İnsana dair…


İnsan “sürü”sü olarak birbirimizi yok etmeye çalışarak bugünlere geldik! Bu da yetmedi; havayı, suyu, toprağı da karşımıza aldık. Kırlardan kentlere doğru bir işgal hareketi başlattık. En nihayetinde, kentleri kendimize karşı bir silah haline getirmeyi başarabildik! Bu durum bizim için toplu halde bir intihar hazırlığı mı?

Şimdi orta yerde, dışını içine sığdıramayan, içini dışına yansıtma becerisine erişemeyen, “dışı” ile uyumlu bir “iç” inşa edemeyen birey-insanla karşı karşıyayız. Karşı karşıya olduğumuz birey dediğimiz birim, toplum dediğimiz “mamül” ün hammaddesi üstelik.

Şimdi söz konusu bireyin en acil sorunu masumiyetini yeniden kazanmak gibi geliyor bana. En azından kendime böyle bir “hayal” ısmarlıyorum. Geleceğin o özgür toplumuna – şayet gerçekleşecekse – gidecek başka bir yol bilmiyorum. Elbette o özgür toplumunun insanını bugün yaratamayız ama kendimizi daha adil, özgürlükçü, etik kaygılar taşıyan bir dünyanın fırsatı/aracısı haline getirebiliriz diye düşünüyorum. Bu, onun masumiyetini yeniden kazanma çabası da olacaktır ayın zamanda. Hem burada şunu da söylemeden geçmemeliyim ki, insanlar “dava” ların müritleri oldukları sürece bunu başarmak bir hayli zor görünüyor.

Kaldı ki en şahane diyebileceğimiz bir fikir bile kitleselleştiğinde yozlaşıyor. Kitleler “dava”ları kirletiyor. Zira “dava” ve iktidar birbirini besleyen, birbirine yakın kavramlardır. Her dava bir iktidar talebi yaratıyor, böyle olunca “mutlak iktidar, mutlak bozuyor”. Dolayısıyla ortaya bozulmuş, deforme olmuş. Kendi aleyhine çalışan bir fikir çıkıyor.

Hal böyle olunca dil sınır tanımıyor. Dilin bu anlamda bir sınırı olmalı mı tam bilmiyorum ama ben dilin güzellikte, iyilikte bir sınır bulmasını istiyorum. Sonuçta olmasını istediğim, iyi ve doğru bir hayat yaşayıp ömür sürecimde yeryüzünde hoş bir yer işgal edebilmek… Bunun için her birimize bir ihtilal gerek. Daha doğrusu, bizde ihtilal etkisi yaratan, erkek isek kadın, kadın isek erkek gerek.

Ama bunların gerçekleşmesinin önünde siyaset gibi bir engel var. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde siyaset kirli bir eldiven gibi, dokunduğu herkesi, her şeyi kirleten bir eldiven… Belki işin en trajik yanı, kişi söz konusu eldiveni çıkardığında bile, onun insan ruhuna sirayet eden kirinden kolay kolay kurtulamamasıdır.

Tabii bu arada enteresan karakterlerle karşımıza çıkıyor insanlar. Günümüzün – özellikle genç – kadın ve erkeklerine baktığımızda abartılı bir kadınlık ve abartılı bir erkeklik kimliğiyle öne çıkma telaşı görüyoruz. Her iki kimlik de daha sonra altından kalkamayacağı imgeler/imajlar veriyor birbirine. Başlangıçtaki o, ötekine güzel bir “bahçe” kurma fikri giderek “bahçe” dışı fikirlere evriliyor. Sanırım kadın ve erkek, henüz kültürel ve ahlâki olarak aynı norma tâbi değiller; aynı ahlâki norma eşitlenmiş olmamaları nedeniyle de her türlü “iyi plan”’ altüst oluyor.

Bir gün kadın köleliği gerçek anlamda sona erdiğinde, insanlık bugün için anlaşılmaz, tuhaf, itici bulduğu şeylerin ne kadar “lezzetli” şeyler olduğunu anlayacak. Bugün bütün bunları betimlemeye ya da gerçekleştirmeye kalkışmak, bizi toplumun tuzağına düşürebilir. Toplum, “aykırı” düşüncelerin, davranışların tuzağıdır zira. İnsana dair her şeyi daha makul ve anlayışla karşılamak, onlara ilişkin daha “tüm” bir kavrama ya da fikre sahip olmamıza ihtiyaç duyuyor. Bugün bunun fazlasıyla uzağındayız.

Toplumun derdi, bugünü ve dahi geleceği dünün iplikleriyle dokumaktır. Elbette bugün dokunan hayatın içinde dünün motifleri olacaktır; bu kaçınılmazdır. Ama bugünü tamamen “dün” ile “dokumak” insanlardaki yaratıcı dinamiği hiçe saymaktır. Bu nedenle bugün, bugünün iplikleriyle (siz isterseniz değerleriyle deyin) dokunmalıdır. Özellikle muhafazakâr siyasetin yaptığı tam da bunun tersi değil mi? Dünün iplikleriyle bugünü dokuyan kim?

Tabii ben de diğer insanlar gibi dünyanın bir parçasıyım. Yazdığım her metin başka bir dile çevrildiğinde o dilin insanlarına da bir şeyler söylesin istiyorum. Dolayısıyla insana dair her şeyi anlamak amacındayım. Anlayabildiklerim var; henüz anlayamadıklarım da… Ama şunu anlayabildiğimi sanıyorum; öncelikle insanın, kendi evrensel gerçekliğine vakıf olmasının önemi… Evrenselden yerele bir perspektiften bakabilmeyi öneriyorum. Evrensel yerine yereli öncelemek; doğduğumuz coğrafyayı/ülkeyi her şeyin merkezi gibi görmek insanı faşizme kadar götürebilir. Elbette balık hangi suda yaşıyorsa gıdasını oradan alacaktır. Ama unutulmamalıdır ki, su da dünyalı, yani evrensel bir kimya… Türkiye örneğinden de anlaşılabileceği gibi, ulusalı veya bir dini inancı referans alarak oluşturulan politikalar ülkeyi nasıl da faşizmin bataklığına sürüklüyor. Ulusalı, o büyük bütünün küçük bir figürü/motifi olarak görmeyi bir refleks haline getirmeli… Böylece kendimizi daha demokratik yapının ana temasının bir parçası haline getirebiliriz.

Ama bir biçimde hayatı anlamlı kılmaya çalışıyoruz. Bunun için hep sorular ve cevaplar peşinde koşup duruyoruz. Soruların çeşidi ve niteliği de fazla değişmiyor aslında; çoğu, yeme, içme, barınma ve sevilme ihtiyacını en iyi koşullarda nasıl sağlarız üstünedir. Burada karmaşık ve ilginç bir durum yok. Hayatı karmaşık ve ilginç kılan, söz konusu sorulara verilen yanıtlardır. İnsan çok temel bu tür sorulara sayısız diyebileceğimiz yanıtlar verebiliyor. Bize, yaşama sevinci veren de, yaşama sevincimizi öldüren de tercih etmek durumunda olduğumuz yanıtlardır. Yaşamı özgün ve ilginç kılmanın sırrı “ayrı” cevaplarda gizli zira. Evet, hayat dersinin soruları hep aynı ama cevapları zamandan zamana, kişiden kişiye değişiyor. Yani tek bir “doğru” şık yok. Doğal olan da bu değil mi? Aksi durumda kendi özel/özgün gerçekliğimize ihanet etmiş olmaz mıyız? Kendi gerçekliğine sırt çeviren bir yaşam “yaşanmasa da olan” bir yaşam değil midir?

Bütün bunları niçin yazıyorum? Şayet insanlığın toplu halde intiharına katılmayacaksam, tabii ki, önce insanın, sonra kendi hakikatimin farkına varabilmeliyim. Bunu da sanki tanrısal bir baskı varmış gibi yapmaya çalışıyorum. Yaşamın büyüsünün sırrına varma telaşı da diyebiliriz buna. Sonunda şunu anlamış bulunuyorum ki, yaşamın büyüsüne sözcüklerin gücü ulaştıracak beni. Başkaları başka başka biçimlerde ulaşabilirler tabii. Kendi hakikatime varmanın başka bir yolunu bilmiyorum. Tabii bunun için toplumdan ve toplumun değerlerinden -belli ölçülerde- kopup bireyselleşmek şart. Kendimizi özgür dünyanın fırsatı haline ancak böyle getirebiliriz diye düşünüyorum. Yazının başında kullandığım o “kılçıklı” sözcüğü (sürü) kullanmamın nedeni buydu.

Sonuç olarak, her şart altında çabam, derdim, hevesim, hayata dair olanı insana dair kılmak, insana dair olanını ise sözcüklere dair kılmaktır.

Ali Rıza GELİRLİ
Latest posts by Ali Rıza GELİRLİ (see all)