Hamidiye Alayları


Tarihte Ermeniler

Ağrı Dağı çevresinde yer alan arazilerinin “Ermenistan” olarak adlandırılması, Ermenilerin bir ulus olarak tarih sahnesine çıkmalarından bile çok daha eskilere dayanır. 

Ermenilerin Anadolu’ya ne zaman geldikleri bilinmemekle birlikte, M.Ö. 522 yılında Doğu Anadolu’ya yerleştiği kayıtlardan anlaşılıyor. Pers Kralı Darius ilk kez Kirmenşah kenti yakınlarında bulunan Behistun anıtına Ermeni adını yazdırmıştı. Ermeni toplulukları, Doğu Anadolu bölgesinde farklı kavimlerin egemenlikleri altında bulunuyordu. Ermeniler, kökenlerinin Urartu’ya dayandığını iddia ediyorlar. Urartuların Ermenilerin atası olduğuna ya da olmadığına ilişkin herhangi bir belgeye rastlanmamıştır. Ancak Urartu krallığının yıkılışından sonra Doğu Anadolu’nun bir bölümünün Ermenileştiği biliniyor. Muhtemelen Urartuların, Ermenilerin atası olduğu sanılıyor. Van’da Urartuların yerleşim birimleri ile Ermenilerin yerleşim birimleri farklı değildi. Bazı tarihçiler, Urartularla Ermeni kavimleri arasında bir dil birliğinin olmadığını, iki kavmin kaynaşmış olabileceği iddia etmektedir.  Ermenilerin çeşitli bağımsız devletler kurduğu ve bunların M.S. 14. yüzyıla kadar Helen, Roma, Bizans, Pers, Moğol, Arap, Memluk ve Türk orduları tarafından dağıtıldığı ve hâkimiyetleri altına aldıkları bilinmektedir.

Ermeniler, tarih sahnesinde M.Ö. 190 yılında Ermeni devleti olarak yer aldı. Anadolu’nun doğusu ve Kuzeydoğu Toprakları, Akdeniz Kıyılarından Asya’nın küçük bir bölümüne kadar uzanıyordu. Bir dönem bölgenin en güçlü devleti iken, kurulan birçok krallık gibi sık sık var olma savaşını vermiştir. Romalılar, Sasaniler ve Müslüman Araplar tarafından zaman zaman istilaya uğramıştır. 9. yüzyılın sonlarına doğru tekrar bağımsızlık kazanan Ermeniler, yüz yıldan daha uzun süre dayanabilmiş ve en son 1045 yılında Bizans İmparatorluğu tarafından sonlandırmıştır. Krallığın son başkenti Ani kentiydi.  

Daha sonra Kilikya (Adana) ve çevresine yerleşen Ermeniler, Sis’te krallık kurdular. Bu krallık da 1375 yılında Memlukluların Sis’i ele geçirmesinden sonra Kilikya Ermeni Krallığı yıkıldı.  

Ermenilerin Türkler ve Kürtlerle ilişkileri 11. yüzyılın başlarına rastlamaktadır. Bizans hâkimiyeti altındaki topraklar, çeşitli akınlara maruz kalmıştır. Bizanslılar ile Sasaniler arasında bu topraklar paylaşılmak istenmiştir. Van Gölü çevresinde yaşayan Ermenilerin 4.400 köyü, 12 kalesi ve 115 manastırı Bizanslılar tarafından ele geçirildi. 40.000 Ermeni, İç Anadolu’ya tehcir etmek zorunda kaldı. Sasani İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra; önce Emevilerin, sonra da Abbasilerin egemenliği altına girdiler. Selçuklular, 1065 yılında Kars’ın güneydoğusundan Arpaçay boyunca uzanan “Ani” topraklarını ele geçirdikten sonra Ermenileri kendi egemenliği altına aldılar.

1461 yılında Fatih Sultan Mehmed’in, İstanbul’da Ermeni Patrikhanesine izin vermesiyle de Ermeni cemaati kuruldu. 

Ermenilerin ulusal nitelik taşıyan mezhepleri tarihlerinde sürekli birleştirici rol oynamış, kurduğu devletler bağımsızlığını kaybettiğinde bile Hıristiyanlık dinine ve mezhebine olan bağlılıkları sayesinde grup kimliğini koruyabilmiştir. Bunu sağlayan da 421 yılında Ermeni Apostolik Ortodoks Kilisesi’ne olan bağlılıklarıdır. Bu salt kiliseye, mezhep ve dinlerine olan bağlılıkla sınırlı değil, aynı zamanda yaşadıkları mekâna olan bağlılıkla da ilgilidir. 

Osmanlı Devleti’nin Son Zamanlarında Aşiretler ve Ermeniler

Konumuzun dışında olması itibariyle 18. yüzyıldan günümüze kadar uzanan aşiretlerin yapısı, ilişkileri, nitelikleri ve sayısal verileriyle ilgili bilgiler verilmemiştir. Hamidiye Alayları ile ilgili aşiretlerin konumu ve faaliyetleri hakkında özet bilgiler verilmeye çalışılmıştır.

Osmanlı devletinin sonlarına doğru Ermeniler çifte sömürüye tabi tutulmuşlardı. İslam devletlerinin bazılarında görülen vergilerin çoğunluğu gayrimüslimlerden alınıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda alınan bu tür vergilere “Cizye” denirdi. Yani “baş vergisi”… İki yüzyıl boyunca bu vergiler gayrimüslimlerden alındı. Islahat Fermanıyla da kaldırıldı. Yerine askerlik hizmetlerinden muafiyet vergisi alınmaya başlandı. İsmet İnönü döneminde de “Varlık (servet) Vergisi” alındı. Varlık Vergisi, Müslüman zenginlerden alınan verginin üç, hatta dört katı civarındaydı. Kısacası, başta Ermeniler olmak üzere ülke içinde yaşayan tüm gayrimüslimler katmerli sömürüye tabi tutuldu. Cumhuriyet döneminde gayrimüslimlerin hâkim olduğu ekonomik ilişkiler, yavaş yavaş yerli ve milli (!) burjuvaziye devredildi.

18.yüzyıldan itibaren kapitalistleşen batı Avrupa devletleri ile Osmanlılar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkiler gayrimüslimler tarafından yürütülüyordu. Doğu Akdeniz Ticareti diye adlandırılan İstanbul-İran-Hindistan hattında ticaret, Ermeniler tarafından yapılıyordu. 19. yüzyılda uluslaşma sürecinde -milliyetçi hareketlerde kıpırdanma nedeniyle- Osmanlı ulus sisteminde değişimler zorunlu hale geldi. Milliyetçilik sürecinde gayrimüslimler, savunmasız hale geldi, ya da getirildi. 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra Ermeni Umum Meclisi tarafından Anayasa komitesi kuruldu. 1860 yılında Ermeni Anayasası kabul edildi. Uluslaşma süreci salt Osmanlılara özgü bir durum değildi. Ermeniler de ulusal hareketleri için örgütlendiler. Ermeni Anayasası, Sultan Abdülhamid tarafından 1878 Rus Harbi sonrasında askıya alındı. Doğu illerinde güvenliği sağlama ve reform yapma sözünü verdiği halde bir türlü yerine getirmedi. Bu dönemde Ermeniler üzerinde baskı ve şiddet politikası giderek yoğunlaşmaya başladı.

93 Harbi diye bilinen Osmanlı–Rus Savaşı, çok ağır şartları içeriyordu. 3 Mart 1877 tarihli bugünkü İstanbul, Yeşilköy diye bildiğimiz Ayastefanos Antlaşması ile 13 Temmuz 1877 tarihli Berlin Antlaşması Osmanlı devleti için bir yıkımdı. Osmanlı, topraklarının yaklaşık üçte birini, nüfusun da neredeyse beşte birini kaybederek, Balkanlar’daki hâkimiyeti de sona erdi. Kürdistan coğrafyasında 93 Harbinin bıraktığı sonuçlar da hesaplanmadı. Osmanlı devleti, geri kazanım için cihat ilan etmeliydi. Çünkü Abdülhamid’e olan güven sarsılmıştı. Kürdistan coğrafyasında kıtlık, rüşvet, yolsuzluk, talan ve asayişsizlik son safhaya ulaşmıştı. Uyanmakta olan Kürt milliyetçiliğini geciktirmek ya da durdurmak amacıyla Kürtleri askerlik mesleği üzerinden okşamak gerekiyordu. Osmanlı Paşa’sı 4. Ordunun başındaydı. Müşir Mehmet Zeki Paşa Hamidiye Alaylarının neredeyse fikir babasıydı. Çerkez olan bu zat, projeyi Rusların Kazak Alaylarından kopya almak istedi. Her ne kadar sadrazam ve diğer paşalar bu projeye karşı çıktılarsa da Sultan Abdülhamid, askeri bürokratların ve memurların isteğine uydu. 

1891 yılında çıkarılan tüzük gereği, Alayların ihtiyaçlarının bazıları aşiretler tarafından, sancak, cephane ve silah ihtiyaçları devlet tarafından karşılanacaktı. Dolayısıyla maaş, rütbe ve silahlarla taltif edilen aşiret reisleri, padişah tarafından üst düzeyde kabul görüyor, bulaştıkları yolsuzluk, talan ve eşkıyalık görmezden geliniyor ya da örtbas ediliyordu. Sultan Abdülhamid’e “Kürt babası” lakabı takılmıştı. İslam dini Türk ile Kürt’ü birleştiriyordu. Alayların, Sünni Şafii, Kurmanci aşiretlerinden olmasına özen gösteriliyordu. Seçilen her aşiretten iki binbaşı, dört yüzbaşı, sekiz teğmen bulunuyordu. Halifeye sadık Kürtler için en yüksek rütbe miralay (albay) rütbesiydi. Alaylar, Kürtler arasında çok fazla tutuluyordu. Yani popülaritesi yüksekti. Rusya ve İran bu alaylardan memnun olmamıştı. İngilizler, alayların tasfiyesi için Sultan Abdülhamid’e durmadan elçi yolluyordu. Kürtlere güvenmeyen Jön Türkler ve devamı olan İttihatçılar ise bu alaylara kuşkulu gözlerle bakıyordu. 

Baskıcı yönetim anlayışının hâkim olduğu koşullarda Ermeniler arasında milliyetçilik akımları ve radikalizm yayılmaya başladı. Milliyetçilik ve ideoloji, Ermeni aydınlar arasında yaygınlaştı. Bu olgu belki de Ermeni direniş ve isyanlarının habercisi olacaktı. 

1870-1880 yılları arasında Van ve Erzurum’da gizli Ermeni dernekleri kuruldu. 1885 yılında Van’da Armenekan Partisi kuruldu. 1887’de Cenevre’de Hınçak Partisi, 1890’da da Tiflis’te Taşnak Partisi kuruldu. 1878 Berlin Kongresi’nde vaat edilen reformların gerçekleştirilmesine çalışıldı. Hınçak Partisi’nin ilk eylemi 1890 yılında İstanbul’da Sultan Abdülhamid’i “protesto etme” gösterisiydi. Eylemciler, Patrikhane’yi işgal edince, güvenlik güçleri müdahale etti ve çok sayıda Ermeni öldürüldü. Bu eylem aynı zamanda Ermenilerin düzenlediği ilk eylem olarak tarihe geçti.

Osmanlı devletinin son zamanlarında saray ve çevresinde cinayetler, gayrimeşru olaylar yaygın bir şekilde uygulanmıyordu. Tanzimat döneminde kanun karşısında tebaanın eşit olması, devlet yönetiminin yeniden düzenlenmesi gibi tasarıların getirilmiş olması ve reformist merkezileşme politikasına karşı Osmanlı’nın Müslüman saray çevresini, muhafazakâr kesimi ve bazı tarihçileri oldukça rahatsız etmişti.  Osmanlı’nın saray çevresi tüm yenilik ve reformlara karşıydı. Çünkü yönetimle ilgili gücün bir kısmı sarayın elinden alınıyor ve hükümete devrediliyordu. Bu sistem salt saray çevresini değil, aynı zamanda sınırsız bir şekilde özerkliğe alışmış uç beylerini, toprak sahiplerini ve sancak beylerini hoşnutsuz etmişti. Osmanlı’nın alışık olduğu hiyerarşiyi bozuyordu. Özellikle hâkim grupların ve dini çevrelerin telaşlanmasına sebep olmuştu. Geleneksel anlamda Osmanlı “Müslüman” tebaası üst tabakada; “Gâvur” olarak nitelendirilen gayrimüslimler ise en alt tabakada yer alıyordu.

Devlet adamlarının ülkeyi borç batağına sokması, aldıkları borçlara karşılık rüşvet almaları, Sultan Abdülhamid’i Bâb-ı Alî’yi, yani devlet işlerinin görüldüğü yapıyı, bürokrasiyi devreden çıkarmıştı. Bürokratların ve sadrazamın nüfuz ve yetkilerinin tartışıldığı ve tüm yetkilerin sarayda toplanması, padişahın tercihi ile yapılan atamalar da ayrı bir problem haline gelmişti. Bu konu, makalemizin dışında olduğu için üzerinde durmayacağız. 

Sultan Abdülhamid’in tahta çıkışı salt Osmanlı Devleti’nin siyaset tarzı için değil, kendi topraklarında yaşayan azınlıklar için de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Abdülhamid yönetimiyle Türk – Ermeni ilişkileri olumsuz bir nitelik kazandı. Abdülhamid, tahta çıktıktan bir yıl sonra alışkanlık haline gelen ve sürekli tekrarlayan Osmanlı-Rus harbi, hâkim grupları ve İmparatorluğu geri dönüşü olmayan bir çöküşe neden oldu. Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra İmparatorluğun Balkanlarda topraklarını kaybetmesi belki de modernleşmenin bu çöküşe karşı verdiği bir tepkiydi. Bu modernleşme girişimleri bile çöküşe çare olamadı. Emperyal güçlere karşı da herhangi bir direnç göstermeyen aydınları, yönetici kadroları adeta emperyalistlerin hayranı haline getirmişti. Osmanlı’yı Birinci Paylaşım Savaşına sokan da bu bağımlı ve kukla iktidardı. Gerek Jön Türkler olsun ve gerekse devamı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları olsun, hiçbiri Sultan Abdülhamid’in politikasına karşı ilerici ve devrimci bir tutum sergileyemedi. Saray yönetimini eleştirirken bile İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticileri daha gerici, muhafazakâr ve ırkçı bir tutum sergiliyordu. 

Sultan Abdülhamid dönemi, aynı zamanda Osmanlı devletinin ekonomik bunalımlarla çalkalandığı, maliyesinin iflas ettiği, iç ve dış baskıların arttığı, devlete olan güvenin azaldığı, Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında büyük toprak kayıplarının yaşandığı, isyanların başladığı, Kürt aşiretlerinin devlete olan güveni ile tebaanın güveninin zayıfladığı, insan hak ve özgürlüklerinin daha da kötüye gittiği, emperyalistlerin tehdidine maruz kaldığı dönem oldu. Bu dönemde ayrıştırıcı politikalar had safhaya ulaştı.

Kürdistan’da yaşayan Ermenilerin durumu daha sıkıntılıydı. Kürt feodal beyleri, Ermeni köylerini acımasızca sömürüyor ve eziyordu. Bölgede serflik ortaçağı andırıyordu. Rusya’nın Van ilindeki Konsolos Yardımcılarından Tümgeneral Aleksandr Grigorevich Tumanskiy, 1900-1905 tarihleri arasındaki görevde bulunduğu süre içinde şunları yazıyordu: “Sasun (Sason) kazasında Ermeniler, bütün hukuki sonuçlarıyla Kürtlere neredeyse serflik ilişkileriyle bağlılar; her Ermeni bir Kürde tabi ve ona yıllık bir kira [hafir] ödemek zorunda. Kürtler serflerini paraya ihtiyaç olduğunda satıyorlar. Bir serf bir Kürt tarafından öldürülürse öldürülen serfin sahibi öldürene ait bir serfi öldürerek intikam alıyor. Bir kısım beyler Ermeni köylerinde ‘ilk gece hakkı’ bile tesis etmişler”di. [1] Ayrıca Ermeniler, Kürtlere korunma vergileri ödüyordu. Bu vergi ya nakit ya da mahsulleri ve çiftlik hayvanları şeklinde olabiliyordu. II. Mahmut döneminde vergi tahsilat yöntemleri değiştirildi. Bu yöntemler, Vilayet-i Sitte ’de huzursuzluk yarattı. Güçlü olan aşiretler, zayıf aşiretleri himayesine alarak devlete ödemesi gereken vergileri de onlardan almaya başladı.

Kürt aşiretler yerleşik ve göçebe durumundaydı ve ekonomik ve sosyal statülerine göre birbirleriyle rekabet halindeydi. Zamanla Türkmen aşiretler ile Yörükler’in bir kısmı gibi onlara da yerleşik statü verildi ve özel mülkiyetlerine topraklar geçirildi. Günümüzde hala sürmekte olan “aşiret,” “ağalık” ve şeyhlik sistemi, yani feodal sistemin öncüleri, 15. yüzyılda Yavuz Sultan Selim’in Doğu Seferi’nden sonra Osmanlı’ya biat etmeye başladı. Daha önceleri bu yapı kendi başına buyruktu. 

Milli olarak nitelenen aşiretler, Viranşehir, Erzurum, Bitlis, Van ve Dersim şehirleri ile İran sınırında yaşamaktaydı. Bu aşiret ve ağalara “Milli Aşiret” deniyordu. Milli Aşireti’nin hâkimiyet alanı, Hamidiye Alaylarına verdiği asker sayısıyla orantılıydı. Bazı Milliler, egemenlik alanlarını genişletmek amacıyla köylerden zorla askere alma işlemine başladı. Konargöçer durumundaki gruplar, Osmanlı merkezi sistemi tarafından nizami olarak kayıt altına alınmazken, Milli Aşiretlerin, bu tip grupları kendi bünyesine katarak Hamidiye Alaylarına kaydetmesi, rekabetin boyutlarını gösteriyordu. 19. yüzyıl sonlarında doğuda etkisini hissettiren Milliler, diğer aşiretler ile çatışmaya girerek, mallarına el koydular. Soygunculuk, talan, gasp, yağma ve hırsızlık işlerinde uzmanlaştılar. Olup bitenlere merkezi hükümet ses çıkaramıyordu; çünkü onlara ihtiyacı vardı. Yerleşik ya da göçebe konumunda olan güçlü aşiretler, himayesi altında bulunan zayıf aşiretlerden de vergi alıyordu. Kürt aşiret reislerinin devlete ödemesi gereken kendi vergilerini de Ermenilerden alıyordu. Ermeniler, çifte vergi ödemek zorunda kalmıştı. Bu da uzun süre ciddi bir sorun haline geldi. 

Talan, soygunculuk, gasp, yağma ve hırsızlık geleneği, feodalizmden türetilen rant ekonomisidir. Gelenek diyoruz. Çünkü birkaç yüzyıl boyunda aşiretler, ya konargöçerler ya da yerleşik köylerin mallarına ve hayvanlarına el koymayı bir marifet, bir güç gösterisi ve aynı zamanda meşru bir yöntem şeklinde görüyordu. Talan, aşiret yapısıyla Kürdistan coğrafyasında önemli yer tutar ve şiddet içeren bir deyimdir. Talan, dönemin aşiret sosyolojisinde bir davranış modeli olarak karşımıza çıkıyor.  Dolayısıyla aşiretin gücünü geliştirmek ve iktidarını genişletmek aracı haline gelmiştir. Aşiretlerin talan ekonomisi salt yağma, gasp, el koyma ve saldırı gibi eylemlerle sınırlı değil; aynı zamanda bir iktidar gücüdür. Bu güç, servet artışlarından ayrıca pay almayı ve devlete vergi ödemeyi de içerir. Diğer bir deyişle servet artışlarının sağladığı iltizam ihalelerinden pay kapma eylemi de diyebiliriz. Örneğin, 18. yüzyılın sonlarında mahkemelere intikal eden bir davada Milli bir aşiret olan Karakeçiler aşiretine bağlı Şeyhanlı Aşireti’nin Mardin ve Diyarbakır arasında bulunan yolda Diyarbakır (Amid)’e giden kervanındaki hayvanlarına el konulmuştu. Mardin’de önemli bir konumda bulunan Sürgücü Nahiye komutanının (subaşı), 10 bin koyundan başlayarak, çok sayıda deve, kısrak, öküz, katır, eşek türü servete gasp girişimini kabul eden Mahkeme karar vermede aciz kalmıştır. Kaldı ki Milliler, salt kendi güzergâhındaki yollarla yetinmemiş, mücavir bölge yollarındaki kervanları ve köyleri da soymayı bir ganimet olarak görmüşlerdir. 

Aşiretlerin talanını kolaylaştıran diğer bir unsur da hükümetin Hamidiye unsurlarına maaş yerine toprak vergisini toplama yetkisini vermesiydi. Yani köylerden aşar toplayabiliyorlardı. Dolayısıyla bu yetkiyi bir hak gibi gören aşiretler, köylülerin tarımsal ürünlerine, hayvanlarına, mallarına ve gelirlerine ortak olmayı bir hak olarak görüyordu. Gerektiğinde de keyfi olarak bunlara el koyabiliyordu. Bu da köyleri mağdur ediyordu. Dolayısıyla Hamidiye unsurlarını köylerde ve kasabalarda tam anlamıyla birer otokrat haline getirmişti. 

Günümüzde bir kırıntı haline gelse bile kan davalarında katilin evi hala talan ediliyor. Boşuna Engels, şiddet ile ekonomik gelişim arasındaki nedenselliği keşfetmedi. Kürt Marksist Şair, tarihçi ve edebiyatçı Cigerxwîn bir eserinde aşiret reislerinin tümünün kendisini padişah yerine koyduğunu, bu aşiretlerin talan girişimlerini, Kürtlerin savaşçı yapısını ve zinde gücünü sürekli yeniden ürettiğinden dem vuruyor. Kürt aşiretlerini saray yetkilisi gibi yetkiyle donatan Osmanlı yöneticileri, batılı ülkelerin ikazlarına karşı da “bizim bir suçumuz yoktu” diyerek suçu Kürtlerin üzerine atmaktan da çekinmediler. Örneğin Talat Paşa, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nu suçlamış ve kendi günahlarını başkalarına yüklemeye çalışan bir inkârcı demişti. Yani biz tehciri bir organizasyon olarak düşündük fakat “Kürtler işi sabote ettiler” demeye çalışmıştır.

Ayşe Hür, 14.07.2013 tarihli Radikal’deki yazısında, 1868’de Geghi (Kiğı) kasabasını ziyaret eden Herman Norton Barnum adlı bir misyonerin raporunu aktarıyordu: “… Bu yöreyi Kürtler tamamen istila etmiş durumda. Kürtler Hıristiyanlara her türlü kötülüğü yapıyorlar, gözlerini kırpmadan cinayet işliyorlar. Yerel makamlar, merkezi idareden çok uzak bir yerde oldukları için çok yozlaşmışlar…” [2]

1872 yılında Ermeni Cismani Meclisi tarafından iktidara sunulan bir başka raporda da Kürtlerin ve Çerkezlerin bölgedeki gayrimüslimlere ve etnik gruplara yönelik saldırılar yaptıkları ile ilgiliydi. İç ve Batı Anadolu’daki yerleşim birimlerinde sorun yoktu. Doğuda rüşvet, anarşi, şiddet ve korku devam ediyordu. Ermeni cemaati, hem hükümet ve hem de aşiretler tarafından eziliyor, sömürülüyordu. 

Eylül 1894’te Sason isyanında yaşanan katliamı protesto etmek amacıyla yapılan eyleme polis saldırısı düzenlendi. İstanbul’da sivil Ermenilere saldırıldı. Trabzon’da ise katliam yaşandı. Hınçak Partisi’nin faaliyeti, 1895 Ekim’inden 1896 Şubat’ına kadar sürdü. Sultan Abdülhamid, 17 Ekim 1895 tarihinde reform amacıyla ıslahat programı yayınladı, ancak hiçbir çaba gösterilmedi. Hınçak Partisi de eylemlerin sonuçsuz kalması üzerine gösterilere son verdi. Sosyalist programa sahip olduğunu iddia eden Taşnak Partisi’nin, 1896 Ağustos’unda İstanbul’da bulunan Osmanlı Bankası’nı bombaladığı iddiası üzerine Ermeni vatandaşlara yönelik katliamlar başladı. Sultan Abdülhamid, Ermeni toplumunun tüm taleplerine karşı şiddet politikasına başvurdu. Ermeni Partiler üzerinde baskı oluşturarak, militanlarını casuslukla itham etti, Ermeni kitaplarını yasaklattı. 

İmparatorluğun kurduğu Hamidiye Alayları 1894-1896 tarihleri arasında Kürtler ile Ermeniler arasındaki ihtilafı ve çatışmaları kesmek türü bahaneleri ileri sürerek, 200.000 Ermeni’yi katletmiştir. Bu katliamla ilgili bugüne kadar kapsamlı bir araştırma bile yapılmadı. Bu katliam, Ermenilerin sosyal yaşamda ve ekonomide durumunu zayıflatmak, nüfusunu azaltmak ve hatta Cumhuriyet dönemine kadar sarkan, Ermenilere ait işletmeleri Müslüman burjuvaziye devretmek içindi. Katliamlar, aynı zamanda Ermeni halkı nezdinde kanlı baskınlarla katledilen devrimci meşru müdafaa eylemleri hakkında tartışmalara neden olmuştur. Bu tartışmalar aynı zamanda Osmanlı Ermeni Cemaati nezdindeki ilişkileri de geri dönülmeyecek bir şekilde kesmiştir. Abdülhamid’in bu tür uygulamaları toplumsal ve siyasi sorunları da beraberinde getirmiştir. Tepkiler salt ülke içinde sınırlı kalmamış, aynı zamanda batı kamuoyunun harekete geçmesine de yol açmıştı. 

Emperyalistlerin Doğu Politikası Rusların Politikası

1806 yılında Sırplar başkaldırdı. Bu savaş aynı zamanda Rus savaşı için başlı başına bir bahane oluşturdu. Savaş ve sonrasındaki gelişmeler, 1821 Yunan savaşına sebep oldu. Ardından Kırım Savaşı ve Hersek başkaldırısı meydana geldi. Balkanlardaki durumdan yararlanmak isteyen Ruslar, Akdeniz’e inmek istedi. Balkanlardaki bağımsızlık savaşları, Rusya’ya geçit vermiyordu. Ruslar, Ermenilerin yoğun olduğu Erzurum-İskenderun hattını ele geçirmeye çalıştı. Bu amaçla Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni örgütlerini desteklemeye başladı. O tarihe kadar Osmanlılarla iyi geçinen Ermenilerin, 1878 tarihindeki Berlin Kongresi’nden sonra Osmanlı’ya karşı tavrı değişmeye başladı. 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Rusların, Kars, Ardahan ve Doğu Anadolu’nun bazı yerleşim birimlerini ele geçirmeleri, Çarlık Rusya’sının Ermeni subay ve yöneticiliği sayesinde gerçekleştiği milli/resmi tarihçiler tarafından iddia edilmektedir. 

Rusların Akdeniz’e inme planları Bulgaristan ve Yunanistan üzerinde sınırlı kalmamış, Basra Körfezi yolunu da denemişti. Rus-İran savaşlarında Ermeniler, Rus ordusuna gönüllü katılmıştı. 10 Şubat 1878 yılında yapılan Türmençay Antlaşması ile Revan Hanlığı, Erivan, Nahcivan ve Talış Hanlığı Rusya’ya verilmiş, Aras Nehri sınır olarak çizilmişti. İran’da kalan Ermeniler de Rusya’ya gönderilmişti.

1828-1829 Osmanlı Rus savaşı sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması sonrasında 40.000 Ermeni Rusya’ya göç etti. Ermenilerin özerk devlet kurma istekleri Ruslar tarafından reddedildi. Çünkü bu durum Rusya’da başlayan Ruslaştırma hareketine darbe vuracaktı. Dolayısıyla Rus Çarlığı’nın egemenlik ve prensibini zayıflatacaktı. Rusların amacı, Osmanlı Hükümeti’ni zayıflatıp Ermenileri kışkırtmak ve yayılımcı politikasını sürdürmekti. Tüm bu gelişmeler birikerek, ileride Osmanlı’nın Ermenilere bakış açısını değiştirecek, Ermenilerin Osmanlı devletine karşı “Millet-i Sâdıka” (sadık millet) olma özelliğinin kaybına yol açacaktı.

1870’li tarihlere kadar gerek emperyal devletlerle ve gerekse Osmanlılarla doğrudan Ermenilere ilişkin herhangi bir düzenlemeye rastlanmamıştır. 1862 yılında oluşturulan Ermeni Milli Tüzüğü ise, daha çok Ermeni savunuculuğunu yapmak üzere düzenlenen bir tasarının ötesine geçememiştir. 1870 Fransa – Almanya savaşı ardında Rusya, Paris Anlaşmasının Karadeniz ile ilgili maddelerini tanımayacağını bildirmiş, Londra’daki toplantıda Paris Antlaşmasının bazı maddeleri kaldırılarak Rusya’nın Karadeniz’de istediği gibi davranmanın yolunu açmıştır. 

İngilizlerin Politikası

Bilindiği gibi İngiltere’de “Emperyalizm” deyimi 1870’li yıllarda Başbakan Benjamin Disraeli, sömürge imparatorluğunu genişletme politikalarını tanımlamak için kullanmıştı. Emperyalizm, sömürgeci ülkeler için bir hak olarak tanınmıştı. 

1840 yılında Lübnan’da III. Beşir’in Osmanlı yönetimince emirliğe atanması ile bölgede iç siyasi dengeler değişmiş ve Dürzi-Marunî beyler arasında iç çatışmalara sebep olmuştu. Bundan yararlanmak isteyen Fransa Katoliklerin, Avusturya ve Rusya Ortodoksların sözcülüğünü yapınca, İngiltere, bu devletlerin bölgedeki güç dengelerini dengelemek için Protestanlık mezhebini yayma yoluna gitmişti. Kudüs’te Protestan Kilisesi’nin açılması isteği Osmanlı devleti tarafından reddedilmesi, kilisenin açılışını engelleyememişti.

93 Harbi sonrasında imzalanan İstanbul, Ayastefanos Anlaşması’nın bazı maddeleri İngilizlerin, Rusya’nın Osmanlı topraklarını kendisine katacağı endişesine sebep oldu. Rusya gerek Doğu Anadolu ve gerekse Mezopotamya yoluyla Basra Körfezi’ne inerse, Britanya İmparatorluğunun sömürgeleri için ciddi bir tehlike oluşturacaktı. İngiliz çıkarlarını tehdide varan bu davranış özellikle Osmanlı devletinde huzursuzluğa yol açtı. 1877-1878 Osmanlı Rus savaşı sonunda, Rusya Balkanlar’da ve Doğu Anadolu’da mevcut dengeleri kendi lehine bozmak istedi. Sultan Abdülhamid tahta çıkalı bir yıl olmuştu. İngiltere ve Rusya arasındaki anlaşmazlık nedeniyle Rusların elde ettiği üstünlüğü dengelemek amacıyla 1878 tarihinde İngilizlerle bir anlaşma imzaladı. Bu tarihte İngilizler Kıbrıs’a bir kiracı olarak yerleşti. 12 Temmuz 1878 tarihinde İngilizler, kendi bayrağını Lefkoşa burçlarına dikti.  Ayrıca aynı tarihte Berlin Anlaşması imzalandı. İngilizler Berlin Anlaşması gereği Ermeniler lehine 61. Maddeyi koydurarak Doğu Anadolu’ya müdahale hakkına sahip oldu ve Ermenilerin güvenliğini Kürtlere ve Çerkezlere karşı korumak için Abdülhamid’den taahhüt aldı. Eğer bir reform yapılacaksa o da büyük devletler refakat edecekti. Bunun başında da İngiltere geliyordu.

Britanya İmparatorluğu, yaklaşık 500 yıl süren Sömürge İmparatorluğu döneminde “güneş batmayan ülke” diye anılmıştır. Bu dönemde köle ticareti, kölelerin sömürgelerde insanlık dışı koşullarda çalıştırılması,  sömürge topraklarında meydana gelen toplu katliamlar, kıtlıklar, hastalıklar ve toplama kamplarındaki zulümlerin baş sorumlusudur. İngiliz sömürgecilerinin bu vahşeti, tarih sayfalarına insanlık suçu olarak geçmiştir.

Hindistan, 1858 tarihinden 1947 tarihine kadar İngilizlerin sömürgesiydi. Günümüzde bile geleneklerin bir kısmı hariç, genel anlamda Hint kültürü, İngiliz kültüründen bağımsız ve farklı düşünülmüyor. Mısır kültürü de öyle… İngilizler, sömürgecilik döneminden emperyalizm dönemine kadar egemenliği altına aldığı tüm ülkelerin kültürlerinde yozlaşmaya sebep olmuştur. Bu konuda Birleşik Krallık yalnız değildir. Fransızlar ve diğer sömürgeci devletler de aynı yöntemi görebiliyoruz. Bu konuyu daha sonra ele almaya çalışacağız.  İngilizler Asya’daki sömürgeleri korumak amacıyla parçalanan Osmanlı devleti ile bir yandan anlaşmak, öte yandan da başını çektiği İtilaf devletleriyle birlikte etnik grupları Osmanlı’ya karşı kışkırtmak niyetindeydi. Elinden gelse, kendi çıkarı uğruna Osmanlı’ya tıpkı Afrika’da yaptığı gibi Ermeni, Kürt ve diğer azınlıklar için devlet sınırlarını cetvelle çizecekti. Ancak Ekim devrimi, İngilizlerin yayılmacı siyasetine büyük bir engeldi. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında Çarlık Rusya’nın yıkılıp, Ekim Devrimi ile bu planlar tamamı alt-üst oldu. Osmanlı’yı Ermeni’siyle, Kürd’üyle bir bütün gibi görmeye başladı. 

İngilizlerin diğer amacı da doğudaki (Afganistan, Hindistan) sömürgelerini kaybetmemek, Ortadoğu’da Mısır, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri gibi Ortadoğu’da egemenliği altında bulunan topraklarda gücünü pekiştirmek, Rusların güneye inmesini engellemek ve Doğu Anadolu topraklarında kendisine uydu bir devlet kurmaktı. Bu amaçla Birinci Paylaşım Savaşı ardında Irak, Katar, Yemen gibi devletleri egemenliğine aldı. Amacı Ortadoğu’nun tüm ülkeleri ile Afrika’nın tamamını ele geçirmekti. Ancak bu devletlerin bir kısmı Fransızlar, Portekizliler ve Belçikalılar tarafından işgal edilmişti. Afrika’nın yarısına yakını İngiliz sömürgesiydi. Sömürgecilik tarihi boyunca Amerika’da, Asya’da, Afrika’da ve Uzakdoğu’da, kısacası yeryüzünde tüm geri kalmış ülkeler fethedilmiş; fethedilecek bir parça toprak kalmamıştı. Yeni sömürge için toprak parçası kalmamıştı; sömürgeci devletlerin elindeki mevcut sömürgeler sürekli el değiştiriyordu.  

Fransızların Politikası

Fransızların İngiliz ve Rusya gibi imparatorluk üzerinde çıkarlarıyla çatışan belirgin bir bölgesi olmadığı için de Osmanlı İmparatorluğu’na karşı güttükleri politikada kapsamlı bir değişikliği olmamıştır. Kaldı ki uluslararası çapta etkin bir rol oynayacak gücü de yoktu. Osmanlı egemenliğindeki Yafa, Kudüs, Şam, Beyrut, Humus, Hama, Ravak gibi bölgelerde demiryolu döşemeciliği yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu için döşediği demiryolu ağı toplamda 1266 kilometredir. Ayrıca Batı Anadolu limanlarını işleterek ürünleri gemilerle Fransa’ya taşımıştır.

Almanların Politikası

Almanlar, sanayi devrimini tamamladıktan sonra ulusal birliğini tamamlayamadığı için İngiliz ve Fransızlardan çok sonraları sömürgecilik politikasını geliştirmeye çalışmıştır. 1872’lerde Balkanlar üzerindeki Avusturya-Macaristan ve Rusya ile ortak çıkar politikası sonucu bu ülkelerle kurduğu birlik içinde anlaşmazlık meydana gelmiş, ancak Rusların gayreti sonucu 1881 yılında birlik yeniden kurulmuştur. Bismarck’ın izlediği bu politika ile Avrupa’da bir yere kadar üstünlük sağlayabildi, ancak büyük devlet olabilmek için diğer ülkeler gibi sömürgeciliğe yönelmesi ön plana çıkıyordu. Dolayasıyla yayılmacı bir politikası gütmesi gerekiyordu. 

Osmanlılarla yakınlaşması, önceleri eğitim alanında meydana geldi. Osmanlılar, Almanya’ya eğitim yapmak için subaylar gönderdi. Ardından 1890’larda iki ülke arasında ticaret anlaşması yürürlüğe kondu. Daha sonraları Bağdat demiryolu girişimi başlatıldı. 2000 kilometrelik demiryolu hattının her iki yanında 20’şer kilometre karelik alanda maden arama ve işletme izni verildi. Bu ayrıcalık günümüz Türkiye’sinin onda biri kadar bir alanı kapsıyordu. Bununla yetinilmedi, istendiğinde ormanlık alanlarda da her türlü işleri yapabiliyor ve gerektiğinde kendi vatandaşlarını bu bölgelere yerleştirebiliyordu. Osmanlı hükümeti 1428 kilometrelik Hicaz demiryolu için 400 milyon kuruş harcarken, kendi sınırları içinde kalan 1068 kilometrelik Bağdat Demiryolu için 900 milyon kuruş ödeme yapmayı üstlenmişti. [3] Almanlar, Bağdat Demiryolu borcunu 2002 yılına kadar uzatarak Türkiye Cumhuriyeti’ni borcun altına sokmuş ve sömürüyü 112 yıla çıkarmıştı.  Ruslar, Bağdat Demiryolu’na karşı çıkmıştı. Çünkü Alman ürünlerinin İran ve Afganistan’a sokulması, Rus ticaretine zarar verecekti. Rusya’nın ısrarı üzerine Osmanlı Hükümeti, Doğu Anadolu Demiryolunu Ruslara vermek zorunda kalmıştı.

1878’lerden başlayarak emperyalist devletler, Osmanlı toprağını yağmalamak için adeta birbirleriyle yarıştılar. Rusların emperyalist amaçlarına ulaşmak için Panslavizm’i bir inanç olmaktan çıkartarak siyasal bir tehlikeye dönüştürdü. Nitekim bu siyaset, 1877-1878 Osmanlı Rus harbine yol açtı.

Alayların Kuruluşu ve Amacı

Hamidiye Alayların kurulduğu ve etkin olarak faaliyette olduğu bölgelerdeki eylemleri, bölgenin aşiret yapısı ve Ermeni katliamlardaki rolü yadsınamaz. Bölgede meydana gelen hayati sorunlar ve günümüze sarkan etnik çatışmalar, gerek Osmanlı’nın ve gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet formasyonu ve ulusal kimlik inşası süreçlerindeki rolü Hamidiye Alayları ile örtüşüyor.[4] Devletin Vilâyât-ı Şarkiye’de asker alma ile ilgili kanunu uygulayacak kadar otoritesi kalmamıştı. Dolayısıyla aşiretler, 10 yıl süreyle askerlik yapmak üzere yurtlarından ayrılmak istemiyorlardı. Bu dönemde adını Sultan Abdülhamid’den ithafen almak üzere Hamidiye Alayları’nın kurulması gündeme gelmişti. Hamidiye ismi Abdülhamid’in “Hamid”inden gelmektedir. Hamidiye Alayları’nın kurulmasıyla birlikte, Osmanlı’ya atfedilen Ermeni düşmanlığı, özünde Sultan Abdülhamid’e ya da Osmanlı’ya özgü bir kin, nefret ya da düşmanlık değildir. Osmanlı’nın son dönemlerinde girilen ve henüz ulus devlet kurulmadan önce uluslaşma sürecinin kaçınılmazıdır; etnik gruplara ve farklı din ve inanışlara olan düşmanlıktır. Uluslaşma sürecinde Osmanlı’nın sloganı haline gelen milliyetçilik ve buna bağlı uyanan ırkçılığı adeta devraldık. İttihat ve Terakki döneminde bu sürecin soykırıma kadar vardığına tanıklık ettik. 

Hamidiye Alaylarının diğer bir amacı da Doğu Anadolu’da asayişi bozan aşiretler, alışılagelmiş yaşantılarından koparılmadan İmparatorluk içinde toplumsallaştırmaktı. Yani ehlileştirmekti. Ermenilerin haksızlığa karşı direnişleri kırılacaktı. Bu nedenle aşiret reisleriyle kopmaz bağı bulunan bir ilişki kurmaları gerekiyordu. Sultan Abdülhamid’e “ bavê Kürdan” (Kürt babası) denmesinin nedeni de buydu.

Sultan Abdülhamid’in Kürt aşiret reisleriyle kurduğu ilişki, karşılıklı çıkara dayalıydı. Bu ilişki, aynı zamanda ortak düşman olarak görülen Ermenilerden duyulan endişenin birçok boyutu olan bir karşılığa vardı. Sultan, bir yandan aşiret reisleriyle kurduğu ilişkiyle geleneksel Osmanlı siyasetini sürdürdü, öte yandan Hamidiye örgütüne katılan aşiret reisi ve ağalara sınırsız yetkiler vererek, yörelerinde yasa dışı bir emirlik yapısı kurmalarına sebep oldu. Bu ilişki giderek Osmanlı ile aşiretler arasındaki siyasetin kopmasına sebep oldu. Gücünü Sultan’dan alan aşiret reisleri, bölgenin önemli aktörleri haline gelerek, toplum üzerinde bir baskı aygıtına dönüştü. Bir yandan Ermenilere, öte yandan kendi halkı olan Kürtlere, Arap ve Türkmenlere karşı pervasız birer diktatör haline geldi. Örneğin; zulüyle tanınan Sürgücü Aşireti’nden Ahmet Ağa’nın gerek çevresinde ve gerekse “Kikan” yöresinde yaptığı katliamlar hikâyelere konu olmuştur.

19.yüzyıl Osmanlı’nın sıkıntılı dönemiydi. İmparatorluk, 1800’lerin sonlarına doğru hem içerde hem de dışarda birçok sorunla uğraşmak zorunda kaldı. Bir yandan Mısır Valisi’nin isyanı, öte yandan gayrimüslimlerin yaşadığı bölgelerde baş gösteren huzursuzluk, zayıf durumdaki merkezi otoriteyi güçlü hale getirme ihtiyacını doğurdu. Merkezi otoritenin zaafiyet gösterdiği bölgeler arasında Kürtlerin yaşadığı bölgeler başta geliyordu. Gayrimüslimler her ne kadar dağınık bölgelerde yaşıyor olsalar bile çoğunluğu Kürtlerin yaşadığı bölgeleri paylaşıyordu. Dolayısıyla emperyal güçler, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünden yana olduklarını Rusya’daki gelişmelere bağlı bir şekilde göstermişlerdi.    

19.yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı’yı meşgul etmeye başlayan, 1829 Osmanlı İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu arasında imzalanan onuncu Osmanlı – Rus Savaşı’nın sonlanmasını sağlayan Edirne Anlaşması ile Yunanistan bağımsızlığına kavuşmuş ve sonrasında azınlıklar arasında ciddi huzursuzluk meydana gelmişti. Bu tarihlerde Ermeni vatandaşlar arasında ayrılıkçı eğilimler ilk başta meydana gelmemiş, ancak sonrasında huzursuzluk baş göstermişti. Buna rağmen Ermenilerin “Millet-i Sâdıka” (sadık millet) olarak nitelendirilmesi bir denge unsuru olmuştu. 

20 Haziran 1890 tarihinde Erzurum’da Ermeni Kilisesi ve Sansaryan Okulu’nda silah aranması ciddi huzursuzluğa yol açmış, çıkan kavgada 8 Ermeni, 2 Müslüman ölmüş, 100’den fazla Müslüman ve Ermeni vatandaşı yaralanmıştı. Bu olaylar, zayıflayan Osmanlı otoritesine yeni bir güç katmak için Hamidiye Alayları’nın teşkilini hızlandırmıştı. 

Kürdistan toprakları diye anılan Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 1514 Çaldıran Savaşı sonrasında Kars, Ardahan, Van illeri hariç Osmanlılar tarafından ilhak edildi. O günün koşulları gereği Osmanlı devleti, Kürt aşiret reisleri ile olan ilişkilerini kesmek istiyordu. Sultan Abdülmecid döneminde (1847) Kürt bölgesinin en büyük ve güçlü emirliklerini ortadan kaldırdı. Onlara Yurtluk, Ocaklık ve Arpalıklar vererek topraklarını doğrudan Osmanlı devletine bağladı. Sultan Abdülhamid, tahta çıktıktan hemen sonra Kürtler ile ilişkilerini sürdürerek, Osmanlı devletinin sistem içinde bir parçası gibi entegre etmeye çalıştı. 19. yüzyılın son çeyreğinde orduya asker alma işlemleri oldukça güçleşti. Başkent İstanbul’dan asker alınmıyordu. Arnavutluk, Trablusgarp, Bingazi ve Hicaz da öteden beri Osmanlı’ya asker vermiyordu. Çoğunluğu Anadolu’dan olmak üzeri, Arabistan ve Rumeli’nden asker alınabiliyordu. Hamidiye Alaylarının kuruluş amacı, Ermeni, Süryani ve diğer inanç gruplarına karşı topyekûn harekâtla birlikte ayrıca entegrasyondan çıkmak isteyen Kürt aşiretlerini ehlileştirmekti.

Hamidiye Alayları, Sultan Abdülhamid’in 1891 yılında Doğu Anadolu’da çoğunlukla Sünni Kürt aşiretlerinden oluşturduğu gayrinizami Osmanlı birlikleridir. Ayrıca bu birliğe Karapapak Türkmenleri, Yörükleri, Çerkezleri ve Türkmenleri de dâhil edildi. Diyarbakır, Urfa, Dersim, Erzincan, Erzurum gibi illerde ve bağlı yerleşim birimlerinde Hamidiye Süvari alayları oluşturuldu. Vilâyat-ı Sitte denilen 6 ilde; Diyarbekir, Bitlis, Van, Erzurum, Sivas ve Mamüretü’l Aziz (Dersim)’de alaylar kuruldu. Bu alayların bir kısmı 4. Ordu’ya, bir kısmı da 5. Ordu’ya bağlandı. Anadolu dışında da bugünkü Libya’nın başkenti olan Trablusgarp’ta da kurulduğunu görüyoruz. Sayısal olarak kaçıncı alayın nerede kurulduğuna ilişkin ayrıntılara girmedik. Hamidiye Alayları Halep, Musul, Trablusgarp’a kadar çok geniş bir alanı kapsamıştı. 

Kurulduğu yıllarda alay sayısı 50 iken, zaman içinde artış göstermiş ve 1908’lere gelindiğinde alay sayısı 68’i bulmuştur. Süvari ve piyadelerin sayısı 37 bin ile 38 bin arasındaydı. İttihat ve Terakki hükümeti, Aşiret Hafif Süvari Alayları Nizannamesi’ni yürürlükten kaldırarak,  bu birliğin adını Aşiret Süvari Alayları olarak değiştirdi. Bununla ilgili kanunun 19. maddesinde alayların kimliği ve bilgisi ile ilgili bilgiler verildi. Bu kanunda göze çarpan konular aşağıdadır.

Her alay en az 512, en çok 1152 kişiden ve her alay en az 4 bölük, en fazla 6 bölükten oluşuyordu. Bölükler de kendi aralarında 4 takımdan oluşuyordu. Her bir takımda 32 askerden az, 48’den fazla olmayacaktı. Her alaydan aşiret içinden bir nefer seçilerek İstanbul’da süvari mektebinde okuduktan sonra teğmen rütbesiyle mensubu olduğu alaya gönderiliyordu. Çoğunlukla bu neferler ya aşiret reisinin oğlu ya da yakın akrabasıydı. Alayın subayları da İstanbul’da askeri eğitim gören aşiret çocuklarıydı. Bunun için başkent İstanbul’da “Aşiret Mektebi” adıyla askeri okullar kuruldu. Alayların kuruluşu ile ilgili faaliyet süresi 5 yılı bulmuştur. Bu mekteplerde eğitimin yapılması, Kürt gençlerinin uyanmasına ve gelecekte Kürt milliyetçiliğinin gelişmesinde atılan ilk adıma neden olacaktı.

Birliğin amacı Ermeni Hınçak, Taşnak örgütleri ile Rusların doğuda Hıristiyan tebaa için planladığı bağımsızlık, Rus işgaline karşı halktan silahlı güç oluşturmak ve bölgede asayişi temin etmek ile ilgili gerekçelerdi.  

Erdal Şimşek, birliği şöyle açıklamıştır: “Ruslara yönelik olarak Şafii Kürtlerden oluşturulan Hamidiye Alayları amacına uygun faaliyette bulunmaz. Hamidiye Alayları daha çok eşkıyalık yapar. Ermeni ve Alevi köylerine baskınlar düzenleyip çapulculuk yaparlar 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Eylül 1908 ayında Kürt Hamidiye Alayları’nın silahlarını ellerinden almak isteyen İttihat’çılar bunu başaramazlar.” [5] 

Ulusal aşiret reisi İbrahim Paşa, önemli imtiyazlara sahipti. Devlet yetkilerini elinde bulunduruyor, bu yetmiyormuş gibi kişisel çıkarı için aşiretler arasındaki anlaşmazlıkları körüklüyordu. Örneğin, Diyarbakır’a bağlı bazı yerleşim merkezlerini yağmalamaktan çekinmemiş, vatandaşların ısrarlı şikâyetlerine merkezi hükümet çare bulamamıştı. Aşiretler arasındaki çekişme, mücadele, kan davaları önüne geçilmemekle birlikte bu sorunlar, yerel devlet erkânının araya girmesiyle sorunlar sürekli ertelenmiştir. Çatışmalara varan anlaşmazlıklar için de son çare olarak Dâhiliye Nezareti aracılığı ile bunların üzerine asker sevk edilmiştir. 

93 Harbi diye bilinen 1877 – 1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Kürt aşiret reislerinin bazıları, topladıkları ayak takımı ile eşkıyalık yapmaya ve Ermeni köylerini yağmalama girişimine başladılar. Savaş sonrasında Rus birlikleri çekildikten sonra bazı Kürt ve Çerkez grupları intikam duygularıyla sınırdaki Ermeni köylerine tekrar saldırdı. Aslında Kürtler ile Ermeniler, aynı coğrafyayı paylaşıyordu. 

Çatışmalar, 93 harbinden çok öncelerine dayanıyordu. Sultan Abdülmecit tarafından yayınlanan 1856 tarihindeki Islahat Fermanı’ndan sonra ortaya çıkan gayrimüslimlere karşı duyulan kin ve nefret, gerginliğe yol açmış ve 1870’lerdeki yönetim krizinde had safhaya ulaşmıştı. 93 Harbi, bu krizin tuzu-biberi oldu. Osmanlı’nın yenilgisinin ardından Sultan Abdülhamid’in İslamizm (Siyasal İslam) politisasına yönelmesi tehlikenin boyutunu göstermede yeterlidir. Diğer bir deyişle Rusya’nın Panslavizm’ine karşı Abdülhamid, Panislamizm’i bir çare gibi görmüştür. Daha sonra görüleceği gibi Osmanlı eliyle Millet-i Sâdıka’dan, düşmanla işbirliği yapan millete itecekti Ermenileri!..  

Aşiretler arasındaki çekişmelerin yer yer devam etmesi üzerine, 11 Eylül 1897 tarihinde merkezi iktidardan müfettişlere yazılar gönderilerek, bölgede iç güvenliğin sağlanmasında gerekli önlemlerin alınması istendi. Ayrıca bu sayılanların dışında amir ve zabitler tarafından Alayların teşkili için aşiretlerin haraca bağlandığı, hayvan sürülerinin gasp edildiği, karşı koyanların öldürüldüğü hükümet nezdinde şikâyetlerde bulundukları olmuşsa da gelen cevaplarda Hamidiye olaylarının her bir şeyden müstesna olup, bir şey yapılamacağının kendilerine iletildiğine ilişkin ilgili belgelerde rastlamak mümkündür. Bu haksızlığa karşı çıkan memurların her türlü baskı ve tehditlere maruz kaldıkları ifade edilmiştir. 

Örneğin amir ve zabitlerin askerleri kullanarak 200 kurşun sıkıldığı, 700 koyun, 100 çift öküzün gasp edildiğini Erzurum valisi Rauf Paşa tarafından 1 Temmuz 1899 tarihinde gönderdiği yazıda bu şikâyetler için bazı eylemlerin planlandığı yazılmıştır. Yine aynı şekilde 15 Şubat 1899 tarihli arşiv belgelerinde amir ve zabitlerin aşiretlerden yılda 4 öşür, 8 yük ağnam ve bunların dışında da 2 yük vergi erdikleri, her türlü görevi yerine getirdiklerini, Alayların teşkilinden önce her şeyin mükemmel geçtiğine ilişkin belgelerde bulmak mümkündür. [6]

Kürt dili, kültürü, geleneği vb. farklı disiplinler üzerinde çalışmasıyla ün yapmış Rus Kürdolog ve tarihçi Mihail Semenoviç Lazarev,Hayal Olan Kürdistan ve Kürt Sorunu” adlı eserinde şunları yazıyor:  “Hamidiye Alayları ile Kürtleri Rusya karşısında güçlü bir askeri siper, İran’a karşı saldırı aracı durumuna getirme amacı yanında önemli amaçlarından biri, Kürtleri Türk idari makamlarının sıkı gözetimi altında durmaya alıştırmaktı. Bununla birlikte, Hıristiyan ulusal azınlıkların, özellikle de Ermenilerin yükselen özgürlük hareketlerine karşı kullanmak amacıyla kuruldu.” [7]

Hamidiye Alayları’nın amacı salt Rusya’ya karşı güçlü bir siper ve İran’a karşı da saldırı amacıyla sınırlı değildi. Aynı zamanda Kürtleri Türk yönetimlerinin gözetimi altında tutmak, Ermenilerde yükselen özgürlük hareketini bastırmak, Hıristiyan ve diğer azınlıkların tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi durmaktı. Nihat Gültepe, “Hayat Tarih Mecmuası”nda şunları yazıyor. “Hamidiye Alayları’nın kurulması ile şunlar amaçlanmıştır: Askeri disiplin içine alınan aşiretlerden Doğu Anadolu için kolluk kuvveti olarak faydalanmak, düzenli süvari birlikleri oluşturarak, olası bir Rus işgaline karşı elde hazır kuvvet oluşturmak, dış tahriklere kapılan ve isyana kalkışacakları açık olan unsurları yola getirme, aşiretleri iskân ettirmek ve bunları medenileştirmek; onları disiplin altına alarak eğitmek, aşiret kavgalarına son vererek bu yöndeki bütün potansiyeli devlet lehine kullanmak, bu vesile ile yol, köprü, okul binaları vs. yaparak Doğu Anadolu’nun imarına çalışmak.” [8] İttihat ve Terakki’nin yönetimindeki Osmanlıda durum böyle değildi. Yüzbinlerce Ermeni ve Süryani sivillerin katledilmesinde de Hamidiye Alayları kullanıldı. 

Şafii Kürtlerden oluşan Hamidiye Alayları Ruslara yönelik olarak faaliyet göstermemiştir. Eşkıyalık ve çapulculuk türü işlerle uğraşıyor, Alevi köylerine baskınlar düzenleyip soygunculuk yapıyordu. 23 Temmuz 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet’in ardından, 1908 Eylül’ünde Hamidiye Alayları’nın ellerindeki silahlar alınmak istenmiş ancak başarılı olunamamıştır.

Ulus İnşa Sürecinde Ermeniler

Osmanlı toplumunda Ermeniler, Rumların ardından en büyük ikinci azınlığı oluşturuyordu. Dâhiliye Nezâreti Sicil-i Nüfûs İdâre-i Umûmiyye”si tarafından Miladi takvimine göre 1905; Hicri 1321 nüfus sayımı sonrasında oluşturulan nüfus kayıt sistemine göre 18.520.016 nüfusun 1.229.007’si Ermenilerdi. [9] Bu da ülke nüfusunun % 6,6’sını oluşturuyordu. Bu tarihlerde imparatorluk, Hıristiyan azınlıkların gelenek, görenek, kültür ve dillerini kullanmalarına hoşgörüyle bakıyordu. Bugünkü nüfusa oranlarsak 5 milyon, 544 bin olurdu. Bugün ise ülkemizin tamamında bu rakam 60 bine düşmüş durumdadır. 

Ancak ekonomik alanda aynı hoşgörüyü gösterilmiyordu. Fransız yazar ve tarihçi Yves Ternon, “Bir Soykırım Tarihi” adlı eserinde şunları yazıyor; Hem azınlık bireylerinin varlığı hem de üretim süreçleri için Ermeniler yine bir haksızlığa tabi tutulmaktaydılar: “On beş ile yetmiş beş yaş arasındaki bütün gayrimüslim erkeklerden bir yıldan diğerine yaşama hakkını elde etmeleri için altmış yıl boyunca bir kelle vergisi -ya da haraç, aşağılama vergisi- alınıyordu. Bundan başka, sürülere konan hayvan vergisi ve gümrük vergisi (Müslümanlar için % 2, Müslüman olmayanlar için % 3,5), teorik olarak sadece bir yıla mahsus toplanması gereken ama hep yürürlükte kalmış olan olağandışı vergiler ve daha sonraları Hıristiyanların kesin biçimde dışında tutuldukları askerî hizmetten muafiyet vergisi gibi vergiler vardı. Bütün vergiler ödendikten sonra köylüye elde ettiği ürünün ancak üçte biri kalıyordu. Ödemeyi reddettiğinde toprağı elinden alınıyor, çoğu kez de hayatını yitiriyordu.” [10]

Ermeniler, 1910 yılına kadar sosyal ve ekonomik hayatta önemli rol oynuyordu. Osmanlı devletinde Ermeniler ve Rumlar, genellikle tüccarlık ve değişik zanaat kollarında uğraş veriyordu. Özellikle mimarlık konusunda uzmandılar. Her vilayette, uğraşı verdikleri alanlar, ekonominin kilit noktasını oluşturuyordu. Bunların arasında ticaret işleri, el sanatları, terzilik, kuyumculuk, iplikçilik, kürkçülük, duvar ustalığı, çerçilik, demircilik, dokumacılık ve mimarlık olarak öne çıkan meslekler arasındaydı. Bu tarihe kadar Ermeni toplumunun çok güçlü bir içyapısı ve kurumları vardı. Ta ki 1915’lere gelinceye kadar. 1913’ten itibaren Ermeniler, devletin varlığı ve bütünlüğü için ciddi bir tehdit olarak algılandı. Devletin Osmanlı’dan devraldığı ve hala güttüğü politika iki temel esasa dayanıyordu. Birincisi gayrimüslimlerin tümünün Anadolu’dan tasfiye edilmesi gerekiyordu. İkincisi Türk olmayan Müslümanların asimile edilmesi şarttı. Türk olmayan Müslümanlardan kasıt da Kürtlerdi. İkinci Meşrutiyet’in ilanı olan 23 Temmuz 1908, aynı zamanda düşüncelerin özgürce tartışıldığı, hak ve özgürlükler vaadi ile serbestiyet ortamının yaratılması amacını gütmüş gibi görünmekle birlikte madalyonun arka yüzü, yani gerçek yüzünün öyle olmadığını biliyoruz. Bu dönemin önemli siyasi aktörü İttihat ve Terakki Cemiyetiydi. Bu cemiyet, güttüğü milliyetçilik ve ırkçılık politikasıyla birlikte halklar arasında nifak sokmuş, başta gayrimüslimler olmak üzere birçok halkın Anadolu topraklarında sürülmesi, katledilmesi ve soykırıma maruz kalmasına sebep olmuştur. Hatta bu da yetmiyormuş gibi Osmanlı’yı Paylaşım Savaşına sokmuş, Çanakkale’de 250 bin, Paylaşım Savaşı’nda 3 milyon ve Milli Mücadele’de 15 binden fazla zayiat vermemize sebep olmuştur.

Sosyolog Taner Akçam’a göre 1913 tarihinden itibaren gayrimüslimler vücutta birer tümör olarak görülmüş ve bunların tasfiye edilmesi gerekiyordu. Bunun yanında Türk olmayan Müslüman grupların da kültürel asimilasyonlara tabi tutulması şarttı. [11]

Abdülhamid’in istibdadına son veren 1908 Devrimi’nin yarattığı özgürlük havası, her fikrin tartışıldığı ve sokaklarda aşağıdan mücadelelerin şekillendiği dönem fazla uzun sürmedi, bir süre sonra tüm halklar için hayal kırıklığının hâkim olacağı bir dönem başlayacaktı. “Dönemin kuşkusuz en etkili siyasî aktörü olan İTC’nin giderek belirginleşen merkeziyetçi ve milliyetçi politikası, diğer halklar arasında devrim ile ortaya çıkan umudun hızla sönümlenmesine yol açtı. Süreç, Hıristiyanlar başta olmak üzere pek çok halkın Anadolu topraklarından sürülmesi, katledilmesi veya soykırıma maruz kalması ile son bulacaktı.” [12] 1915 Olayları, Türkiye kapitalizminin gelişimi ve ulus devletin doğuşu sürecinde yaratılan toplumsal belleğin temelindeki çarpıklık olarak, kendisinden sonra gelen tüm gelişmeleri belirleyen bir etkiye sahip oldu. 1908’in getirdiği dönüşüm, 1913’te askeri darbeyle iktidara el koyan İttihatçılar tarafından bir karşı devrimle tamamen yok edildi. [12] 

Hamidiye Katliamları

Tarihte yapılan katliamların tümü, erki ve kudreti muktedir olan sınıfın elinde tutma eylemidir. Katliamlar, insanlık tarihi kadar eskidir. Örneğin Büyük İskender, muktedir yönetimine karşı ayaklanan 250.000 insanı gözünü kırpmadan katledebilmiştir. Tüm katliamların genel dayanağı maddi unsurlar üzerine kuruludur. Geçmişten günümüze maddi çıkarlar üzerinde insanlar katledilmiştir. Türk Tabipler Birliği’nin 2003 tarihinde yaptığı bir paylaşımda insanlık tarihinden günümüze savaşlar nedeniyle ölenlerin sayısının 3.5 ile 5 milyar arasında olduğudur. [14]

Hamidiye Alaylarının teşkilinden önce de gayrimüslimler üzerinde şiddet, baskı, zulüm ve katliamlar vardı. Bu katliamların bazıları aşağıya çıkarılmıştır.

  • 1821 yılında Yunanlılar bağımsızlık hareketi için isyanlar başlatınca, İstanbul’un yerleşik nüfusu olan Rumlar katledilmeye başlandı. Sayıları bilinmemekle birlikte on binleri geçtiği tahmin edilmektedir.
  • 1843-1846 tarihleri arasında Hakkâri’de yapılan Birinci Nasturi Harekâtı’nda aşiret reislerinden Bedirhan Bey tarafından 10.000 Süryani katledildi. 
  • 2 Ağustos 1862 tarihinde Maraş’ın Zeytun kazasında Ermeni isyanı bahane gösterilerek 10.000 Ermeni katledildi.

Bunların dışında Hamidiye Süvari Alaylarının Doğu Anadolu Ezidilerine karşı da kanlı eylemler düzenlediği biliniyor. 

Sultan Abdülhamid’in Kürt, Çerkez, Türkmen, Türk ve Yörükleri kullandığı Hamidiye Alaylarının yaptığı katliamlar, Osmanlı tarihinde insanlık suçları arasına giriyor. Bu Alaylar, salt insan öldürmedi, aynı zamanda talan, yağma, hırsızlık, haydutluk, gasp ve tecavüz olaylarına da karıştı.  

Bu katliamların öne çıkanları aşağıdadır.

  • 1894 -1896 tarihleri arasında Doğu Anadolu’da Hamidiye Katliamları, Ermenilerle Süryanilere yönelik katliamlar diye adlandırılan soykırımda 100.000 – 300.000 arasında gayrimüslim katledilmiş, 50.000 çocuk yetim bırakılmıştır Salgın hastalıktan ölen Ermeni sayısı 100.000 civarında olduğu kayıtlarda görülmektedir. [15] Değişik kaynaklara göre de 564.000 Ermeni göç etmek zorunda kalmıştır. 
  • 1894-1895 yıllarının kanlı bilançosu küçük çaptaki saldırılar dâhil ülkenin çeşitli illerinde ve özellikte Doğu’da meydana gelen olaylarda Ermeniler azınlık oldukları için Osmanlı devletinin gazabına uğradılar ve en az 500.000’i sefalete ve perişanlığa terk edildi. [16] Katliam öncesinde İstanbul’a dokunulmadı. Ancak Doğu’da tüm Ermeni memurların görevine son verildi. Bu da katliamın sistematik ve taammüden yapıldığını açıklıyor. 

Katliamların ayrıntılarıyla ilgili göze çarpan olaylardan bazıları aşağıya çıkarılmıştır.

  1. 1894 yılında Bitlis, Sason’da Kürt aşiret reislerinin ve Osmanlı’nın sürekli ezdiği, çifte vergilere mahkûm ettiği ve köle gibi çalıştırdığı Ermenilerin direnişi nedeniyle, üzerlerine Hamidiye Alayları gönderildi ve 12.000 Ermeni katledildi. 
  2. 1895 yılında Diyarbakır’da Hamidiye Alaylarının Ermeni ve Süryanilere yönelik saldırıları sonucu 25.000 Süryani katledildi. 
  3. 30 Ekim 1895 yılında yine Hamidiye Alaylarının Karıştığı ve olaydan sonra Erzurum’da yapılan operasyonlarda 1.500 Ermeni katledildi. 
  4. Ağustos 1896 yılında İstanbul’da Osmanlı Bankası Baskını diye bilinen olaydan sonra hükümetin kışkırtmasıyla kentte başlayan Ermeni avında 6.000 Ermeni katledildi. Armenegan Partisi ile Hınçakların üst kadroları tamamen yok edildi. Ermeni gençler bankayı işgal ederken bazı taleplerde bulunmuşlardı. Bunlar arasında genel affın sağlanması, el konulan mülklerin iadesi, Vilâyat-ı Sitte’de Avrupa’nın gözetiminde reformların hayata geçirilmesi ve kurulmakta olan zabıtada Müslüman ve Ermeni Zabıta gücü isteği yer alıyordu. 
  5. Avrupalıların reform taleplerinin kabul edildiği 17 Ekim 1895’ten sonraki günlerde düzinelerce kentte ve yüzlerce köyde Müslümanlar, gayrimüslimlere karşı katliamlar düzenlediler. Yabancı kaynaklar katliamların yerel zeminde camilerde itina ile planlandığını iddia etmişlerdir. Gâvur asi erkeklerin ve erkek çocukların katledilmesi kutsal bir görev olarak kabul ediliyordu. Görgü tanıklarının verdiği bilgi kayıtlarda bu şekilde geçmektedir. Ancak İslam dinini kabul edenler bağışlanıyordu. Şiddet uygulanarak din değiştirmeler, yağmalamalar ve katliamlar, 1896 yazına kadar sürdü.
  6. 1894-1896 tarihlerinde Trabzon’da sokakta rastgele Ermeniler öldürüldü, Gümüşhane ve köylerinde katliamlar yapıldı. Samsun’da çetelerce gayrimüslimler katledildi. Erzurum’da 200 ev, soyuldu, yağmalandı.  Köylere ve kiliselere baskınlar yapıldı. Katliamlardan kaçanlar zorla İslamlaştırıldı. Trabzon ile Gümüşhane arasındaki köy yollarında kazılan çukurlardan yüzlerce Ermeni cesedi çıkarıldı. Adilcevaz’da 18 köy, aynı anda yağmalandı. Hakkâri sancağına bağlı Mahmudiye kazası merkezi ve köylerinden Kaymakam Hüseyin Takuri’nin komutasında ve refakatinde evler yağmalandı,  kiliseler yıkıldı.  Maruet-ül Aziz vilayetinde Sünniler, Ermeni mahallelerine saldırılar yaptı. Yine aynı şekilde Vilâyat-ı Sitte’de subaylar ve askerler ganimetlerden pay aldı, yağmalamalara katıldı. Eğin’de Dersim Kürtleri Gamaragah köyüne saldırarak kaçan Ermeniler sokaklarda öldürdü, 300 ev yağmalandı, 30 evin bulunduğu mahalle ateşe verildi. Malatya’da Kürtler ve Türkler Hıristiyanlara yönelik 6 gün boyunda talan ve katliamlar yaptı, yangından kaçan Ermenilerin sığındığı kilise ateşe verildi, 3000 insan sokak ortasında, evlerinde ve okullarında katledildi. Diyarbakır’da, Mardin’de, Sivas’ta katliamlar, yağmalamalar yapıldı. Gürün’de 4000 Ermeni’nin yaşadığı kent kuşatıldı, öldürülenlerin sayısı bile açıklanmadı. Merzifon’da yaralanan Ermenilerle birlikte ölenlerin sayısı 250; 4000 ev ve dükkân yağmalandı. Urfa’da 2000 Ermeni katledildi, 1500 dükkân yağmalandı ve tüm bunlar raporlara yansıdı. [17] 
  7. Nisan 1909 tarihinde Adana Katliamı diye bilinen Kilikya Katliamında Müslüman Nüfus tarafından Ermeni mahalle ve köylerinde uygulanan katliamda 30.000 Ermeni’nin öldürüldüğü rapor edilmiştir.
  8. Yerleşim birimleri içinde olaylara karışan ve sayıları 400’e varan sivil Müslümanın yargılandığı ve hatta İngiliz Sefaretinin de tanık olduğu iki Ermeni’yi öldüren bir grup asker davalarda beraat ettirildi, Ermeniler ise çeşitli cezalara çarptırıldı.
  9. Hiç şüphesiz ki bu katliamlar, ileride yapılacak soykırımlar için adeta bir provaydı. 1915 Soykırımı bunu doğrular niteliktedir.
  10. Sultan, Ermeni kentlerinde Hamidiye alayları aracılığıyla Kürtleri tetikçi olarak kullandı. Bunun en büyük sorumlusu Sultan Abdülhamid, aşiret reisleri, ağalar ve Sünni Kürtler ile Alaya katılan diğer gruplardır. Ve ne acıdır ki bu katliamlar bugün inkâra kalkışılıyor. “Pardon” bile denilmedi.

İttihat ve Terakki’nin 1909’dan başlayarak, 1915’lere ve varan Ermeni, Süryani katliamları ile 1914-1921 aralığında işlenen Rum katliamları ayrı bir makale konusu olduğu için burada değinilmemiştir. 

Sonuç

19.yüzyılda Osmanlı’nın Ortadoğu’da Mısır topraklarını ve Balkanları kaybetmesi aynı zamanda ulusal taleplerin yükselmesine neden olmuştu. Bu talepler sonucu Osmanlı iktidarının dikkati Kürdistan bölgesine yönelmiştir. Göçebe Kürt aşiretlerinin düzensiz yapıları, vergi kaçırmaları, yağma ve talan girişimleri milli tarihçilere göre Osmanlı’yı belli bir düzene zorlamıştı. Sultan Abdülhamid’in Hamidiye Alayları projesi, bunun için gerekliydi. Bu bağlamda “Milli aşiret yapılanmasına ihtiyaç vardı. Ancak bu aşiretlerin yaşam formu öteden beri talan ve yağma üzerine kurulmuştu. Yağma ve talan aynı zamanda yiğitlik ve savaşçılık kimliklerinin ön plana çıkmasının bir göstergeydi. 

Başvurduğumuz kaynaklar sınırlıdır. Buna rağmen Hamidiye Alayları ve bu alayların işlediği cinayetler ile ilgili bilgiler oldukça fazla ve taraflıdır. Bunlara itibar etmedik. Sultan Abdülhamid ile ilgili bilgiler çoğunlukla tek taraflıdır, objektif olmaktan uzaktır. Bu olgu salt Abdülhamid ile münhasır da değildir. Ermeni tarihçiler ile Türk milli tarihçilerin bilgileri arasında büyük farklar olduğu için başvuru kaynakları arasından çıkarttık. Öte yandan Abdülhamid’in Kürt politikasına değinmedik. Çünkü bu konu başlı başına araştırılması gereken bir konudur.   

Osmanlı’nın en büyük becerisi, birbirleriyle hukuki ve kültürel bağı olmayan çok sayıda etnik cemaat ve mezhepleri bir arada, İmparatorluğun çatısı altında tutabilmesiydi. Cemaat sorunlarının doğrudan devlet tarafından çözme geleneği vardı. Çünkü İmparatorlukta kamusal alan yoktu. İmparatorluğun çöküş sürecinin sonlarına doğru cemaatler, hukuksal varlıklarını yitirdiler. Türk ve Müslüman olmayanların ulusun asli üyeleri olmaları da mümkün değildi. Vatandaşlık etnik temelde tanımlanmış ve Müslümanlık, etnisitenin önkoşulu olarak görülmeye başlanmıştı. 

Sultan Abdülhamid’in takip ettiği merkeziyetçilik anlayışıyla, sosyal ve siyasal güçler arasında denge kurma politikası ile ilgili yeterli ve tatmin edici bilgilere ulaşamadık. Konu ile ilgili bilgi, belge ve elde ettiğimiz verilerle yetinebildik. Bu nedenle daha çok tarafsız yazarların kaynaklarına el atmak istedik ve değerli okurları rahatsız etmeyecek şekilde yazdığımız makaleyi birkaç kez gözden geçirerek mümkün olduğu kadar kısaltmaya çalıştık. 

Hamidiye Alayları, bildiğimiz düzenli ordu görüntüsünü vermemiştir. Asıl görevi olan Ruslar ve İranlılarla uğraşmak yerine çoğunlukla baskınlar, sivil katliamı, talan, yağma, hırsızlık, çapulculuk türü işlerle uğraşmıştır. 

Bu alaylara Osmanlı ordu komutanlarından çok, aşiret reisleri ve ağalar hâkim olmuştur. Bildiğimiz anlamda askerliğin gereği de yapılmamıştır. Modern harp usulleri bu alaylarda aranmamalıdır. Tüm bunlara rağmen Sultan Abdülhamid, kendi eseri olan bu örgütü himaye etmeye devam etmiştir.

Ermeni paranoyası, Türk Ulusal kimliğinin de temel harcı olmuştur. Belki de bugünkü devletin derinliklerinde oluşan yapılanmaların İttihat ve Terakki geleneğinden gelen harçla birleşmesi sonucu paralel bir yapının oluşmasında rol oynamıştır. Bu durum aynı zamanda toplumun ortak bilincine yerleşmiştir. Ermeniler, her zaman azınlık olarak görülmüş ve ezilmek istenmiştir. Bu isteğin altında Ermenilere karşı duyulan travma yatmaktadır. Sanki toplumun ortak düşmanıymış muamelesine tabi tutulmuşlardır.

Ermenileri, tarihten gelen o büyük Ermeni tabusunun da bellek altındaki ürperti veren işleviyle “azınlıklar arasında da azınlık” konumuna düşürerek ve neredeyse tüm toplumun ortak düşmanı haline [18] dönüştürdü. İttihat ve Terakki’nin iktidarda olduğu dönemden günümüze, Türkiye’de bir tehdit gibi görünen eylemlerde Ermeni parmağının aranması ve toplumda kabul görmesi bunun en belirgin örneğidir. Zaman zaman Kürt sorunu, Ermeni sorunu olduğu iddia edildi. Zaman zaman sol örgütlerin arkasında Ermeniler aranmaya başlandı. Bu algı devlet içindeki devlet, yani “derin devlet” marifetiyle yapıldı. Derin devletle birlikte “derin medya” olayı da ortaya çıktı. Derin medya nazarında Ermeni kelimesi, halkın dilinde küfre, örneğin “Ermeni dölü”, “Ermeni piçi” türü hakaretler günlük kullanılan aşağılama sıfatına dönüştürüldü.  

Ermenilere karşı beslenen bu kin ve nefret, aslında ciddi bir paranoyadan kaynaklanmaktadır. Bunun da altında yatan gerçek toprak kaybı sendromudur. Türk ulusal kimliğinin inşasında Ermeni travmasının varlığı en temel harçlardan birini oluşturuyor. Bu paranoyanın ya da tabunun ortadan kalkmasının, özünde kimliği sarsacak, hatta çökertecek bir anlamı mevcuttur. Çünkü söz konusu tabu, kimlik inşasının bizzat temelinde yer alıyor. [19]

Ermeni paranoyasının ikinci ayağı ise tazminat korkusudur. Bu korku aynı zamanda suçluluk psikolojisinin bir yerde dışavurumudur. Bu nedenledir ki Ermeni soykırımından bahsetmek suç sayıldı. Yazarlar, düşünürler ve aydınların bu konuda yazıları sansür edildi. Ermeni soykırımını kabul eden ülkelere düşman gözüyle bakıldı.

Bu sendrom, salt Ermenilerle sınırlı değildi. Balkanlarda kaybedilen topraklar, Arapların bağımsızlık savaşları, Osmanlı’nın parçalanması, İmparatorluğun küçülerek yok olması, göçlerin, Anadolu içlerine doğru çekilmesi bir bütün halinde incelendiğinde etnisite gruplarına karşı kin ve nefretin yoğunlaşmasına neden olduğu açıktır. Kürtler önce kullanıldı, ardından gelişen milliyetçilik akımlarıyla Kürtlere de tıpkı Ermenilere uygulanan muamele reva görülmeye başlandı.  

Diyarbakır İngiliz Konsolos Yardımcısı’nın verdiği bilgiler, katliamların arkasında kitlesel olarak Ermenilerin İslam dinine geçtikleri yönündedir. Dikkat çeken önemli bir husus da bu katliamların Ermeni erkeklere, daha ziyade Ermeni genç erkeklere yönelik olduğudur. Bu da sanırım 1915 soykırımın ve tehcirin kolay geçmesinin etkenlerinden biridir.

Gerek Cumhuriyet döneminde ve gerekse günümüzde Türkiye, dönem dönem sıkıştığında resmi tarih söylemine rücu ettiler ve asıl suçlunun Ermeniler olduğu bahanesini ürettiler. Yeri geldiğinde “Ermeniler hak etti”; “kasıt yoktu”; “bizler de acı çektik”; “iki taraf da birbirini öldürdü” türü bahane ve savunma durumuna geçti.

Türkler ile Ermeniler arasındaki ilişkiler, bir tarafın güvensizliği, diğer tarafın da endişeleri üzerine kuruludur. Türklerin endişesi ve Ermenilerin güvensizliğinin kapitalist sistem içinde çözülmesi zordur. Hele kapitalizmin getirdiği milliyetçilik ve ırkçılık formasyonları ağır basıyorsa bu hiç mümkün değildir. Bu durum Kürtler için de geçerlidir.

Cumhuriyet döneminde ülke ulus devlet olarak dizayn edildiği günden itibaren etnik kimliklerin Türkleştirilmesi, yani asimile edilmesi politikası ile birlikte tehcir politikası gelenek haline geldi. Amaç farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etmekti. Bununla birlikte tüm özelliklerini, kültürünü, yaşam tarzını, dilini, gelenek ve göreneklerini ortadan kaldırarak, egemen yapının özelliklerini benimser hale getirmekti. Yani azınlığın ya da farklı kültür ve grupların yok edilmesidir. Ermenilerin ardından bu uygulamalar yıllarca Kürtlere uygulandı ve hala uygulanıyor. Ancak başarılı olunmadı.


[1] H. F.B. Lynch, Ermenistan. Seyahat yazıları ve eskizler, cilt II, Tiflis, 1910, s.554.

 Bilindiği gibi “ilk gece hakkı”, Orta çağ Avrupası’nda bir derebeyine, idaresi altında yaşayan kadınlarla özellikle düğünlerinin olduğu gece cinsel ilişkiye girme yetkisi verdiği söylenen, gerçekliği üzerinde kesin olarak uzlaşılmamış bir hak olarak kabul edilirdi (Osmanlı döneminde ağalara, aşiret reislerine bu tür hakkın verildiği rivayet edilir; Bu hakla ilgili ispatlanmış bir kayıta rastlayamadık).

[2] “Ayşe Hür, Hele kurulsun Ermenistan, Kürtlerden tek kişi kalmaz!” (Radikal, 14.07.2013)

[3] Stefanos Yerasimuz, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, Gözlem Yayınları, 1976 İst., çeviri: Babür Kuzucu, sf. 1022-1030 (Aktaran Nurşen Mazısı, 1878’ten Cumhuriyete Kadar Emperyalistlerin Politikaları).

[4] Ümit Kurt, Hamidiye Alayları, Kürtler, Ermeniler ve 1914 (Serbestiyet)

[5] Erdal Şimşek, Türkiye’de İstihbaratçılık ve Mit, sf.59

[6] Abdulnasır Yiner, Aşiretler Arasındaki Mücadele’de Hamidiye Alayları, (30.06.2019, sf. 402 pdf dosyası)

[7] M.S. Lazarev, Kürdistan ve Kürt Sorunu sf. 151 (Hamidiye Alayları Wikipedia)

[8] Nihat Gültepe, Hayat Tarih Mecmuası, Temmuz 1976 sf. 48

[9] http://dunyasavasi.ttk.gov.tr/upload/files/Ermeni_Dosyasi/Ittihat_Terakki/ErmeniNufusu.pdf

[10] Yves Ternon, Bir Soykırım Tarihi: 20 Yıl Sonra “Ermeni Tabusu” Davası, 1977, Belge Yayınları, s. 62-63 (Aktaran: Oğuz Çalışkan, Unutmabeni: 1915’in çığlığını duymak, 20 Nisan 2019 Devrimci Sosyalist İşçi Partisi yayınları)

[11] Taner Akçam, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’: Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, 2008, (İletişim Yayınları, sf. 37. Aktaran Oğur Çalışkan).

[12]  http://www.altust.org/2016/09/1908-devrim-duslerinden-kabusa/ 

[13] Oğur Çalışkan, Unutmabeni: 1915’in çığlığını duymak, 30 Nisan, 2019 (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi Dergisi).

[14]  https://www.ttb.org.tr/TD/TD99/3.php

[15]   https://en.wikipedia.org/wiki/Hamidian_massacres

[16]  Ayşe Hür, age.

[17] Bu rakamların önemli kısmı Sait Çetinoğlu’nun 1894-96 Ermeni Katliamları ve Charmetant raporundan alınmıştır. Rapor, Demokrat Haber Gazetesi’nin 10.07.2012 tarihinde yayınlanmıştır.

[18]  Hrant Dink, Türkiye ve Ermenistan: İki Uzak Komşu (Ermeni Sorunu Tartışılırken, Heinrich Böll Stiftung Derneği yayını, İst. Mart, 2006, sf. 27)

[19]  Hrant Dink, age, sf. 29