Hukuk devleti üzerine 

Otoritenin tüm uygulamaları alçaltıcıdır ve otoriteye her boyun eğiş, aşağılanmadır 

Mihail Bakunin  

Hukuk, köken itibariyle Arapçada “Hak” kelimesinin çoğuludur. Oxford sözlüğe göre hukuk, “toplumu düzenleyen ve devlet yaptırımıyla güçlendirilmiş bulunan kuralların, yasaların bütünü”dür.Türk Dil Kurumu’nun tanımı Oxford sözlüğünün aynısıdır. Hukuk toplumsal düzenlere göre değiştiği için doyurucu bir tanıma kavuşmamıştır. Kant’a göre “hukukçular hâlâ hukukun tanımını aramaktadırlar.” Günümüzde burjuva hukuk yapısına göre en çok tanımı yapılan hukuk, “belirli bir zamanda belirli bir toplumdaki ilişkileri düzenleyen ve uyulması devlet zoruna (müeyyide) bağlanmış kurallar bütünüdür.”   

Hukuk, ilkel komünal topluluktan sınıflı topluma geçişle birlikte ortaya çıkmıştır. Sınıflı topluma geçiş, aynı zamanda “hukuklu toplum”a geçiş anlamına da gelir. Diğer bir deyişle sınıfların ortaya çıkması, özel mülkiyetin ve aynı zamanda devletin ortaya çıkmasıyla eş zamanlıdır. Dolayısıyla hukuk, özel mülkiyet ile birlikte doğmuş ve birlikte gelişmiş ve gelişmektedir. Hukuk, mülkiyet biçimindeki değişikliklere duyarlı bir gelişim göstermiştir. Bir mülkiyet biçiminin kendi içinde derinleşmesi, gelişmesi ya da yeni bir biçime dönüşmesi, hukukta benzer sonuçların doğmasına neden olmuştur. Marks ve Engels Devletin ve Hukukun Mülkiyet İlişkisi başlığı altındaki yazılarında buna ayrıntılı olarak yer vermiştir. Sınıflı toplum demek, bir sınıfın, başka bir sınıf üzerindeki tahakkümü demektir. Baskı kuran sınıf, egemen sınıftır. Tarih boyunca hukuk, egemen sınıfın haklarını koruyan bir sistem şeklinde tezahür etmiştir.   

İlkel toplumlardan ortaçağ toplumlarına kadar asil sınıflar, köylüler, kentliler ve köleler vardı. Günümüz kapitalist toplumlarında niteliksel bir değişim görüyoruz. İlkel, feodal toplumlarından farklı olarak iki temel sınıf gözümüze çarpıyor. Kapitalist sınıf ile işçi sınıfı... Arada kalanlar kendilerini hangi sınıfa yakın görüyorsa, o sınıfa doğru bir eğilim gösterir. Tarih, sınıf mücadelesi ve savaşları ile doludur. Sınıfların ve mücadelenin tahlilini bir başka makalenin konusu olarak ele alacağız.  

Marksist tanımlamada bir üst kurum olması itibariyle hukuk, devlet gibi baskıcı bir nitelik taşır ve burjuva hukukunun zorlayıcı niteliği “toplumsal kriz dönemleri”nde daha fazla yoğunlaşır. Sosyalist toplumlarda hukuk belki biçim olarak burjuva hukukuna benzeyebilir, ancak temel farklılık, egemen sınıfının tahakkümüne dayandığı söylenebilir. Sosyalist hukukta egemen sınıf tahakkümü demek, çoğunluğun, azınlık üzerindeki etkisi anlamındadır. Kapitalizmin hâkim olduğu toplumlarda hukuk ise mutlu azınlık sınıfının, çoğunluk yoksul sınıf üzerindeki tahakkümüne dayanır. Marksizme göre hukuk, üretim ilişkilerinde anlamını bulur. Bundan da anlaşılacağı gibi esas fark, kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki farktır. Sosyalist hukuk, insanın insan tarafından sömürülmesine ilişkin herhangi bir sistem getirmemektedir. Egemen sınıf, toplumun genelinde burjuvaziden farklı olarak bir azınlık değil, çoğunluktur. Komünist topluma geçince devlet gibi hukuk kurumu da ortadan kalkacaktır. Kapitalist sistemde yönetim biçimi ister liberal kapitalist olsun, ister otoriter tarzda olsun, sınıf tahakkümü değişmemektedir, bir farkla otoriterizmde, devlet yönetimini elinde bulunduran kişi, aile veya zümre kendi yarattıkları hukuku çiğnemekten çekinmemektedir. Yani her şeyi oldubittiye getirmek alışkanlığına sahiptir. Bugün Türkiye’de gördüğümüz de budur.  

Hukuk tahlili açısından sol muhalif akımların, toplumsal gelişmeleri tahlil araçlarında, hukuksal bakışın, sınıfsal bakışın yerini alması yönünde bir kayma göstermektedir. Köklü toplumsal dönüşüm istemleri yerini “hukuk devletinin gereklerini yerine getirmesi”, “insan haklarının korunması” , [1] bugünkü tanımlamayla “Kopenhag Kriterlerinin hayata geçirilmesi” türü istemler almaya başladı. Hukuk ekonomi, politika, felsefe ve din kurumları gibi toplumsal yaşamın temel alanlarından biridir. Bu nedenle siyasal gelişmelerde önemli yer tutar‘Hukuksal muhafazakârlık, hukuk eğitiminin temelidir” söylemi boşuna söylenmemiştir. Günümüzde Hukuk Fakültelerinde okutulan hukuk derslerinin içerikleri bu kavram üstünde kuruludur.  

Hukuk kuralları bir bütün olarak topluma kendi üretim biçimini dayatan bir sınıfın, kendisine verilen rolü gerçekleştirmesini sağlayan bir araçtır. Burjuva hukukunda mağdur, her zaman burjuvazinin kendisi olmuştur. Proleter hukukunda ise mağdur olgusu yoktur. 

Kapitalist toplumlarda devlet gibi, hukuk da baskıcı bir nitelik taşır ve hukukun zorlayıcı dediğimiz cebri niteliği, genel anlamda kriz dönemleri dışında bu özelliği fazla göstermez. Ancak otoriter rejimlerde hukuk her zaman otoriter liderin, ailenin veya zümrenin elinde bir sopa niteliğine bürünür. Bugün Türkiye’de gördüğümüz ve yaşadığımız hukuk niteliği bundan öteye gidemiyor.  

Hukuk aynı zamanda sınıflı toplumlarda devletin varlığı ile özleştirilen bir kurumdur. Hukuk ile devlet genel anlamda aynı kavramı ifade eder. Hukuk kurallarının uygulanması, devletin varlık nedenidir. Otoriter rejimlerde bu uygulama, devleti elinde bulunduran otoriterin uygulama biçimi ile de özdeşleştirilir. Yani hukuk, otoriterin kendisini devlet yerine koyması ile bunu istediği gibi uygulayabilme imkânını bulan bir araçtır. Bu araç giderek mevcut hukuk kurallarının rafa kaldırılmasına kadar varabilir. Hukuk kurallarını uygulamakla görevli yargı organını esir alır, gerektiğinde mevcut burjuva hukukunun çiğnenmesini onlar adına yapar, her koşulda hukuksuzluğu oldubittiye getirir.   

Sosyalist hukuk, yukarıda belirtildiği gibi insanın insan tarafından sömürülmesine ilişkin bir sistem getirmez; egemen sınıf toplumun genelinde kapitalizmden farklı olarak bir azınlık değil, çoğunluktur; işçi sınıfı gibi sosyalist hukuk ve devlet de ortadan kalkma hedefini taşır [2] Hukuk, üstyapı bir kurum olup, köken olarak üretim biçimiyle kopmaz bağları bulunan bir olgudur. Marks’a göre hukuk gerçek sosyal bir olgu değildir, türev ve üst yapısal bir olgudur. Varlığı ve içeriği tamamen altyapıya bağlıdır. Hukukun kendisine özgü bir evrimi yoktur. Dolayısıyla tarihi de yoktur. Hukuk, egemen sınıf tarafından kendi çıkarları doğrultusunda yaratılmış kurallar bütünüdür. Bu olgu dün böyleydi, bugün de böyledir. Dolayısıyla hukuk bir bakıma egemen sınıf tarafından çıkarılır ve ezilen sınıf ilişkilerini düzenler. Bunda da sadece egemen sınıfın çıkarı vardır. Dolayısıyla bazı Marksist yazarlara göre “Kapitalist hukuk, taviz hukuku ile sulandırılmış bir tahakküm hukukudur.”  

Kapitalist sınıfın hâkim olduğu bir toplumunda demokratik bir hak olarak kabul edilen gösteri ve yürüyüşe, bir valinin, bir kaymakamın yasak koymasıyla hukukun ırzına geçmekten öteye herhangi bir şey ifade etmiyor. Bu nedenle burjuva hukuku her yöne bükülmeye elverişli bir sistemin kurumu olarak görülmektedir, yeter ki burjuvazinin çıkarlarına ters düşmesin. Burjuvazinin yönetimindeki toplumda kendisine karşı olabilecek yanlış davranışları engellemeyi amaçlar. Her insan bu kurallara uymaya zorlanır. Sınıfsal çıkarlarına aykırı davranılmasının sonucunda da “cebir” unsurunu kullanır. Amaç, bireyi mevcut düzene karşı ehlileştirmektir. Bu nedenle günümüzde Marksist hukuk gerçek bir ihtiyaç haline gelmiştir. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesinin siyasal alandaki ağırlığını yitirdiği bu dönemde, hukukun, uluslararası siyasetin ve siyasal mücadelenin bu kavramın eşiğinde yürüdüğüne tanık oluyoruz. Ancak bu tanıklık tek taraflı olup, ezilen sınıfın çıkarı kavramını tanımamaktadır. Dolayısıyla hukuktaki “cebir” kavramı siyasal otoriteye dayanır. Hukuk öylesine izole edilmiştir ki, hukuku yaratmak da, hukuku mahkemeler eliyle uygulamak da bu “cebir” unsuruna dayanmıştır. Marks’a göre hukuk aynı zamanda ideolojik bir araçtır. Modern hukukun burjuvazinin bakış açısını yansıttığı gerçeğine dayanır.   

Burjuvaziye göre bağımsız bir yargı, hukuk devletinin olmazsa olmasıdır. Hukukçular bağımsız yargıyı, hukuk devletinin önemli bir unsuru, bireyin özgürlüğünü korumaya yönelik bir önlem olarak tanımlarlar. Bu tanımlamaya göre de yargının bağımsız olabilmesi için “kuvvetler ayrılığı” burjuvazi prensibinin uygulanması, yargının yasama ve yürütmeden bağımsız olması ve kendisini koruması gerekiyor. Teorik temellerini burjuva ideolojisinden alan Montesquieu ve Locke’nin attığı bu prensiple amaçlanan, her bir gücü diğeri karşısında özerk kılmak, her gücü kendine özgü işlevlerle sınırlamak ve güçlerin kötüye kullanılmaması için dengenin korunması gerekmektedir. Dolayısıyla hâkimin ve yargının bağımsızlığını koruması için de yine bağımsız organlarca denetlenmesi ilkesi getirilmiştir.   

Hukuk sınıflar arası ilişki ve çelişkilerin denge unsuru [3] olarak uygulama alanına sokulmak istenmiştir. Yargı, her dönemde egemen sınıfların emrinde olan kurum kimliğini devam ettirmiştir. Günümüzde Türkiye’de farklı etnisite gruplarına yönelik uygulamalar bunun ispatıdır. Örneğin Kürtlere yönelik olarak bizzat yargının (özellikle savcıların) emrindeki kolluk kuvvetlerinin yaptıkları saldırılar, baskılar, gözaltı ve tutuklamalar bile tek başına yargının egemen sınıfın ne denli emrinde olduğunu ve nasıl siyasal bir kurum haline geldiğini gösteriyor. Yargı, ülkemizde mevcut burjuva hukukunu bizzat kendi elleriyle katletmektedir. Yine aynı şekilde etnisiteye bakılmaksızın yasal çerçevede yapılan gösteri ve hak aramaları orantısız güç kullanılmasıyla yine bir savcının ya da valinin hukuku nasıl katlettiğini göstermeye yetiyor.  

Sol popülist yazarların ve solcu geçinen siyasi partilerin sık sık nakarat halinde tekrarladıkları  “hukukun üstünlüğü” kavramına gelince; bir toplum burjuva demokratik devrimini bitirmeden bu tür kavramları ağızlarında sakız etmesinin hiçbir anlamı yoktur. Bu deyim bir yerde burjuva hukukunun tüm topluma dayatması ilkesinden her ne kadar hareket ediyorsa da işçi sınıfının, sol ve sosyalistlerin ve komünistlerin burjuva demokratik devrimini tamamlaması ve otoriter rejimden, gerici feodal yapıdan burjuva demokratik düzenine geçmesini bugüne kadar desteklediler. Fransız burjuva devrimi bunun en bariz örneğidir. Burada sözü edilen “hukukun üstünlüğü” ilkesi, her ne kadar bizim gibi toplumlarda “boş yere söylenen bir söylem” niteliğini taşıyorsa da burjuva demokrasilerinde yine burjuva hukukunun tüm topluma, işçi sınıfına ve yoksullara dayatılmasıdır. Dolayısıyla tüm toplumun buna uyması beklenir. Uymayanlar devlet erkinin yaptırımlarıyla tabir yerindeyse “hizaya” getirilir. Burada esas olan hukukun üstünlüğü ilkesi, egemen sınıfın çıkarlarının üstünlüğü olarak yorumlanabilir. İşçi sınıfının ve yoksulların, ezilenlerin haklarının sınırı, egemen burjuvazinin hakkının başladığı yerde sona erer ki, zaten işçi ve diğer ezilen sınıfların hakkı hiç olmamış ki sona ersin! Sınıflı toplumların hiçbirinde hukuk sınıflar üstü bir konuma sahip olamamıştır. Aynı şekilde yargı, egemen sınıftan ve onun devletinden bağımsız hareket edememiştir. Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde hukuk kuralları geçerliliğini yitirmiş, tamamen “cebir” unsuruna dayanmıştır. Bu kavram aynı zamanda “zor kullanımı tekeline almış bir iktidara yaslanmaktadır. Kaldı ki, Türkiye tipi otoriter rejimlerde burjuva hukukuna rastlamak da pek mümkün olmuyor.  

Hukuk, kurallarıyla, içtihatlarıyla, uygulamalarıyla, yargısı ve müeyyidesiyle bir bütün olarak ele alındığı zaman tamamen sınıfsal bir karakter arz ediyor. Burjuva hukukunda sınıflar arasında herhangi bir yasal anlaşmazlık durumunda her zaman egemen sınıfın lehine kararlar verilir. Ezilenlerin lehine verilen kararlar ya hiç yoktur ya da bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdadır. Bu olgu genel anlamdadır. Özele indirgediğimiz zaman gerek iş hukukunda olsun, gerekse, medeni hukuk, borçlar hukuku, ticaret hukuku ceza hukuku ve diğer dallarda kuralın değişmediğini görüyoruz. O halde denilebilir ki, burjuva hukuku, ezilenlerin hukuku olma niteliğine sahip değildir. Egemen sınıflar arasındaki ihtilaflarda da en güçlü olan taraf lehine kararların verildiğine dünya kamuoyu tanıklık etmiştir.   

Bizde Hukuk sistemini sınıflandırdığımız zaman gerek Kamu Hukuku olsun, gerek Özel Hukuk ve gerekse ayrı bir dal gibi görünen Karma Hukuk’ta ihtilafların çözümlenmesinde gerek bilirkişi raporları ve gerekse arabulucu heyetler her ne kadar hukukun üstünlüğünü savunduklarını iddia ederlerse de; hani bir atasözü vardır “insan beşer, kuldur şaşar” türü kararların güçlüden yana kullandıklarına tanıklık ediyoruz.  

Hukuk, uluslararası alanda da her zaman güçlü devletlerin yanında yer almıştır. Devletlerarasındaki ihtilaflarda Lahey Adalet Divanı dediğimiz Birleşmiş Milletlerin yargı organı olan Uluslararası Adalet divanı için de bu durum geçerlidir.  

Ülkemizdeki duruma dönecek olursak, bilindiği gibi klasik kapitalizmin, devlet sektörü ile birlikte el ele yürüdüğü zamanlarda işçi sınıfı örgütsüzdü. Cumhuriyetin ilk yıllarında savaştan çıkmış bir Türkiye, halkın bitkin, yoksul, harap olmuş hali, örgütsüzlüğü nedeniyle herhangi bir devrim tehlikesi görülmüyordu. Ancak uluslararası tekelci burjuvazinin emrindeki yerli kapitalizmin hâkim olduğu 1960 sonrasında işçi sınıfı örgütlenmiş, Türkiye proletaryası baskısını kullanmış, gerek özlük hakları için ve gerekse yoksulluk ve sömürü düzenine karşı başkaldırmış olması, devrim yapacakları korkusuyla 12 Eylül cuntasını harekete geçirdiler. Amaç güçlü bir yürütme organının oluşmasıydı. Bu nedenle 12 Eylül faşist cuntası, asker ve teknokratlardan oluşan bir hükümet modeline geçti. İşçi sınıfı örgütleriyle birlikte bir daha bir araya gelmeyecek şekilde dağıtıldı. Tıpkı bir zamanların Fransa’sında Luis Bonaparte ve Nazi Almanyası’nın Hitler faşizmindeki diktatörlüğün sahne alması gibi… Dolayısıyla Türkiye kapitalist Avrupa’da görülen burjuva demokratik devrimi sonrasındaki işçi haklarının hiçbirine sahip olamadı. Kapitalistlerin ağızlarından düşürmediği “müreffeh bir Türkiye” ideali gerçekleşmedi. Avrupa’da işçi haklarının belli bir sosyal güvenceye bağlanması, ülke kazanımlarının küçük bir parçasının kemik artığı örneği gibi, işçi sınıfına sus payının verilmesi ve son olarak dünyaya örnek olmuş bir Sovyetler Birliği Sosyalizmi’nin yıkılması sonrasında artık burjuvazinin devrim korkusu giderilmiş oldu.   

Sonuç olarak, Burjuva ideologlarının ağızlarından düşürmediği ve sol popülist liderler aracılığıyla “hukukun üstünlüğü” söylemleri geçmişten günümüze kadar geçen süre içinde dillendirdikleri “burjuva hukuku” uygulanamadı. Burjuva egemenliğinin hüküm sürdüğü devlette, bir yandan uluslararası sermayenin, öte yandan buna bağlı istikrarsız yerli burjuvazinin yaptığı tahribat giderilemedi. Kesintisiz askeri darbelerin hüküm sürdüğü bir ülkede burjuva hukukundan ve dolayısıyla demokrasiden söz edilmesi mümkün değildir. Küresel sermayede çevre ülke olması itibariyle Türkiye’de 1980’lerden itibaren neoliberalizme geçiş ile birlikte burjuva hukuku uygulama alanını bulamadı. Tek adam rejimine girdiğimiz günden itibaren gölgesini bile göremediğimiz hukuk tüm kurumlarıyla birlikte otoriter rejime devredildi. Aşağıda vereceğimiz rakamlar bu olguyu destekler niteliktedir.  

Hukuk ile ilgili kategorilerde dünya ülkeleri arasındaki yerimiz: 

  • Dünya Adalet Projesi’nin (JWP) 2016 Küresel Hukukun Üstünlüğü Endeksine göre iktidar üstünde en az denetimin olduğu ülkeler arasında Türkiye ilk 6. sıraya yerleşmiştir.  
  • Popülist söylemlerin tam tersine 2017 itibariyle hukukun üstünlüğü sıralamasında 113 ülke arasında 101sıradayız.
  • 2017 yılında Temel Haklar kategorisinde 113 ülke arasında 107sırada...
  • Kamu Düzeni sıralamasında 113 ülke arasında 106. sırada…
  • Basın özgürlüğü sıralamasında 180 ülke arasında 155. sırada… “Kara Liste”ye girmek için sadece 4 ülke kaldı. Sınır Tanımayan Gazeteciler Kuruluşu’nun yaptığı açıklama ile Türkiye’ye özel bir bölüm ayırarak: En ürkütücü ülkelerden biri” olarak tanımladı. “Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” tanımlaması layık (!) görüldü.  
  • Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) raporunda Gazetecileri Hapse Atan Ülkeler sıralamasında dünya şampiyonuyuz. 
  • Suç Adaleti sisteminde 113 ülke arasında 75. sıradayız. 
  • Güvenliğin sağlanmasında 113 ülke arasında 98. sırada 
  • Yargıya olan güven sadece % 11,7… Yargı bağımsızlığında Liberya-Leste, Fas, Kazakistan, Vietnam’ın ardandan 85. sırada 
  • Sosyal adalet endeksinde 41 ülke arasında 40. sırada… 
  • İfade Özgürlüğünde 140 ülke arasında 2016 yılı itibariyle 130,  Avrupa ülkeleri sıralamasında sonuncusuyuz. 
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 24 Ocak 2018 raporunda Türkiye, insan hakları ihlallerinde Rusya’nın ardından 2. sıradaki yerini koruyor. Diğer bir deyişle dünyada insan haklarının en çok ihlal edildiği ikinci ülkeyiz. 
  • Yolsuzlukta dünya ülkeleri arasında ikinciyiz… Şimdilik dünya şampiyonu Meksika’dır. Avrupa ülkeleri arasında da birinciyiz.  
  • 2017 yılı itibariyle hukuksuzca ihraç edilen akademisyenlerin sayısı 6081’dir. 

Rakamlar ve oranlar, fazla söze gerek bırakmayacak kadar net ve sarihtir.  

Son günlerde yasalaşan “Çoklu Baro Sistemi” bize, hukuk rejiminin şeriata doğru gittiğini gösteriyor. Türkiye giderek ulus devletten kopup “Aşiret Devletine” doğru neoliberalizm uğruna kayıyor. Dolayısıyla “Aşiret Hukukuna” doğru bir gidişin göstergesidir “Çoklu Baro Sistemi…. İhsan Çaralan’ın dediği gibi “…isteyenin ‘laik hukuk’, isteyenin ‘şeri (İslam) hukuk’, isteyenin ‘aşiret hukuku’… tarafından yargılanabildiği bir ‘çoklu hukuk sistemi’ ki, Osmanlının son döneminde böyle bir ‘hukuk sistemi’ vardı. AKP’nin ‘çoklu hukuk sistemi’ni ecdadın bir mirası olarak, dahası bugün ileri demokrasinin bir nişanesi olarak, gündeme getirmesi de sürpriz olmayacaktır.” [4]   

AKP, FETÖ ile işbirliği içinde olduğu dönemlerde Kürt açılımını yapmıştı. Bu dönemde sağ ve sol liberaller AKP’nin yanında yer almıştı. Yargıyı, 2010 referandumu sonrasında FETÖCÜLER’i yerleştirdiği dönemde ele geçirdi. HSYK, Sayıştay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi’ne boşalan yerlere kendi adamlarını yerleştirdi. Çok istediği halde baroları ele geçiremedi. Kendisi için bir nimet olan ve kurtulmak istediği FETÖCÜLERİ, 15 Temmuz darbesi girişimi sonrasında tasfiye etti. Boşalan yerlere kendi adamlarını, diğer tarikat ve cemaat mensuplarını yerleştirerek yargıyı ele geçirdi. Bugün, ele geçiremediği baroları bölmek, parçalamak ve sonra da kendi boyunduruğu altına almak istemektedir. Amaç Cumhuriyet döneminden bir miras olarak kalan burjuvazinin “hukukun birliği ilkesi”ni parçalamaktır. Bir ülkede bir Anayasa Mahkemesi Başkanı, bir Cumhurbaşkanı karşısında düğmelerini ilikliyorsa, o ülkede hukuk resmen bitmiştir.  

Bugün AKP kendi muhafazakâr tabanını koruyabilmek, cemaat ve tarikat tabanını yeniden konsolide etmek için Ayasofya’ya el attı. Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, siyasal islamcıların 86 yıllık rüyasıdır. Mehmet Ali Güller’in dediği gibi siyasal İslamcıların Cumhuriyet ve laiklikle hesaplaşmasıdır. [5] Gerek AKP iktidarının ve gerekse siyasal İslamcıların amacı Ayasofya’da namaz kılmak falan değildir. 1990’lı yıllardan itibaren bir bölümü zaten ibadete açıktır. Amaç ikili hukuk sistemine geçilerek İran’daki gibi “ulema”yı devreye sokma girişimidir. Diğer bir deyişle Cumhuriyet adım adım yıkılmaya ve yerine “Şeriat Devleti”ne toplumu alıştırmaya çalışılmaktadır.  

Tarikat ve cemaat liderleri, öteden beri kendi annelerini istisna yerine koyarak, kadına köle ve cinsel obje gibi bakmaya alışıktırlar. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi girişimleri, bu tarikatlardan gelen istek doğrultusunda gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Kadına şiddeti normal bir davranış gibi gören tarikat ve cemaat mensupları toplumsal hayatı yeniden düzenlemek ve süregelen eril tahakkümünün devamını istedikleri açıktır. Kadın-erkek eşitliğini reddeden bu zihniyet, kadını cariye gibi görmeye alışıktır. Aksi halde AKP, cemaat ve tarikatlardan gelen desteğini kaybetmek üzeredir. İstanbul Sözleşmesi’den dönmenin en önemli nedenlerden birisi de budur. Özünde kadına layık görülen şiddet ve yapılan bu haksızlık toplumun tamamını içine alacaktır. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi girişimi aynı zamanda Medeni Huku’u rafa kaldırma girişimidir. 

Muhalefetin olmadığı bir ülkede ABD’nin de yeşil ışık yaktığı bu girişimin şakası yoktur.  


[1] Onur Karahanoğulları, “Marksizm ve Hukuk” Yazın İncelenmesi, (yenihukuk.blogspot.com,02.2014) 

[2] Stoyanovictch, K. Marxisme et droit (Paris: LDGJ 1964, sayfa 84). Çeviri Onur Karahanoğulları 

[3] Fazile Şahkulubey, Hukuk bir gün herkese lazım olur (facebook sayfası, 24 Eylül 2017) 

[4] İhsan Çaralan, ‘Çoklu baro sistemi’ ‘çoklu hukuk sistemi’ne hazırlık mı? (Evrensel Gazetesi, 27.06.2020) 

[5] Mehmet Ali Güller, “AKP’nin hedefi: İkili hukuk düzeni” (Cumhuriyet Gazetesi 25 Temmuz 2020)  

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları