Irkçılık üzerine

Türk Dil Kurumuna göre Irkçılık “kendi ırkını öteki ırklardan üstün sayma ve siyasal tutumunu buna dayandırma eğilimi”dir. Toplumbilim terimi olarak da: “insanların toplumsal özelliklerini ırksal özelliklerine indirgeyen ve bir ırkın öteki ırklardan üstün olduğunu öne süren öğreti” olarak tanımlanmıştır. Irk (race) kelimesinin Latince “ratio”dan sözcüğünden gelen, İtalyanca “razza” kelimesinden türetildiği kabul edilmektedir. “Razza” İtalyancada tür, aile, köken anlamında kullanılmaktadır. Avrupa’daki büyük aristokrat soylarını ifade etmek için kullanılırdı. Irkçılık (racisme) sözcüğü de Fransa’da ve İngiltere’de (racism) terimi 1930’lu tarihlerde kullanılmış, bir renkten, dilden, dinden veya bir “ırk”tan olduğu var sayılan bir grup insanın veya bir ulusun bazılarına göre üstün görülmesi anlamında kullanılmıştır.  

Irkçı tepkiler; korku veya tehdit, kin hor görme ve iğrenme gibi duyguların farklı kombinasyonlarıyla ortaya çıkabiliyor. Bununla birlikte ırkçı davranışlar en çok “duygu eksikliği”nde ifadesini buluyor. [1] Örneğin karşısındakini yok farz ederek ya da insan kimliğinin dışına çıkarak… Bu işlev genelde bilinçaltındaki korkunun dışa vurumu şeklinde kendisini gösteriyor. 

Yapısal ırkçılık ırksal bir grubu veya etnisiteyi avantajlı, diğer etnik veya ırksal grupları sistemli bir şekilde dezavantajlı kılan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle Kürt’ten, Laz’dan, Çerkez’den, Türkiye’deki Ermeni’den, Rum’dan vb. veya Amerika’daki Siyahi’den ırkçı olunmaz. Çünkü bunlar etnik ya da ırksal gruplardır, dezavantajlıdır, üstünlükleri yoktur. Kısacası iktidarda değillerdir. Irkçılık daha ziyade iktidardaki egemen ulusun mensup olduğu etnik kökenle ilgilidir. Irkçılık ancak iktidarla gelebilir.  

Sınıfsal perspektiften bakıldığı zaman ırkçılık, sınıf temelleri üzerinden ortaya çıkan bir burjuva ideolojisidir. Diğer bir deyişle “Irkçılık, kapitalist toplumda köle emeğinin meşrulaştırma ideolojisidir.” Günümüzde köle emeği, yerini farklı etnik kökene mensup işçilerin ve göçmenlerin emeğine bırakmıştır. Yani “ırkçılık, egemen ulusun dışında kalan göçmenlerin ya da farklı etnisite grupların aldıkları ücretlerin eşit olmaması, daha düşük olmasıyla açıklanabilir.” Ünlü Fransız düşünür Etienne Balibar’ın dediği gibi “ırkçılık, milliyetçilik zemininde ortaya çıkan bir ideolojidir.” [2]  Fransız düşünürün, her ne kadar Marksist bir düşünür olduğu iddia edilse bile liberal bir akımın düşünürü olmaktan ileri gidememiştir.  

Irkçılığın kökeni kapitalist sistemin ortaya çıkması ile eşdeğerdir. Irkçılığın kökleri ile kapitalizmin tarihi iç içe geçmiş durumdadır. 17. yüzyılda ulus devletlerin sahne almasıyla ile birlikte ırkçılık ortaya çıkmıştır. Köle ticaretinin geçmişi 16. yüzyılda Trans-Atlantik diye anılan Atlas Okyanusu ve kıyılarında gerçekleşen Afrikalı kölelerin Avrupalılar tarafından esaret altına alınması ve satılması dönemine; 19. yüzyıla kadar dayanıyor. Yani ırkçılık sömürgecilik döneminde meydana gelen bir olgudur. 16. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar 13 milyondan fazla köle, şeker kamışı, pamuk, tütün, mısır vb. tarlalarında çalıştırılmak üzere Amerika’ya getirtilmiştir.  

Irk kavramı ilk kez 17. yüzyılda tartışılmaya başlandı. 18. yüzyılda sömürgeciliğin yayılması ile farklı ırklara mensup sömürge halklarının kontrol altına alınması için bir dizi bilimsel araştırmalar yapıldı. Hatırladığım kadarıyla Türkiye’de bir siyasi partinin mensubu olan akademisyenler tarafından Türklerin kafatası yapısının yuvarlak (brakisefal) olduğu iddiaları yayılmıştı. Hatta Türkiye’deki ırkçılık akımının ilk temsilcilerinden Nihal Atsız’ın kafatasının Türk Irkı kafatası yapısına uygun olmadığı 25.10.2005 tarihli Hürriyet Gazetesinin “Yeterince ‘Türk’ çıkmadı” manşeti ile yayınlanmıştı. Irkçılığın kafatası yapısına indirgenmesinin nelere mal olabileceği düşüncesi bile dehşet vericidir.  

Türkiye’de kafatası araştırmaları 1937 yılında yapıldı. 64 bin kadın ve erkek üzerinde antropometri anketi uygulanmış ve Türklerin “beyaz ırktan” geldiği görüşü kabul edildi. [3] 

Burjuvazi, ırkçılık sayesinde hem mensubu olduğu ulus devletin işçilerinin emek gücünü ırk temelinde bölme fırsatını ele geçirdi, hem de Afrikalı siyahileri ehlileştirmek adına bu insanlık utancını meşrulaştırdı. Sahip olduğu tüm zenginliği insan bile saymadıkları halkların sırtından kazandı. Zaman içinde kölelik kurumu sona erdi, ancak ırkçılık sona ermedi. Karl Marks, bununla ilgili ırkçılığın kapitalistler için yararlı bir ideoloji olduğunu söylemiştir. Çünkü ırkçılık, işçi sınıfının bölünmesi için bir fırsattır, elverişli bir ideolojidir. Dolayısıyla sınıf mücadelesini sekteye uğratır. 

Karl Marks, ırkçılığın devam ediyor olmasını üç nedene bağlamıştır. Bunlar:  

  • İşçiler arasında ekonomik rekabetin oluşması. Kapitalist üretin sürecinde işçi ücretleri eşit değildir. Bu eşitsizlik ücret farklılığı başka ulustan işçiler için söz konusu olduğunda, ırkçılığın ortaya çıkması için zemin hazırlanmıştır. 
  • Kapitalist sınıfın ırkçılığının sürekli yeni argümanlarla yeniden üretmesi, 
  • Irkçı fikirlerin işçilerin ilgisini çekmesi… Bunun en açık örneği göçmenlere yönelik iddialardır. Bugün Kürt işçilere ve Suriyeli mültecilere Türkiye’de yapılan da budur. Irkçılık, kapitalist sistemin genetiğinde vardır.  

Irkçılığın ekonomik boyutu 

“Sınıf Mücadelesi” makalesinde sözünü ettiğimiz artı-değer, kapitalistin değişken sermayesini oluşturmaktadır. Artı-değerin artırılması, değişken sermaye giderlerinin düşürülmesine bağlıdır. Değişken sermaye giderlerinin düşürülmesinde genel anlamda aşağıdaki yöntemler izlenmektedir. 

  • Ücretlerin düşürülmesi, 
  • İşgücü arzının satılık ucuz işgücü ithaliyle artırılması, 
  • Çalışma saatlerinin uzatılması, 
  • Ücretlerin ucuz olduğu üretim alanlarında toplanması, 
  • Sürekli bir şekilde akort standartlarının yükseltilmesi. [4] Bu koşul, verimlilik temposunu düşürür, sonuçta ücretler düşürülmüş olur. 

Artı-değeri artırmak için değişken sermaye giderlerinin düşük tutulması gerekir. Bu da ucuz emek gücü ithalidir. Bunun sağlanması için de ırkçı ideolojinin devreye girmesi gerekir. Almanya’nın 1960’larda Türkiye ve ekonomisi geri kalmış diğer ülkelerden göçmen işçi talebi bunun tipik örneğidir. Türkiye’de ucuz emek gücünün ithaliyle yani göçmen veya Kürt işçilerle işçi piyasasında yaratılan talebe dayanarak ücretlerin aşağı çekilmesi de bu örneği güçlendiren bir olgudur. Diğer bir deyişle kapitalizmin kendi krizini aşmak için başvurduğu yöntem ucuz emek ithalidir. Bugün ırkçı ideolojinin bağlandığı yer de burasıdır. 

Kapitalistler, ucuz emek ithal masraflarını da mültecilere yükleyerek kurtulma yöntemine başvurmaktadır. Sigortasız, çocuk ve kadınları karın tokluğuna çalıştırılmaları, ücretleri geciktirilmeleri veya hiç vermeme gibi insanlık dramına yol açacak yöntemlere başvurmaları bunun tipik örneğidir. Mülteciler işçileştirilirken ırkçılık tüm dinamikleriyle işlemeye devam etmektedir. Özellikle Avrupa Birliği ülkeleri bu program çerçevesinde mülteci kabul ederken başvurduğu yöntemin kaynağı budur. Mülteciler işçiye çevriliyor, hem de ucuz işçi! Dolayısıyla Avrupa ülkelerine ya da Türkiye’ye geçişlerinde minnettar kalmaları isteniyor. Bu minnettarlık, giderek mültecinin onurunun kırılmasına ve onu köleleştiren bir niteliğe bürünmesine yol açıyor.  

Irkçı ideolojinin burjuva toplumuyla bağını gösterebilmek için, onun kapitalist ekonomiyle bağını göstermek gerekir. Bunlardan ilki, kapitalist sistemde emeğin özgür olmasıdır. İnsanlık tarihinde ilk kez kapitalizmle birlikte işgücü pazara sürülmüştür. İşgücü fiyatı piyasada belirlenen ve özgürce satılan bir meta haline gelmiştir. Kapitalizmle birlikte işgücü de meta olmuştur. Bu meta diğer metalardan farklı bir nitelik taşır. Bu da işgücünün değerin de kaynağı olmasıdır. [5] İkinci olgu da değer yasasıdır. Bu yasada anlaşılan durum değişken sermaye ile sabit sermaye ilişkisi sonucunda artı-değerin ortaya çıkmasıdır. Irkçı ideolojinin değer yasasıyla nasıl ilişkilendiği burada anlaşılıyor. Burada şu soru sorulabilir: “Eski çağlarda da köle emeği vardı. Neden ırkçı ideolojilere gerek duyulmadı?” Bu sorunun cevabı kendi içindedir ve emeğin niteliğiyle ilgilidir. Emek değişik toplumlarda ve ekonomik sistemlerde farklı nitelik arz eder. Kapitalizm öncesi sistemde emek, boyunduruk altındaydı, yani özgür değildi. Köleci toplumlarda kölenin kendisi özel mülktü. Feodalitede eşit olmayan grupların eşitsizliği hukuksal olarak belirlenmişti. Kapitalizmde ise sömürü özgür emeğe dayanıyor. İşçi emek gücünü satıp, satmamakta özgürdür. Ancak sonuçlarına da katlanmak zorundadır. Burada ırkçı ideoloji devreye girerek temel kaynağını oluşturur. Köle emeğini kullanmak kapitalizmin hastalıklı yanıdır.  

Ezcümle ırkçılık kapitalist sistemin devamlılığını sağlayan en önemli etkenlerden biridir. Sermeye üretimini üst düzeye çıkarmayı, emek gücünü ise en alt düzeye indirmeyi amaçlayan kapitalist sistemde “işgücü etnikleşmiş”tir. Bu etnikleşme sabit kalırken, işgücü insanlara, zamana, ekonomiye ve hiyerarşik isteklere göre değişim gösterir. Zaman içerisinde topluluklar değişir, kimi parçalanır kimi ise yeniden oluşur [6].  Kapitalist sistem var oldukça ırkçılık devam edecektir.  

Türkiye’de ırkçılığın devletle ilişkisi 

Türkiye’de ırkçı ideolojinin ortaya çıkıp şekillenmesi, gelişmiş kapitalist ülkelerden farklıdır. Türkiye’de kapitalizm, devlet eliyle geliştirildi. Irkçılık ideolojisi de devlet eliyle yaratıldı. Diğer bir deyişle ırkçılık, devlet tarafından beslendi, semirildi ve mubah sayıldı. Önceleri devlet ırkçılığı olarak gelişti, Bu ırkçılığın amacı Müslüman Türk bir burjuva sınıfı yaratmaya yönelikti. Gayrimüslimlerin mallarına ve servetlerine el konulması, sermayenin yerli burjuvaziye devredilmesi şeklinde görebiliyoruz. Yerli burjuvazinin ilkel sermaye birikimi olan Ermeni soykırımı Türkiye cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş sermayesidir. Gayrimüslimlere karşı yönelik devlet temelli nefret, soykırımın üzerinden yüzyıldan fazla bir süre geçmesine rağmen milliyetçilik ve ırkçılık akımlarının hızını kesemedi. 

Barış Ünlü ’nün Türklük Sözleşmesi adlı eserinde Türkiye’de ırkçılığın Abdülhamit döneminde tesis edilen Müslümanlık Sözleşmesi ile Mustafa Kemal tarafından oluşturulan Türklük Sözleşmesi’nin çekişmesinin yansımasıdır. 

“Kürt Fobisi” adlı makalede dönemin Adalet Bakanı Mamut Esat Bozkurt’un 19 Eylül 1930 tarihinde İzmir, Ödemiş’te yaptığı konuşmada bir paragraf almıştık: “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler!” [7] Bu paragraf Mahmut Esat Bozkurt’un sadece yaptığı konuşmadan küçük bir alıntıdır. Kürtlere ve farklı etnisite gruplarına hizmetçi ve köle gözüyle bakmak artık bir devlet politikasıydı. 

Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze İttihat ve Terakki görüşlü hükümetler iktidar oldu. Gelen hükümetler ırkçı ideolojilerini genç dimağlara yerleştirdi. Gidenler de aynı işlevi yerine getirmekten çekinmedi. Geçtiğimiz haftalarda Sakarya’da saldırıya uğrayan Kürt işçilerden bahsederken sebebini ırkçı gençlere, bunların mensubu olduğu siyasi partiye ya da iş adamlarına yüklüyoruz. İş adamları suçlu olabilir, onların tetikçisi ırkçı, siyasi parti veya partiler de suçlu olabilir, bu arada faşist gençler de suçsuz değildir. Bu saldırı Kürtlere yönelik saldırıların ne ilkidir ne de sonuncusu olacaktır. Yüzlerce Kürt işçi, batı illerinde ırkçı saldırılara kurbanı gitti. Bunu hangi siyasi parti ya da medya açıklama zahmetinde bulundu? Irkçı saldırıların sonucu ölen işçilerle ilgili toplu dokümanlara henüz ulaşamadık. Suçlu arıyorsak fotoğrafın arkasına bakmak gerekiyor. Kapitalist sistemi yürütmekle görevli siyasal iktidarların yapılarını incelemek gerekiyor.  

Muktedir kimlikten olmayanların dağıtılması, Cumhuriyet dönemiyle başlamıştır. Osmanlılar döneminde Kürtler, Araplar ve diğer etnisite gruplar Müslüman sayıldığı için kardeştiler. Ancak Cumhuriyet ile birlikte Türk ırkı muktedir kimlik oldu. Müslümanlık bağları kardeşlik bağı olarak sayılmadı. Türk olmayanların Türk Devleti’nin gazabına uğraması bundandır. Kürtler, Ermeniler, Araplar, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler, Zazalar vb. etnik kimliklere ve farklı inançlara karşı, Aleviler, Şiiler ve Sufilere karşı ayırımcılık, meskenlere çarpı işaretleri koymalar, tehditler, taciz etmeler, ırkçı ideolojilerin sonucudur. Eğitilmemiş bir topluma sirayet eden ırkçı ön yargıların ayırımcılığı etnik kimlik, dil, cinsel kimlik, kültür ve gelenekler üzerinden ortaya çıkması bir tür farklılaşma, ötekileştirme politikasını da beraberinde getirdi. Dolayısıyla Türklüğün sınırları, Türk olmayan diğer etnisite ulus ve grupların üzerine doğru genişledi. Türkiye Cumhuriyeti ulus devlet olarak dizayn edildiği günden itibaren etnik kimliklerin Türkleştirilmesi, yani asimile edilmesi politikası ile birlikte tehcir politikası yürürlüğe girdi. Amaç farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etmekti. Bununla birlikte tüm özelliklerini, kültürünü, yaşam tarzını, dilini, gelenek ve göreneklerini ortadan kaldırarak, egemen yapının özelliklerini benimser hale getirmekti. Yani azınlığın ya da farklı kültür ve grupların yok edilmesidir. Bu tanım doğrultusunda Kürtlere yıllarca asimilasyon politikası uygulandı. Bu ırkçı politikalar, devletin resmi politikasıydı.  

1930 yılında çıkarılan Abidin Özmen’in “Siyah Raporu”nda Kürt nüfusu ile ilgili artışın, gelecek yıllarda Türk nüfusunu geçeceğine ilişkin endişeleri doğrultusunda Kürtlerin asimile edilmesi seçeneği öne çıkmıştı ki o tarihlerden sonra asimilasyon sorunu devletin varlık nedeni haline getirtilmiş, demografik tehdit olarak görülmüştü. Bugün de terör söylemlerine sığınan siyasal iktidar ve ortağı 1990’larda hızlanan ve toplumsal bir sorun haline gelen demografik tehdidi “beka sorunu” olarak görmeye devam ediyor. Çünkü Kürtler asimile edilmezse, kendileri asimile olacak korkusu yaygındır.  

1934’ten başlayarak kalabalık kentlerde Kürt nüfusu tahliye edilmeye başlandı. Sürgün politikası dediğimiz ilkel tehcir politikaları izlendi. Balkanlardan getirtilen Türkler, Kürtlerin yoğun bulunduğu yerleşim birimlerine iskân edildi, tutmadı. Olaylar, isyanlar bahane edilerek Kürtler her dönemde batı illerine sürgüne gönderilerek nüfus artışları engellenmek istendi, tutmadı. Toplu katliam yöntemlerine başvuruldu, bu da tutmadı. Sonunda sermaye devleti “Kürt realitesini” kabul etmek zorunda kaldı. 

Irkçılığı siyasal iktidar tek başına yapmıyor. Siyasal iktidarla birlikte düzen partileri, ana akım medyanın ayırımcı dili, sokaktaki linçleri, işyerlerinde göçmen ve Kürt işçilerin kaderini adeta tayin ediyor. Tüm bunları devlet sanki sihirli bir değnekle yönetiyor. Kendisine ortak bir aidiyet bağı olan grupları, olmayanlara karşı kullanabiliyor. Devletin farklı etnik gruplara ve göçmenlere karşı işlenen suçların yaptırımı olmadığı için linçler her an mümkün olabiliyor. Türkiye’de sağcı kesim ırkçılık kavramına eğilimlidir. Bunun yanında solcu geçinen ulusalcı kesim de öyle. Örneğin 6 Ocak 2012 tarihli Hürriyet Gazetesinde “Sayın kaçakçı” başlıklı makalesiyle ulusal solcu olarak kendisini tanımlayan Yılmaz Özdil, insanlık suçunu bile aşacak ırkçı, ayırımcı, ötekileştirici yazısıyla sahne alabilmiştir. Aynı şahsın Star Gazetesi başındayken işlediği insanlık suçu ve faciaları yenilemişti. İnsanlık suçu sabıkalısının ırkçı-ayırımcı ve ötekileştirici sözleri bununla da bitmiyor. Bu sadece bir örnektir. Bunun gibi yüzlerce yazılar, makaleler okuduk ve TV programlarına tanıklık ettik. Bugün sermaye ve ırkçı devletin “tek vatan, tek millet, tek bayrak, tek dil” sloganı ırkçılık değil de nedir? Her ne kadar “bizde ırkçılık yoktur” dense de bu slogan sermaye devletinin tüm kurum ve kuruluşlarıyla ırkçılığının tescilidir.  

Türklüğü aşağılamanın bedeli ağırdır. Kişi linç edilebilir, hapse atılabilir, işini kaybedebilir ve hatta öldürülebilir. Oysa Kürtlüğü ve Ermeniliği aşağılamanın hiçbir bedeli yoktur. Cezai müeyyidesi de olmaz. Bu nedenle ırkçılık, iktidarla birlikte gelen bir olgudur. İktidardaki etnik kimliği aşağılamanın cezai müeyyidesi ağırdır. [8] 

Irkçılıkla mücadele 

Günümüzde her ne kadar Avrupa ülkelerinin birçoğunda ırkçı partiler yasaklanmış olsa bile, merkez sağ partiler ırkçı dili kullanmaktan imtina etmiyorlar. Avrupa’daki ırkçı saldırılar her geçen gün artıyor. Türkiye’de ırkçı parti kurmak yasak değildir. Düzenin sağ muhafazakâr partileri ile milliyetçi ve merkez sağ partileri ile sol ulusal partilerin tamamı ırkçı ideolojiyi benimsemiş partilerdir.  

Irkçılığa karşı mücadele, kapitalizme ve sermaye devletine karşı mücadelenin bir parçasıdır. Kapitalizme karşı mücadele işçi sınıfının asli görevidir. Kapitalizm ve ırkçılık birlikte doğdular ve aynı kaptan besleniyorlar. Irkçılık işçi sınıfına ve toplumsal yapıya indirilen en büyük darbedir; Irkçılık sömürü alanını bulmak için vardır. Irkçılık karşısında insan olarak sessiz kalmak, en az ırkçılar kadar bu ideolojiyi benimsemiş olmak anlamındadır. Toplumun sessiz kalan büyük kesimini harekete geçirmekle değişim gerçekleşebilir. Ancak bugün işçi sınıfının içinde bulunduğu duruma bakarsak, örgütsüz bir sınıfın harcı olmaktan çıkar. Irkçılık, salt işçi sınıfının sorunu değil, toplumun tüm kesimlerinin ortak bir sorunu olarak algılanmalıdır. Unutulmamalıdır ki sokaklar, otoriter rejimlerinin ve sermaye devletinin en büyük korkusudur.  

Irkçılık bireylerden başlayarak toplumun tüm katmanların zihniyetine yayılmış tedavisi zor bir ideolojidir. Bugün işçi sınıfını örgütleyecek siyasi bir yapı olmadığına göre, ırkçılık karşıtlığı sokakta kitlesel katılımlı bir ırkçılık karşıtı eylemlere evrilmesi, bu mücadelenin en önemli parçasıdır. Bu işlev için bugün demokratik kitle örgütlerinin, demokratik sendikaların ve sol partiyim diyen tüm siyasi partilerin, meslek kuruluşlarının, odaların halkı gösteri ve ırkçılığa karşı mücadelede sokaklara çıkarmaları kesin mücadele olmamakla birlikte yayılmasını yavaşlatabilecek ve hatta engelleyebilecek bir mücadeledir. Örneğin, Almanya’daki ırkçı Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGİDA)’ın göçmenlere yaptığı insanlık utancı uygulamalar, her defasında karşısında on binlerce ırkçılık karşıtını bulmuştur. Bu sayede ırkçılar birçok kentte yürüyüşler yapamamıştır. Aynı şekilde Yunanistan’da krizin faturasını göçmenlere çıkaran faşist Altın Şafak Partisi, işçi sınıfını bölerek burjuvaziye yaranmaya çalışmıştır. Anti-faşist solun verdiği mücadele sayesinde bu ırkçı partinin yöneticileri tutuklandılar. Amerika’da siyahilere karşı yapılan ırkçı saldırılar, polisin bir zencinin boğazına dizini koyarak boğması, siyahların, beyazlarla birlikte yaptıkları anti-faşist gösteriler, ABD yönetimini güç duruma bırakmıştır. Bu örnekler yakın geçmişte yaşadığımız olaylardır. 

Irkçı mücadele özünde işçi sınıfının burjuvaziye karşı vereceği sınıfsal mücadeleden geçer. Çünkü burjuvazi var oldukça ırkçılık devam edecektir. Yukarıda verdiğim örnekler, ırkçılığın yayılmasını bir nebze olsun kısıtlamaya yöneliktir. Diğer bir deyişle ırkçılığın reçetesi değildir. Irkçılık karşılığı, aynı zamanda kapitalizm karşıtlığıdır. 


[1] Burak Ortahamamcilar, David Amodio ile söyleşisi (Euronews Gazetesi, 28.05.2020)  

[2] Murat Aktaş, Irkçılık ve Milliyetçilik, (e-dergi Muş Alparslan Üniversitesi yayını, 22.12.2019 syf.1189)  

[3] Özge Ünlütürk, “Irk” kavramının tarihsel gelişimi ve adli antropolojide kullanımı (A.Ü.D.T.C.F. Antropoloji Dergisi, 2015 syf.103) 

[4] Sinan Özbek, Irkçılığın Ekonomik Kökleri (Enternasyonal Sosyalizm, 1 Mart 2020) 

[5Sinan Özbek, a.g.e 

[6] Fatma Esra Öztürk, Göçmen Kadınlara Yönelik Üretilen “Yeni Irkçılık” Kavramının Medya Çerçevesinde İncelenmesi (Bahar 2019, syf. 260)  

[7] Milliyet Gazetesi, 19 Eylül 1930 nüshası 

[8] Barış Ünlü: Kürtler ırkçı olmaz çünkü ırkçılık bir sistemdir (İrfan Aktan, Duvar Gazetesi, 12 Ocak 2018) 

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları