Politik Doğruculuk mu?

-naif ve dağınık notlar 2-

Geçtiğimiz günlerde bu sayfalarda yayınlanan bir yazımın ardından epeydir hal hatır sormayı kesmiş arkadaşlar –eski- yazılı olarak da olsa dile getirdiklerimden gücendiklerini belirtmek için aradılar. Böylece en azından üç beş kişinin yazıyı okumuş olduğunu öğrendim, böbürlenme hakkımı kendime saklamak üzere… En çok da meydanlarda çalan müzik ve “ortak aday” mevzuuna takılmışlar gibiydi –ki bu ciddi bir sorun- . “Keşke oyunlar oynamasaydık; üzülmeseydi şarkılar…” Bunun üzerine daha doğrudan bir soru sorma gereği duydum.

1980’den sonra ülkede legal sol-sosyalist partilerin hiçbiri olmasaydı ya da bugün hepsi birden ortalıktan yok oluverse,gerek toplumsal gerekse bireysel olarak ne türden bir eksiklik hissi duyarız ya da birşeyler kaybetmiş olur muyuz? Soru budur, daha önemlisi sorun budur!

Önceki yazımda belirttiğim %85’in böyle bir sorusu ve sorunu yoktur. Geri kalan %15 özellikle %5 için soru tekrarlanabilir; ama kuşkusuz en çok merak edilmesi gereken o anlı şanlı sosyalist partilerimizin lider kadrolarının –derin ablalar – derin abiler- bu soruya vereceği yanıt önemli. Soruyu kendi kendilerine sorabilirler; şöyle “biz olmazsaydık eğer, toplumun – insanların hali nice olurdu?” Bu soruya yanıt vermekten korkarlar; varoluş nedenlerinin sadece ve sadece egoları olduğu gerçeği ile yüzleşecek olmalarıdır korkularının biricik nedeni.

Merak ve heyecanla beklenen yanıt “hiçbir şey” ya da “hiç” şeklinde olacaktır. Bu “sosyalist partiler” olmasaydı eğer 80’li 90’lı ya da 2000’li yıllarda nasıl yaşanıyorsa hallerimiz bugün de yaşantı “aynı şekilde” devam ediyor olacaktı hiç kuşkunuz olmasın. Sosyalist liderlerin particiklerinde koltuğu kaybetmekten daha çok korktuğu şey varsa o da bu soru- sorunla nitelenen “şey hali” ile yüzleşmektir.

*

Acaba diyorum, bir tür “bağımlılık” durumumu var. Bağımlı ya da bağımlılık denince akla hemen tedavi müdahalesi geliyor; ne var ki bunlarda tedavi imkansız çünkü “kendilerine” bağımlılılar.

*

Reklam arası: Şu “ayakta alkış” görüntüsünü anımsayan var mı? Beckett’in sözünü tersinden şiar edinmiş Kürt Milliyetçiliği sanki daha daha iyi yenilmenin hazırlığı içinde mi? “Yetmez ama evetçileri” kendilerine kılavuz yapanlar!

*

”Muhalif” kanallardan birinde iki “solcunun” ülkenin hali hakkındaki sohbetlerine şahit olmak aynı zamanda ülkedeki solun durumu hakkında da veri sunuyor izleyicilere; konu önemli değil, “daha az solcu olanı” hemen her konuda söylediği gibi bir kez daha “demokrasi yara aldı” diyor! Demokrasisi yaralanmış! Asgari demokrasi… Demokrasi! Bu sözleriyle “durumu” meşrulaştığından bihaber solcumuz. Sohbetin uzayan bölümünde diğeri, o biraz daha fazla solcu, uyduruk kıytırık bir mesele adına açılan davanın “kazanılması” ya da “ceza verilmemesi” üzerine “ülkede adaletin hala var olduğunu düşünüyoruz” diye konuşabiliyor!

*

Var olan rejim kurgusu içinde kendisini yeniden yapılandırma çabası içinde olanları nasıl oluyor da “sol” kategorizasyonunda değerlendirilebiliyor; çünkü kendileri çalıyor kendileri oynuyor. Hal böyle olunca da pragmatik yaklaşımlar nedeniyle “bazı mevzular” konuşulmuyor ya da göz ardı edilebiliyor… kuşkusuz bazı kurbanlar verilerek. Ve bu türden bir süreçte “gemisini kurtaran kaptan” sayılıp durumlarına yönelik meşrulukları, itibarları iade edilebiliyor. “Barış Akademisyenleri” konusunun bu türden bir süreci ve sorunu tanımladığını düşünüyorum. Sahip çıkılmamıştır; özellikle de Kürt milliyetçileri bu konuda bilinçli ve ısrarlı biçimde sessiz kalmayı tercih etmiştir. Yeteri dayanışmadan uzak durulmuştur; “aman bize bulaşmasın!” Özellikle akademizm hastalığından muzdarip ve YÖK tarafından kendilerine bağışlanmış ünvanlarına sımsıkı sarılmış sol-sosyalist akademisyenler –imzası olmayan- her zamanki derin teorik analizleriyle durumlarını meşru kılma çabası içine girmişlerdir. İmzası olanlardan KHK’lı olmayanlar var sanırım; ne güzel! Bir kısmı ise eski, “geleneksel” ve pek de sol olmayan angajmanlarını devreye sokarak “batı demokrasilerinde” varoluşlarını anlamlı kılmaya çalışıyor; ekmek parası, yaşam kavgası!

Ne sevimsiz bir kelimedir “şans”… Şansı ve fırsatı olmayan onca bilim insanı mesleki-akademik geleceksizliğe mahkum edildi bu süreçte. Sol-sosyalistler ve “bağzı” milliyetçiler bunu yok sayıp unutabilir. Kinlerinden başka kaybeden bir şeyi olmayan küçük burjuva radikalistler bunu unutmayacaktır.

Bu süreçte tek bir akademisyen-bilim insanı doğru ve kimliğine yakışan tepkiyi vermiştir; özenle not edilmelidir.

*

Şu müzik “haller” meselesinin de ayrıca tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Düşüncelerimi soru ve yanıta yönelik provokatif öznel vargılarımla aktarmaya çalışacağım ancak önce bir açıklama yapmam gerekli; önceki yazıma gelen birkaç olumlu eleştirinin de sadece müzik konusuna yaklaşımımdan geldiğini belirteyim. (Üç sözcük önce yaptığım gibi bir parantez açıp aslında olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğunu da pek anlamadığımı da söylemek isterim!)

İnternet sağ olsun, birçok mevzu hakkında çoğu zaman yalan yanlış ve eksik ve doğru tamamlanmamış bilgi içeriğine sahip olmasına rağmen bu farkındalıkla yapılacak kimi taramalardan birtakım sonuçlara ulaşmak da olanaklı. Örnek mi; Türkiye’de sol tandanslı “özgün” müziğin önemli bir kısmını diğer ülkelerde olanın aksine ağıt formunda; gidenin, ölenin ve –ne yazık ki- sıkça tercih edilen bir kelimeyle, “şehit olanın” ardından yakılan türden. Geride kalan ise ütopyanın –ve hayallerin- dile getirilişi. Çok çok azı zafere, coşkuya yer veriyor; neşeye eğlenceye ise hiç rastlanılmıyor neredeyse. Coşkulu, neşeli olanlarında hemen tamamının bestesi ithal. Sorun “politik doğruculuk” olunca ikinci sırada saydığım şu “ütopyalardan” söz edenlerle ayrıca ilgilenmek gerekiyor.

İşte çok bilinen birkaç örnek; seher: sabahın güneş doğmadan önceki vaktine verilen ad… bilim insanları yaklaşık beş milyar yıl sonra güneşin sönmüş olacağını ve dolayısıyla seherin yaşanmayacağını söylüyor. Biz görmeyiz! Şiir ve şarkı neredeyse kırk yaşında; gerçekten sıyrılıp gelecek mi seher, metafor anlamını yitirdi mi yoksa. Bir küçük burjuva olarak kendi adıma sıyrılıp gelecek bir şeyler olduğuna inanmakta zorlanıyorum artık, kırk yıl beklemenin ardından. Ve bu kırk yıl boyunca bir işaret dahi olmadığını kabullenmek zorundayız; en zayıfından bir ışık huzmesi bile yok sıyrılıp gelmek üzere olan. ve sıyırıp geçen bir şey de olmadı bu sürede! Sanatçıların hayalini ve özlemini artık paylaşamıyor olmanın bireysel bir sorunum olabileceğini de kolaylıkla kabul edebilirim.

Şair şiirini yazdığı zaman hayatta olanların ve o yıl doğanların ne yazık ki yüzde doksan dokuzu –ndan fazlası hatta- artık yaşamıyor. Şarkı olarak hayatımıza gireli o kadar değilse bile iki kuşak eskidi çoktan. Haramiler saltanatın keyfini her geçen saniye daha da fazla sürer oldu, “bizi” bekleyen var mı, varsa bile en azından oralardaki çocukların hemen tamamı açlık ve yoksulluk içinde ölüp gitti. Seçimle düzene atılan cilanın ardından “o günlerin geldiğini” sananların solcu sayıldığı bir ülke…

Burjuvazi “alt sınıflara” kimi zamanlarda kendisini taklit etme hakkını verir; “mutluluk” çoğu zaman kaynağını buralardan derleyen bir yanılsama halidir. Mutluluk arayışında çok uzaktaki “öyle bir yere” ulaşmak üzere yola çıkanlara ihanet edildi kimi zaman ve acı bıraktılar geride kalanlara. Ve aradan kırk yıl geçti; müjdenin ardından “artık ağlamaması” söylenen bebekler ve bunca zaman zarfında doğanlar daha bir içli ve çaresiz ağlamalarına devam ettiler. Ağlıyorlar hala… ve bu ağlamada “öyle bir yere” dair inancın kaybolmasının da payı var.

*

Şair değilim şiirden de anlamıyorum üstelik; hem de hiç!

*

Neler duyuluyor şu tv’lerden bu günlerde: “muhalif” ve “sol” tv kanallarından birinde bir işkenceciye güzelleme yapılıyor: “faşizme karşı birleşik cephe dedikleri” bu olsa gerek!

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)