İsimsiz Kahramanlar


Çocukları hayata hazırladıklarını iddia eden okulların gerçekte hayata dair hiçbir şey öğretmediklerine inanmışımdır hep.

Hayatın her geçen gün asıl anlamından uzaklaşmış olmasının da çok büyük etkisi var tabi ki bunda. Kazanmaya, rekabete ve hırsa dayalı bir yaşam biçiminin hakim olduğu dünyada başarı, diğerlerini ezip geçmek olarak nitelendiriliyor artık; güçle, etiketlerle, sıfatlarla ve parayla özdeşleştiriliyor. Birisi hakkında “başarılı”ya da “başarısız” tarzında değerlendirmeler yapıldığında bu değerlendirmelerin neye göre yapıldığını kimse düşünmüyor bile.

Görüşlerine çok değer verdiğim psikiyatrist Engin Geçtan bu konuda şöyle diyor: “Bence,başarı sözcüğünü mutlaka kullanmak gerekiyorsa, başarının hayatın neresine yerleştirilebileceğinin tek bir cevabı olabilir: Hayatın kendisine. Bugüne kadar kimse için hayatın kendisinde başarılı oldu dendiğini duymadım”

İnsanın, her ne koşulda olursa olsun kendisini kendisi gibi hissedebileceği bir hayatı sürdürmeyi gerçekleştirebilmesi zor da olsa mümkün bana göre. Ancak, Geçtan’ın deyişiyle “Başarılı bir hayat ısmarlamaya çalışmak, kendimizden vazgeçme tehlikesini de beraberinde getiriyor”, çünkü başarı, vaktiyle koşullu kabul edilmiş olanların, sonradan kendilerini kabul edebilmelerinin tek ve mutlak şartı oluyor. Üstelik, sonuca ulaşıp tatmini hissettiği anın ardından insanı yeniden boşluğa düşüren ve onu daha da öteye koşmaya yönelten bir bağımlılık gibi hayat boyu sürüyor.

Vaktiyle bir Fransız filmi izlemiştim: “Koro”. Bir ıslahevine öğretmen olarak gelen Clement Mathieu’nun öyküsü…

Kendisini, küçük yaşta işledikleri suçlar yüzünden ıslahevine gönderilmiş sorunlu çocukların arasında bulan Clement Mathieu, ilk günlerin şokunu atlattıktan sonra müziğin sihirli gücünü kullanmaya karar verir ve duyarlılıktan uzak, despot okul müdürünün tüm itirazlarına rağmen sınıfındaki çocukların seslerini dinleyerek bir koro oluşturur. Afacanlıklarına ve asiliklerine karşın bir süre sonra şarkı söylemekten hoşlanmaya başlayan çocuklar giderek uysallaşırlar ve Clement’i severler. Clement, gecelerini onlar için besteler yaparak geçirir, o bestelere onların ilgisini çeken sözler yazar. Günler geçtikçe çocuklar daha iyi şarkı söyler hale gelirler ve özellikle de içlerinden biri, Pierre Morhange, tanrı vergisi yeteneğiyle ön plana çıkar. İçindeki uyuyan tohum uyanmıştır bir kere. Clement, olağanüstü bir sese sahip olan bu özel çocukla daha da yakından ilgilenmeye başlar ve ülkenin önemli müzik akademilerine mektuplar yollayarak ona bir gelecek yaratmaya girişir. Bu girişimleri sonuçsuz kalmaz, her ne kadar kendisi, müdürün hışmına uğrayarak okuldan atılsa da, Pierre Morhange ünlü bir müzik akademisine kabul edilir ve yıllar sonra dünya çapında bir orkestra şefi olur…

Film, izlenmesi gereken bir film, anlatmakla olmuyor; oyuncularıyla, kurgusuyla, müziğiyle, detayları ve nüanslarıyla anlam kazanıyor. Benim kabaca da olsa burada bahsetmemin nedeni filmin sonunda Clement için söylenen şu sözler: “Yaşamını müzik öğretmenliği yaparak sürdürdü. Başarılarından kimsenin haberi olmadı. O, hepsini kendisine sakladı”

Clement Mathieu gibi, yaydıkları ışıkla insanların hayatlarını değiştirecek kadar güçlü olup da bunu sessiz sedasız gerçekleştiren ve başarılarıyla övünme ihtiyacını bile hissetmeyecek denli alçakgönüllü olabilen birileri var dünyada. Onlar, başarılı olmak adına kendilerinden vazgeçmeyen, kendilerini kendileri gibi hisseden insanlar… Başkalarının takdirlerini toplamak ya da ünlü olup isim yapmak derdinde olmayan isimsiz kahramanlar…

Engin Geçtan’ın dediği gibi, onların başarıları hayatlarının tümünü kapsayan bir başarı; belki medyatik ve şaşaalı değil, ama çok daha derin ve çok daha anlamlı…

Sanırım önemli olan, yapılan iş değil, o işin bencillikten uzak bir anlayışla yapılması, yani paylaşılması. Sahip olma arzusunun ötesine geçip birikimlerini içten bir paylaşıma dönüştüren kişilerin yaydıkları enerjinin güneş enerjisi gibi olduğunu düşünüyorum ben; aydınlatan, ısıtan, güç ve moral veren… Oysa, çevremiz kendisini bile aydınlatmaktan aciz, sahip olma arzusundan başka bir şey hissetmeyen, geleceği projelerle ipoteklemiş, toplumun beklentilerine teslim olmuş insanlarla dolu ne yazık ki. Ayakta kalabilmek, yaşayabilmek için diğerlerini ezmek, yok etmek gerektiğine inanılıyor ve rekabet duygusu giderek güçleniyor. Bu ortamda okullar da çocukları böyle bir hayata hazırlıyor işte…

Dünyanın, Clement Mathieu gibi isimsiz kahramanlara ihtiyacı var. Sistemlerin kuruttuğu tohumlara hayat veren, onların yeşerip çiçeklenmelerini sağlayan, dokundukları herkesi, bulundukları her yeri aydınlatan, yürekli ama bir o kadar da alçakgönüllü isimsiz kahramanlara…

Kiraz GÖKIRMAK
Latest posts by Kiraz GÖKIRMAK (see all)