Göbekli Tepe İzlenimleri (IX)

Göbekli Tepenin Deliksiz İğneleri

Karayiplerdeki Haiti yerlileri ölen birinin bedeninin kötü ruhlar tarafından mezardan kaçırılıp götürmesinden korkarlarmış. Kötü ruhların ölüyü mezardan alıp götürmemesi için ölüyle beraber biraz ip, bir de deliği olmayan bir iğne koyarlarmış. Cadı, ölüyü alıp götürmek üzere geldiğinde iğne ile ipliği görür ve ipliği iğneye geçirmeye uğraşmaya başlar. İpliği geçirmek için iğnede deliği bulmaya uğraşırken mezardaki ölüyü unuturmuş.

Biz de günümüzden Göbekli Tepeye bakarak, Göbekli Tepede gömülü olanı almaya çalışırken, muhtemelen oraya gömülen asıl şeyi ihmal edip, o şeyin beraberinde gömdükleri ve bizi hep meşgul edecek deliksiz iğneyle uğraşıyoruzdur.

Klaus Schmidt, “(yazılı tarih öncesi) bir kültürü sadece arkeolojik kalıntılardan yola çıkarak, o kültürle ilgili yazılı belgelere sahipmişcesine, o dönemde yaşamış birinin bakış açısıyla açıklar gibi anlatmak imkânsızdır” derken bu handikabı vurguluyor olmalı.

Buna rağmen bir çok durumda niyete dayalı yorum ve sonuç çıkarmaktan kaçınmanın zor olduğu görülmektedir. Bu konuda birbirinden ilginç iki olaydan söz etmek isterim. Bunlardan biri, Eriha (Jericho) kazılarındaki bulguların yorumuyla ilgilidir.

Eriha, deniz seviyesinin neredeyse 400 metre altında yer alan bir coğrafi bölgedeki Ölü Denizin kuzey ucunda, Kudüs’ün kuş uçuşu 25 kilometre kuzey doğusundadır. Tevrat-İncil’de sıkça adı geçen Eriha, Hristiyan dünyasının iyi bildiği, İsraillilerin altı gün kuşatma altında tutup yedinci gün duvarlarını yerle bir edip fethettiği (kimse kendi yaptığına istila ve işgal demez) kent olarak anlatılır. İşte bu yerde bulunan  Tell es-Sultan höyüğü binsekizyüzlü yılların sonlarından beri kazılmaktadır. Höyüğün en alt tabakasındaki arkeolojik bulgular 12 bin yıl öncesine yani Göbekli Tepenin inşa dönemine kadar gitmektedir. Ne var ki Tevrat anlatısındaki kent duvarları ve kent fethi efsanesi ise en abartılı tahminle bile 4 bin yıl öncesine kadar gidebilir. Ancak, kutsal kitap anlatısı burada çalışan her kuşaktan arkeolog ve antropoloğu öylesine etkisi altında tutmuş olmalı ki, uzunca bir zaman bu kült alanının çanak çömleksiz neolitik döneme tarihlendiği ihmal edilerek, duvar olduğu intibaını veren yapı unsurlarının peygamber Yeşu’nun yıktığı duvarlar olduğu ileri sürülmüştür.

İkinci benzeri bir olaya, ama bu defa daha farklı bir boyutuyla, Çatalhöyük kazılarını yürüten İngiliz Arkeolog James Mellaart’ın tavrında tanık oluyoruz. Bir dönem Türkiye’ye girişinin de yasaklandığını bildiğimiz Mellaart kafasını öylesine kadın meselesiyle bozmuştur ki, Çatalhöyük evlerinin duvarlarında yer alan çıkıntıları kadın memesi olarak algılar ve yorumlar. Çatalhöyükte bulunan (bir kısmı Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmekte olan) kadın figürinlerinden hareketle Çatalhöyükün Anaerkil bir kültür kanıtı olduğu söylenir. Oldukça kuşkulu bu söylemler  günün resmi ideolojiyle uyumlu olduğu için de öyle olduğu kabul edilir ve bilinir hale gelir. Bilahare İsviçreli bir jeoarkeolog, bu zatı muhteremin arşivleri üzerinde yaptığı bir çalışmada, Çatalhöyük buluntuları olduğu söylenen resimlerin bir kısmının aslında Mellaart’ın kendi çizimleri ve hayal ürünü olduğunu iddia eder. Schmidt’in aktardığına göre de, Mellart’ın bir rekonstrüksiyon çiziminde görünen göğüslerin Çatalhöyük’ün Ana Tanrıçasına ait olduğu iddiası kanıtlanamamıştır. Kaldı ki, Göbekli Tepeden bu yana Mezopotamya, Levant ve Anadolu’nun herhangi bir yerinde yazılı tarih öncesi ve sonrası anaerkil bir kültür olduğunu gösteren ve üzerinde mutabık olunan bir bulgu olmadığı da anlaşılıyor.

(Esasında Göbekli Tepenin “icat”ını kendi medeniyet değerlerine saldırı olarak ilan eden bizim buralardan bir muhterem alim, Göbekli Tepenin Urfanın peygamberler şehri kimliğini yok etmeyi hedefleyen bu yüzden iğne iplikle birlikte yok edilmesi gereken bir cinayet olarak ilan edip çözüm yolunu göstermektedir ama yine de hakikatler medeniyetlerin riya yolunda gitmemekte ısrarcıdır.)

Hal böyle iken yani işin ehli insanlar bile yazılı tarih öncesi neolitik çağın mezarlıklarında buldukları deliksiz iğneye ipliği geçiremez iken (Mellaart gibi kimilerinin de iğnede delik bulamayınca delikli iğne hayal etmeye başlamış iken) benim gibi meslek hayatını vergici olarak geçirmiş birinin iğne ve ipliğin yanına yaklaşması bile abes olur.

Meselenin ümmileri (okur yazar olmayanları) olarak, bulunduğumuz çağdan Göbekli Tepeye bakarken görebileceğimiz pek bir şey olmadığını, ama (Göbekli Tepede şamanlarının kulağımıza sır fısıldayacağı kadar şanslıysak) Göbekli Tepeden günümüze doğru bakarak görüp söyleyecek şeyler bulabileceğimizi düşündüğümü söylemiştim.

Her ne kadar Göbekli Tepe şamanları hiç bir sır vermeye niyetli değillerse de, Klaus Schmidt’in Göbekli Tepede bulup altına “işlevinin ne olduğu bilinmeyen kireçtaşından yapılma halka” diye not düştüğü resimdeki halkanın işlevini buldum. Bu halkadan ufka bakıp gelecek için kehanette bulunan şamanların işi zordu. Ama artık onlar için gelecek zaman, benim için geçmiş zamandır. Onların baktığı noktadan halkaya yaklaşıp ufukta gördüğüm şey, tahmin etmem gereken gelecek değil, anlamam gereken geçmişe dönüşmüştür. Basit bir kuantum sıçraması yani.

Bu kireçtaşı halkadan bakarak, Göbekli Tepe sonrasından bugüne kadar olup bitenleri, medeniyetleri ve paradigmalarını anlatmak için tek bir cümle kurulsa bu cümle ne olurdu diye düşünürken, aradığım cümle bir “fetva” olarak karşıma çıktı: “Doğru söylemek caiz değildir.”

Bana göre bu cümle, çok istisnai durumlar dışında Göbekli Tepe sonrası, özellikle de günümüz medeniyetlerinin muhtevasının bir özetidir. Doğru olmanın ve doğru söylemenin günah sayıldığı bir çağdayız.

Nutuktan ibaret kalan iyilik, güzellik, sevgi, dürüstlük, cömertlik, haysiyet gibi şeylerin hepsinin hakikati Göbekli Tepededir. Bize sadece ifadeleri kaldı. Göbekli Tepe hakikatin perdesiz tecrübe edildiği saf ve dolaysız halidir, adına medeniyet denilen hepsi de birbirinden tehlikeli yalanlar hileler savaşlar kıyımlar ve yıkımlar manzumesi değil. Göbekli Tepe İdris’in İlyas halidir. Ceddimiz ne vakit Göbekli Tepenin mabetlerini toprağa gömüp orayı terketti, hakikati de terk etmiş oldu. Oniki bin yıldır yaptığımız şey kendi tabiatımızın hakikatinden uzaklaşmak, somut olanın yerine soyut idealler, yanılgılar yerleştirmek ve adına medeniyet dediğimiz damıtılmış yalanlar ve hileler yüceltmek olmuştur. Bu da bir tek cümlede özetlenir hale gelmiştir; Doğruyu söylemek caiz değildir!

 

Konuyla ilgili diğer bölümler: 1 – 2 – 3 – 4 – 5 – 6 – 7 – 89

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları