Haziran Direnişi Üzerine

“………
Esiriz,
Avuçlarımızın içinden
Parmaklarımızın ucuna kadar.
Esaret ekeriz toprağa, esaret biçeriz;
Un, bulgur, buğday esir.
Esaret dokuruz tezgâhta.
Pamuk, iplik, kumaş
Pantol gömlek, ceket
Ve makinalar esir.
Çıkarıp eritiriz madeni yerin altından
Demir, çelik, bakır, altın, gümüş esir.
……..”

Giriş

Türkiye işçi sınıfı 15-16 Haziran 1970 tarihlerinde onurlu bir direniş sergiledi. Bu eylemin her ne kadar sınıfsal temele dayanmadığı bilinse bile işçi sınıfının devrimci karakterini ön plana çıkaran bir direniş olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. 15-16 Haziran direnişi, eksik bir eylem olmasına rağmen, işçi sınıfının devrimci dinamizmini, devrimci disiplinini nasıl ortaya çıkarması gerektiğini gösteren ve önemli derseler çıkarmamızı sağlayan bir hareketti. İttihat ve Terakki zihniyetinden kurtulamamış, Türkiye’de tarih boyunca bir kez olsun yaşanmamış ve hayal bile edilmemiş endişe ve korkuyu burjuvazinin iliklerine kadar hissettirmişti. Sermaye cephesinde yaratılan korkunun boyutları öylesine büktü ki, bazı işverenler, “devrim olacak” endişesiyle ülkeyi terk etti.

İşçiler, iki gün boyunca İstanbul ve İzmit’teki fabrikalarda çalışan işçilerle birlikte kent merkezine doğru yürüyüşe geçtiler. Bu yürüyüş sırasında güzergâhlarındaki fabrikalardan çıkan diğer işçilerle birlikte kol kola giren işçilerin karşılarına çıkan polis ve jandarmanın müdahalesine aldırış etmeden eylemlerini sürdürdüklerine tanıklık ettik. 16 Haziran 1970 günü çaresiz kalan burjuva iktidarı 60 günlük sıkıyönetim ilan ederek bu devrimci hareketi bastırmaya çalıştı.

1950’lerden başlayarak işçi hareketine, sendikaların nezaretinde yapılan grevlere, toplu iş sözleşmelerine tahammül edemeyen burjuva sınıfının, giderek toplu işten atmalar, tutuklamalar ve lokavt türü mekanizmalara başvurduklarına şahit olduk. Bu kıyımların sonucunda mevcut sendikaların birleşmesi kaçınılmaz olmuştu.

1960 Anayasa’sının sağladığı haklarla düzen içinde kalmak şartıyla devletin yarattığı solun ve bunun sonucu kurulan TİP’in ülke tahlilinde yetersiz kalması, işçi sınıfına önderlik etmekten uzak oluşu bile burjuvaziyi telaşlandırmıştı. Milli Demokratik Devrim savunucularının üretim ilişkilerindeki çarpık güç, feodalite ve köylü sorunu türü görüşleri, gençlik içinde yankı bulmuştu. Bu da Kemalist bilincin yerleşmesinde etkili olmuştur.

Bu nedenle anlaşılamayan ve korkulan sınıf söylemleri, yerini “ezilen halk” tekerlemesine bırakmıştı. Böyle bir kayma elbette Kemalist düşüncenin bilinçli politikalarına davetiye çıkaracaktı. [1] İşçi sınıfı yerine “ezilen halk” deyiminin kullanılmasındaki amaç, salt işçi sınıfı değil, aynı zamanda serbest çalışanlar, küçük çapta ticaret yapan, küçük burjuvazi, çiftçi ve köylülerin de kapsama alınması görüşü, işçi sınıfa karşı duyulan korkunun dışavurumudur. Kemalist düşüncenin bir burjuva ideolojisi olduğunu düşünürsek, varın gerisini siz düşünün.

İşçi sınıfını örgütleyecek siyasi partinin olmayışı, 1970’li yıllarda DEV-GENÇ’in eylemde işçilerin yanında yer almış olması, bu katılımın örgütsüz olduğu izlenimini vermişti.

“İşçi sınıfının kendiliğinden ortaya çıkardığı içgüdüsel tepkilerin, ‘öznel’ tercihlerden değil, ‘nesnel belirlenimlerden’ ortaya çıktığı,” kuralını düşünürsek, 15-16 Haziran hareketinin neden kendiliğindenliğin öne çıktığına ilişkin söylemin yeterli olduğunu düşünebiliriz. Nesnel belirlenimlerin, geri plana itilmesiyle belirli gruplar ya da kişiler için aşırı serbesti, yani öznel tercihlerin devreye girdiğini gördük. Örneğin devlet geleneğini devralan İttihat ve Terakkicilerin ve onların devamı olan Kemalistlerin iktidarında sivil toplum ve ara tabakaların siyasal sürecin dışında tutulduğu gerçeği gösterilebilir. Siyasal sürecin dışında tutulma olayı en çok işçi sınıfını olumsuz etkilemiştir.

Kemalizm, bir ideoloji değildir. Onu ideoloji gibi gören entelektüeller, ya ideolojinin anlamını saptırıyorlar, ya da Kemalizm’i bir ideoloji olarak kabul etmek istiyorlar. Kemalizm, burjuvazinin egemen ideolojisi içinde yer almaz. Ancak resmi ideoloji içinde dikte edilmeye çalışılıyor. Diğer bir deyişle lider kültünün ardına saklanmış bir burjuva sınıfının devlet eliyle yaratılmasıdır. Devletin bu tür dayatmaları yeni değildir. Aslında devletler, ister Türkiye’de olsun, ister Amerika’da; dünyanın tüm ülkelerinde baskıya, teröre ve şiddete dayanarak inşa edilmiş bir mekanizma; bir aygıttır. Egemen olan sınıfın koruyucusudur. Egemen sınıflar şiddet ve terör uygularlar, ancak bunu uzun süreye yayma şansları yoktur. Bunun için devlet aygıtı gerekiyor ve “rıza” mekanizmasının devreye girmesi ilkesi aranıyor. Toplum rıza göstermezse çoğu kez gördüğümüz gibi metazori denen güce başvuruluyor, ülkemizde olduğu gibi…

Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde emekçi kitlelerin lehine hiçbir şey yapılmadı. Yapılsaydı, dayatılan ideoloji egemen ideoloji olurdu. Gelişmiş batı kapitalist ülkelerde örneğin, ABD, Fransa, Almanya, İngiltere vb. ülkelerde burjuva ideolojisi “egemen ideolojidir.” Çünkü hem reformlar yapılmış, hem de emekçi kitleler lehine düzenlemeler yapılmıştır. İşçi haklarına ilişkin iyileştirmeye yönelik uygulamalar, örneğin, sendika kurma, örgütlenme özgürlüğü gibi açılımlar yapılsaydı, egemen ideolojiden bahsetmek mümkündü. Oysa Türkiye’de bunların hiçbiri yapılmadı; ne tarımda, ne de sanayide, ne eğitimde… Bu nedenle egemen burjuva ideolojisinden bahsetmek mümkün değildir. Bizde uygulamaya konulan ideoloji, egemen ideoloji değil, zora dayanan resmi ideolojidir.

Türkiye’de resmi ideoloji rıza kavramına kavuşturulmadığı gibi, dayatmaya ve zorbalığa dayanan bir ideoloji olmuştur. Fikret Başkaya’nın dediği gibi “resmi ideoloji sadece düzenin zihin gardiyanları tarafından değil, yasalarla, mahkemeler tarafından da savunulur ve korunur. Devletin doğrularını tartışma konusu yapmak, mayınlı alana girmektir. Sansür ve oto-sansür yaratacak şekilde devlet her zaman Demokles’in Kılıcı gibi entelektüellerin tepesindedir.” [2]

Resmi ideolojiler, aynı zamanda resmi tarihe dayanır. Resmi tarih de tahrifat ve yalanlarla doludur. Dolayısıyla resmi tarih, egemen sınıfın ideolojisine uygun dizayn edilir ve “şanlı tarih (!)” yaratılır. Türkiye’de gördüğümüz de budur.

İdeoloji ile ilgili fazla ayrıntılara girmeyeceğiz. “İdeoloji” konusunu daha önceki yazılarımızda ayrıntılarıyla açıklamaya çalışmıştık.

15-16 Haziran’ın Analizi

15-16 Haziran hareketi, işçi sınıfının kendiliğinden, dışarıdan sistemli bir müdahalede bulunulmaksızın yarattığı direnişin nereye kadar ilerleyebileceğini göstermiştir. Çünkü açıktır ki, sınıf hareketi ile sosyalist hareket arasında bir açı vardır ve bu açı zaman içerisinde genişleyebilir ya da daralabilir. İşçi sınıfına dışarıdan müdahale olmadığında burjuva ideolojisi karşısında sosyalist ideolojiyi kendiliğinden üretemez. 15-16 Haziran 1970’de Türkiye solundaki eksiklik işçi sınıfına müdahalede bulunacak damarların oluşturulmaması ve daha da önemlisi sınıf partisinin olmayışıydı. [3]

15-16 Haziran, aynı zamanda 1961 Anayasası’nın çelişik yapısından kaynaklanan bir hareketti. Sol hareket, toplumsal yapıdan kendiliğinden oluşan bir hareket değildi. Devlet, kısmen dahi olsa sola izin vermişti. Dolayısıyla sol hareketi 27 Mayıs’a bağlamak mümkün değildir. 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi, 1967 yılında da DİSK kuruldu. 1965 seçimlerine az bir süre kala CHP ilk kez, kendisini ‘ortanın solu’ diye ilan etti. Burjuvazinin izin verdiği sol, birer düzen parti ve örgütleri olmanın ötesine geçemiyordu. 1920 yılında da Türkiye Komünist Partisi’nin yasal bir siyasi parti olarak kurulmasına izin verilmiş, ancak üyeleri birer birer ya tutuklanmış ya da faili meçhule (!) uğurlanmıştı.

Türkiye’ye işçi hakları çoğunlukla “dışarıdan” gelmiştir. Bunu pratik olarak Türkiye’ye taşıyan ise 27 Mayıs darbesinden doğan siyasi ortamda oluşan iktidar yapısı olmuştur. Bu yapının oluşumunda da, işçi haklarının anayasaya geçirilmesi konusunda da 1960 öncesi, hatta sonrası işçi sınıfının kendi aktif faaliyetinin bir etkisi olduğu söylenemez. Bunların temelinde 27 Mayıs’ın gelişmekte olan bir kapitalist toplumun karmaşık anaforu içinde ortaya çıkan doğası gereği çelişik bir hareket olması yatar. [4]

Bazı sol yazarlarımız, 15-16 Haziran olmasaydı, DİSK olmayacaktı iddiasını her fırsatta dile getiriyorlar. Oysa bu iddia devletin kendi eliyle yarattığı burjuva sol hareketinin inkârı anlamındadır. Kaldı ki DİSK, sınıf mücadelesinde işçileri sınıf savaşımları için örgütleyecek bir siyasi yapı da değildir. Dolayısıyla bu hareketin siyasi kimliği, sınıf mücadelesiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. DİSK’in varlığı ve işçilerin emeğine, alın terine olan saygısı ve mücadelesi elbette küçümsenemez. DİSK’in örgütlediği 15-16 Haziran direnişi, tamamen ekonomik nedenlere ve kısıtlanan işçi haklarının savunmasına dayalı bir hareketti. Dolayısıyla bu harekette işçilere kazandırdığı deneyim de inkâr edilemez.

Ekonomiyle siyaset ilişkisini irdeleyen ünlü İtalyan düşünür ve sosyalist kuramcı Antonio Gramsci, Hapishane Defteri adlı kitabında bu bağlantıyı şöyle açıklamıştır: “Politika sürekli eylemdir ve ekonomi ile özdeşleştiği ölçüde, sürekli örgütlerin doğmasına yol açar. Ama ekonomi, politikadan farklıdır da. İşte bunun için ekonomiden ve politikadan ayrı ayrı söz edilebilmektedir. Ayrıca siyasal tutkudan da söz edilebilir. Bundan, ekonomik yaşam alanlarından doğan, fakat onu aşan ani bir eylem atılımı anlaşılmaktadır. Bu eylem atılımı duyguları ve özellikleri harekete geçirir. Bunların ateşli havasında, bireysel yaşama ilişkin hesaplar, bireysel küçük çıkarları yöneten yasalardan farklı yasalara uyar.” [5]

1970 Haziran’ı aynı zamanda işçilerin ekonomik ve demokratik, örgütlenme haklarının, burjuva devletinin izin verdiği sürece kullanılmasına yönelik bir Anayasal hak olarak telakki edilmiştir. Bugün görüyoruz ki, Neoliberal politikalar ile 1961 Anayasa’sını budayan 1980 Askeri darbesi, devletin kendi eliyle kurduğu burjuva solunu tamamen yok etmiştir. İşçi sınıfına yönelik örgütlenmenin önüne duvar örülmüştür. AKP iktidarı, 1980 faşizmine bir kez daha özenmiş ve zaman zaman onu bile aratacak temel hak ve özgürlüklerin gaspına girişmiştir.

15-16 Haziran, aynı zamanda işçi sınıfının iki gün boyunca üretimi durduran, asker, polis ve derin devletin tüm engellemelerine rağmen yankı bulan bir direniş olarak tarihe geçmiştir. 1970’li yıllarda dünyada gelişen öğrenci ve işçi gençlik hareketlerinin Türkiye’deki yansıması olarak da görülebilir. 1970 Haziran’ından rahatsız olan uluslararası tekelci sermaye ve Türkiye’deki uzantısı olan yerli işbirlikçilerin 1971 yarı askeri faşist rejimi ve 1980 askeri cuntası ile günümüze kadar süren işçi hareketlerinin önüne en büyük seti çekmiştir.

Sendikalaşmanın Rolü

DİSK Yönetim Kurulu ve Başkanlar Kurulunun 12 Haziran’daki toplantısının ardından, 13-14 Haziran’da DİSK’e bağlı sendikaların yönetim kurullarının temsilcileriyle birlikte alınan karar gereği somut eylem planını ortaya koyma meziyetini göstermiştir. Maden – İş Gazetesinin 14 Haziran tarihli başlığında “İşçi sınıfı hazır ol! Büyük savaşımız başlıyor,” diye yazıyordu. Hazırlanan eylem planı 15 Haziran’da uygulanmaya konuldu.

İstanbul’dan Kocaeli’ne uzanan sanayi bölgesinin içinde yer alan İstanbul, Gebze, İzmit’te DİSK’in örgütlü olduğu tüm fabrika ve işyerlerinde işçiler işi bırakarak yürüdüler. DİSK’e bağlı 115 işyerinde 75.000 işçi İstanbul’dan başlayarak Gebze ve İzmit’te doğru yürüyüşe geçtiler. Yürüyüşün önemli kısmı Ankara Asfaltı olarak bilinen E-5 Karayolu üzerindeydi. 16 Haziran’da yürüyüş kolları çoğalmış, gençlerin katılımı ile birlikte 200 fabrikada 150.000 işçi eyleme katılmıştı.

16-17 Haziran’da olup bitenler hakkında yeterli bilgilere ulaşamadık. Çünkü çeşitli kaynaklar çelişkili bilgiler veriyor. Bildiğimiz kadarıyla 17 Haziran ve sonrası gözaltı, tutuklama, işten çıkarmalar, mahkeme süreçleri başladı. Başta DİSK olmak üzere, Maden – İş fabrikalarında sıkıyönetime rağmen iş yavaşlatma eylemleri sürdü.

1970 yılında 274 sayılı Sendikalar Yasası ile 275 sayılı Grev ve Lokavt Yasa’sında değişiklik yapılmak istendi. Dönemin Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi ayrı ayrı önergeler verdiler. Bu önergeler, komisyonda birleştirilerek tek taslak haline getirildi ve yasalaştı. Bu tasarı aynı zamanda DİSK’i yok edecek hükümleri içeriyordu. Dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk, Erzurum’da yaptığı konuşmada; “çok yakında DİSK’in canına ot tıkayacağız” diyerek, burjuvazinin emrinde olduğuna ilişkin skandal açıklamalarla kamuoyunu manipüle etmeye çalışıyordu.  Tıpkı bugünkü gibi tasarı, sendikaların ve bilim insanlarının görüşü alınmadan alelacele hazırlanmıştı. 1317 sayılı bu Kanun, aynı zamanda işçilerin sendika seçme özgürlüğünü ortadan kaldırmıştı. Bir işçi sendikasının faaliyet gösterebilmesi için o iş kolunda toplam işçi sayısının üçte birini üye kaydetmiş olması gibi temel hak ve özgürlüklerin budanmasına yönelikti. Asıl amaç, Türk-İş’ten DİSK’e yönelik işçi girişlerini engellemekti. Hem geçişleri önlemek ve hem de sendika kurmak için de “sendika üyeliğinden ayrılabilmek için işçilerin tek tek noter karşısına çıkmaları ve sendika kurmak için üç yıl işyerinde çalışma zorunluluğu” gibi akla, mantığa, çalışma koşullarına ve iş ahlakına uymayan engeller getirilmişti. İşçiler, bu yasanın salt DİSK’e karşı değil, işçi sınıfının sendika seçme hakkına karşı hazırlanan bir kanun olduğunun farkındaydı.

Sarı sendikacılığın tipik bir örneği olan ve Amerikan Sendikacılık Hareketinin Türkiye Şubesi konumundaki Türk – İş de dört sayfalık bir bildiri yayınlayarak işçilerin direnişini “ayaklanma” olarak nitelemiş, Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU)’da Türk – İş’in yanında olduğunu bildirmişti. Türk – İş Yönetim Kurulu; işçi direnişini “Sevgili İşçi Kardeşlerimiz” başlıklı bildiride “Kızıl İhtilalin Provası” olarak niteleyerek DİSK ve TİP’i suçlamıştı. Türk – İş’e bağlı Eskişehir sendikaları da aynı şekilde bildiri yayınlayarak DİSK’i suçlamıştı. Bu kışkırtmalar sonucu, 18 Haziran 1970 tarihinde Ankara Maden-İş Temsilciliği ‘Kahrolsun Komünistler” diye bağıran bir grubun saldırısına uğrayarak yağmalanmıştı.

11 Haziran 1970 günü Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, 274 ve 275 sayılı yasalarındaki değişikliği onayladı ve 1317 sayılı yasa yürürlüğe girdi. Yasalaşan tasarı, Türk-İş’ten DİSK’e işçi akışını önlemeyi ve DİSK’i tasfiye etmeyi amaçlıyordu. DİSK ve bağlı sendikalar bu ucube yasaya tepki göstererek işçilere yeni direnişler için hazır olmaları çağrısında bulunmuştu. Tasarıya CHP, destek vermişti. Türkiye İşçi Partisi yasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi’ne götüreceğini açıkladı.

Bu kanun, aynı zamanda işçileri 15-16 Haziran’a götüren nedenlerin en önemlilerinden biridir de diyebiliriz. Burjuvazi her eylemin ardından mutlaka kurban aramıştır. Kadıköy’de 16 Haziran’da çıkan olaylar, 3 işçi ve eylemle bağlantılı 2 işçi, 1 polis ve 1 esnafın hayatına mal olmuştur. Yaşamını yitiren 7 masum insanımızı saygıyla anıyoruz.

16 Haziran’da İstanbul ve Kocaeli’nde sıkıyönetim ilan edilerek 21 DİSK yöneticisi gözaltına alındı. Sanayi bölgelerinin askeri birlikler tarafından denetim altına alınmasına rağmen, yasa değişikliğine karşı direnen işçiler bazı fabrikalarda üretimi durdurma eylemini sürdürmeye devam ettiler.

12 Ağustos’ta yürürlüğe giren Sendika Yasası ile Grev ve Lokavt yasasının bazı maddelerinin değişikliğine ilişkin Türkiye İşçi Partisi ve ardından Cumhuriyet Halk Partisi (CHP, eylemlerden sonra tavır değiştirdi) Anayasa Mahkemesi’ne kanunun iptali için başvurdu. 1972 tarihinde 1317 sayılı yasanın (274 sayılı Sendikalar Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve 31.inci Maddesine Bir Bend İle Bu Kanuna 3 Geçici Madde Eklenmesi Hakkında Kanun’un) bir dizi maddesi Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildi.

Günümüzde Siyasi İktidarın Rolü

Günümüzde de “tamamlayıcı emeklik sistemi” adlı ucube bir sistem getirilerek işçi sınıfının kazanmış olduğu kıdem tazminatının kaldırılmasına yönelik uygulamaları görebiliyoruz. Bundaki amaç bir yandan kıdem tazminatını tamamen ortadan kaldırmak ve tamamlayıcı emeklilik sistemi ile çifte maaşın önünü açabilmektir. İşverenler, bu sistem sonucu her içinin 30 günlük tazminatının 11 günü için para yatıracak ve fonda biriken para Hazine Bonosuna yatırılacak. Bununla işçi 60 yaşına geldiğinde biriken paranın ancak % 25’ini alabilecek. Haliyle siyasi iktidarın yarattığı sonuçlarla baş etmek, krizin yükünü işçilere, emekçilere yüklemek ve gelişebilecek direnişleri bastırmak için işçi sınıfı tepesinde Demokles’in kılıcı gibi durmaktan öteye gidemiyor bu tür uygulamalar. Yoksulu soyarak kendi yarattığı yeni burjuvazinin palazlanmasına, semirmesine başrolü oynayan iktidar, işçiler için çalışma güvencesini ve işçi sağlığını gündemine almamış, 20 yıllık iktidarı süresince en az 30.000 işçinin iş cinayetine kurban gitmesinin müsebbibi olmuştur.

2002 yılının son iki ayında en az 146 işçi, 2003 yılında en az 811; 2004 yılında en az 843; 2005 yılında en az 1096; 2006 yılında en az 1601; 2007 yılında en az 1044; 2008 yılında en az 866; 2009 yılında en az 1171 işçi yaşamını yitirmiştir.  2010 yılında en az 1454 işçi; 2011 yılında en az 1710; 2012 yılında en az 878; 2013 yılında en az 1235; 2014 yılında en az 1886 işçi, burjuvaziye kurban edilmiştir. 2015 yılında en az 1730 işçi, 2016 yılında en az 1970; 2017 yılında en az 2006; 2018 yılında en az 1923; 2019 yılında en az 1736; 2020 yılında en az 2427; 2021 yılında en az 2170 işçi hayatını kaybetmiştir. [6]  2022 yılının ilk beş ayında en az 646 işçi iş cinayetine kurban gitmiştir. Ayrıca meslek hastalığından ölenlerin sayısı yukarıdaki toplam sayının en az 5-6 katı kadardır. Burjuva devleti, bu hastalıklardan ölenleri gizlemeyi de marifet saymıştır. Dolayısıyla iş cinayetleri, doğal, gündelik yaşamın bir parçası haline getirilerek şaşılacak bir durumdan çıkarılmış ve olağanlaştırılmıştır.  

AKP iktidarının icraatlarından bazıları: [7] 

  • Ülkemizde hüküm süren durum, bir iş cinayetleri rejiminin varlığıdır. Soma, Davutpaşa, Ostim, Torunlar, Isparta, Düzce, Ermenek, Esenyurt, Erzurum, Samsun, Güllük, Elbistan, Şırnak, Dursunbey, Hendek, 3. Havalimanı, Tuzla Tersaneleri, Kot Kumlama gibi birçok işçi katliamı bu dönemde meydana gelmiştir.
  • Her bin işçi için yılda 4 ila 12 yeni meslek hastalığı olgusu beklenmektedir. Yani Türkiye’de her yıl yaklaşık 120 bin ila 360 bin arasında işçi meslek hastalığına yakalanmaktadır. Yine meslek hastalıklarına bağlı ölümler, iş cinayetlerine bağlı ölümlerin yaklaşık 5-6 katı düzeyindedir. Ancak SGK ise her yıl 500 civarı meslek hastalığı tespit etmiş ve her yıl 5 ila 20 civarı meslek hastalığına bağlı ölüm olayını açıklamıştır. Devlet meslek hastalıklarını gizlemiştir.
  • İş cinayetleri sonrası adaletsizlik, cezasızlık bir kural haline gelmiştir. Davalarda asıl sorumlular mahkemeye çıkartılamadığı gibi tali sorumlular kısa süreli hapis cezalarına çarptırılmış, bu cezalar para cezasına çevrilmiş ve 24 ay taksitlendirilmiştir.
  • İktidara gelir gelmez çıkarttıkları 4857 sayılı İş Kanunu ile taşeron çalıştırma başta olmak üzere esnek ve güvencesiz çalıştırma yasal hale getirilmiş ve kiralık işçilik ve özel istihdam büroları içerikli kölelik yasası ile bütün işlerde güvence tamamen ortadan kalkmıştır. Gelinen noktada Türkiye sermaye için bir cennet haline gelmiştir. Emek sürekli ucuzlaştırılmış, Türkiye önce Avrupa’nın Çin’in özel anlaşmalı bazı bölgeleri (Hong Kong),  Avrupa’nın Bangladeş’i haline getirilmiştir.
  • Sendikal hareketler baskı altına alınmış, sendikalaşan işçiler işten atılmış ve iktidara bağlı sendikalar egemen hale getirilmiştir. Grevler “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanmış, 1 Mayıslarda alanlar kapatılmıştır.
  • Devlet kendi yasalarına dahi uymamış, çalışan çocuklar korunmamıştır. Çocuklar çalışması yasak olan işkollarında 15 yaşın altında da çalıştırılmaktadır. Yoksulluk, 4+4+4 eğitim sistemi, çırak ve stajyerlik uygulamaları, mevsimlik tarım işçiliğinin omurgasının çocuklardan oluşturulması gibi nedenlerle üçte biri 14 yaş ve altında olmak üzere her yıl 60-70 çocuk çalışırken hayatını kaybetmiştir.
  • Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası (SSGSS) yasası ile emeklilik yaşı 65’e çıkarılmıştır. Emekli olduğu halde çalışan, emeklilik yaşını beklediği için çalışmak zorunda kalan ve emekli olma hakkını sigortasız çalıştığı ya da sigortası düzenli yatırılmadığı için kazanamayan milyonlarca emekli/yaşlı işçi kitlesi oluşmuştur. Yine her yıl iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin yüzde 20-25’ini bu işçilerin oluşturması, emekli/yaşlı işçilerin güvencesiz emek haline getirilmesinin bir sonucudur.
  • Tarımda, sanayide, hizmet sektöründe kadınlar en güvencesiz koşullarda çalıştırılmıştır. Bu çalışma koşullarının diğer yanını ise işyerinde şiddet ve tacizler devam etmiştir. Kadınların ev içi emeği de –temizlik, yemek, çocuk ve yaşlı bakımı– görünmez kılınmıştır. Her yıl 120-150 civarında kadın çalışırken hayatını kaybetmiştir.
  • Yanlış dış ve iç politikalar sonucu Türkiye milyonlarca mültecinin akınına uğramıştır. Nüfusun yaklaşık yüzde 10’una yaklaşan göçmenler sigortasız, ucuz, dışlayıcı yani tamamen korunmasız koşullarda çalıştırılmıştır. Son dönemde her yıl 100 civarında göçmen işçi hayatını kaybetmiştir.

1970 direnişi sonrasında budanan işçi hakları ve ardından gelen 24 Ocak 1980 kararları ile getirilen neoliberal politikalar, ne Özal döneminde, ne Tansu Çillier döneminde ne de sonraki dönemlerde geniş bir uygulama alanını bulamadı. AKP’nin iktidara geldiği dönemden itibaren bu politikalar adım adım uygulandı. Bu uygulamalardan öne çıkanları birkaç cümle ile ifade edersek; bunların başında sendikalaşma yolunda kurulan yeni barajlar, grev yasakları, işçi lehine olan toplu sözleşme hükümlerinin ertelenmesi, esnek çalışmanın kalıcı hale getirilmesi, işten çıkarmalarının alışkanlık haline gelmesi (tek ve toplu), ücretsiz izin, işçi fonunun yağmalanması, sürgün, tutuklama, mobbing, sendikal örgütlenmelerin tasfiyesi türü uygulamalar, otoriter rejimin adeta vazgeçilmezi olmuştur.Bugün neoliberalizmin hâkim olduğu yeni sömürge tipi ülkemizde İşçi sınıfının önüne set çekilmesine, sarı sendikal örgütlenmelerin devletin himayesine alınmasına, örgütsüzlüğün işçi sınıfına dayatılmasına, temel bir hak olan grev hakkının kısıtlanmasına, neoliberal politikalar nedeniyle büyük yığınların yoksullaştırılmasına karşı işçi sınıfı geçmişte önemli bir deneyim kazanmıştır. Grev haklarını sürekli erteleyen, kısıtlayan ve yasaklayan sermaye devleti, kapitalizmin içinde bulunduğu çürüme ve kokuşmada önemli rol oynamıştır.

Sonuç

15-16 Haziran hareketi, her ne kadar iki günlük bir eylem gibi görünüyorsa da aslında 1963’lerde sendikalar, grev ve lokavtlar ile ilgili yasa çıkmadan öncesindeki direnişlere kadar sürüyor. Kavel işlerinin eylemiyle başlayan ve 1970’in 15-16 Haziranlara kadar gelen bir dizi eylemler silsilesi içinde yer alan direnişlerdir. 15-16 Haziran, bir dönemin mücadelesinde zirvede yer alan eylemlerin önemli bir deneyimidir.

Günümüze kadar yapılan grevler, salt ekonomik nedenlerle sınırlı olmamıştır. Geçmişten günümüze yapılan grevlerin bazıları; siyasi grevler, savaşa karşı yapılan grevler, siyasi iktidarı protestoya yönelik grevler, askeriyenin yönetime el koyduklarına ilişkin verilen mücadele ve grevler olarak sıralanabilir. Grevler, işçi sınıfının bir geleneği haline gelmiştir. İşçileri örgütleyecek siyasi yapının olmayışı, bu grevlerin kısa ömürlü ve amacına ulaşmadan bitmesine yol açmıştır. Ayrıca Türkiye’deki yasalar da grevleri sınırlandırmıştır. Siyasi iktidarın araya girmesiyle işçiler ya toplu sözleşmeyi imzalamışlar, ya da lokavt türü uygulamalarla işten atılmışlardır. Siyasi iktidarın aynı zamanda “grev yasaklama” veya “grev erteleme” gibi gerekçeleri ortaya atarak, “Yüksek Hakem Kurulları” oluşturduklarına her zaman tanıklık ettik. Yüksek Hakem Kurulları da tarih boyunca işçi lehine hiçbir karara imza atmamıştır.

15-16 Haziran, iktidarı devirmek veya ele geçirmek için yapılmış silahlı bir ayaklanma değildir. Anayasa’nın kazanılmış haklarını elde etmek için yaptığı bir mücadeledir. Bu direnişi tutucu diye geçinen sağ radikal yazarlar geçmişte yaptıkları gibi farklı mecralara çekmektedir. Dönemin gerek siyasi iktidarı ve burjuva kalemşorlarının bahsettiği gibi olay bir ayaklanma veya ihtilal provası değildir. Dolayısıyla işçi sınıfı, bağlı olduğu sendikaların elde edilmiş kazanımları için gerek egemen sınıflara ve gerekse politik temsilcisi olan burjuva devletine karşı yürüttüğü ekonomik ve demokratik bir hak mücadeledir. Bu direniş ile Devlet Güvenlik Mahkemesi direnişlerine, 1 Mayıslara ve Metal İşçileri Sanayicileri Sendikası grevlerine daha kararlı mücadelenin sinyalini vermiştir. En azından omuz omuza birlikte mücadele bilinci, ekonomik mücadelenin yanında politik mücadelenin de gereğini işçiler, bu eylemleri ile bir kez daha göstermişlerdir.

Sınıf içinde siyasetin merkezinde devrimci bir siyasi parti olsaydı apayrı bir konumda olacaktık. Dolayısıyla böyle bir partinin olmayışı, direnişin erken çözülmesine sebep oldu. Hareketin DİSK gibi bir sendika ile sınırlı kalması bile direnişin sınırlarını önemli ölçüde ortaya çıkarıyor.

Kapitalizmin gelişim süreci içinde dünyada ve Türkiye’de işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı saldırılar değişmemiştir. Dolayısıyla ülkemizde 15-16 Haziran direnişi meşru zeminde yapılan bir direniştir. Üretimden gelen gücün etkin ve yaygın bir şekilde kullanılmasıdır. Çünkü işçilerin var olma ile yok olma ikilemi arasında karar vermesiyle ilgili bir direniştir. 15-16 Haziran, Türkiye işçi sınıfının tarihinde bir ilktir ve tarihi gelişim süreci içinde kendiliğinden gelişen bir olaydır. Dolayısıyla bu direniş, kitlesel bir direniştir. Salt İstanbul ve Kocaeli ile sınırlı kalmasına rağmen büyük ses getiren bir eylemdir. Türkiye’nin tamamını için bu direniş ve yürüyüşler olsaydı, varın gerisini siz düşünün. Bir gün Türkiye’nin tamamına yayılacaktır. Biz görmeyebiliriz, ama mutlaka!..

Tarihleri yazan ve toplumları değiştiren devrimlerdir. Tarihin dinamosu da devrimlerdir. 15-16 Haziranları mutlaka yaşayacağız, ama örgütlü bir biçimde.

Bu makaleyi Nazım Hikmet’in “Türkiye işçi sınıfına selam” şiirinin bir bölümüyle bitirmek istiyorum.

“Türkiye işçi sınıfına selam
Selam yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selam!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerindedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan, 
ekmek, gül ve hürriyet günleri.
Türkiye işçi sınıfına selam!
………”
(12 Ağustos 1962)


[1] Gelenek Kitap Dizisi, sayı 24, sf. 123 (A. Esin Sur, 15-16 Haziran, Gelenek, Aralık 1996, sayı, 53).

[2] https://www.derintarih.com/soylesi/fikret-baskaya-kemalizm-bir-burjuva-ideolojisidir-ve-burjuva-ideolojisinin-capi-ne-kadarsa-kemalizmin-capi-da-o-kadardir/

[3] A. Esin Sur, 15-16 Haziran, (Gelenek Dergisi, sayı, 53, Aralık 1996)

[4] Sungur Savran, 15-16 Haziran: Türkiye’de proleter devrimleri çağının açılışı, sf. 94 (Devrimci Marksizm 43)

[5] Antonio Gramsci: Hapishane Defterleri. Belge Yayınları. 1975. Sayfa: 224-225. (http://birlesikmetalis.org/maden_is/kitap/Dosya_15-16haziran.pdf)

[6] 2002-2011 dönemi verileri SGK; 2012-2021 dönemi verileri İSİG Meclisi tespitidir.

[7] https://isigmeclisi.org/20698-akp-li-yillarda-en-az-28-bin-380-isci-hayatini-kaybetti