemleyip terbiye ederek arzulardaki vahşeti azaltabilir.”

 Kapitalizmden demokrasi çıkmaz, kadına özgürlük de. Ne var ki bu yapı içinde de çok şeyler kazanılabilir, kazanılmıştır. Tarihin itip kakmasına boyun eğmeyen kadın erkeğin yabanıl imgelerinden çıkmalıdır. İnsana tanınan zaman eriyip gidiyor. Yaralarını birleştiren, edilgen bir gözlemci olmayı kabul etmeyen, öğretilen yanlışlara, edepsiz yalanlara aldırmayan sesler birikiyor, güçleniyor. Zamanın yeni ruhuyla yılların yakıcı özlemi, yepyeni sözcüklerle bir üst dirence taşınıyor.

Sınıfsal çelişkileri olan kadınlar arasında da ayrım var. Cehennemden çıkmanın, sömürüden kurtulmanın yolu, erkeğin kadınla birlikte saf tutarak birlikte savaşmasıyla olanaklıdır. Düşman ortaktır aslında. Düşman; şiddetin, saldırının kaynağı, aygıtları, donanımı ve gelenekleriyle süreğen toplumsal sistemlerdir. Kanayan kadın da olsa yara ortaktır. Yalnızlıktan ve uzaklıktan arınmış, kadına özenli davranan başka yer yok bu evrende. Sessizliğin gözcülük yapmayacağı ışıklı anların beyaz sabahları için…

Muzaffer YEGÜL
Latest posts by Muzaffer YEGÜL (see all)