Eskiden Tanrıların İşi Daha Zormuş


Doğrusu, bu tepetaklak gidişata ne zaman “takdiri ilahi” deyip Rabbi hatırlayacağımızı merak ediyordum; Zamanı gelmişti çünkü. Nitekim bugün öğrendim ki, Rabbimiz tekrar bizi denemeye karar vermiş.

İşler yolunda gidince her şeyi biz yapmış oluyoruz, biz başardık diye övünüyoruz. İşler ters gitmeye başlarsa önce, içerdeki ve dışardaki hainleri, bize düşman yedi düveli suçlarız. Bu da yetmeyince kötü giden her şeyi Rabbimizin kucağına bırakıyoruz.

Ancak eski topluluklarda suçu tanrının üstüne atmanın yıkıcı sonuçları olurmuş. ‘Tarihte Neler Oldu’ kitabının yazarı Gordon Childe şöyle der; İnsan topluluklarının “yalnız ekmekle yaşayamayacakları” açıktır. Fakat eğer, “Tanrının ağzından çıkan her söz”, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak, bu sözleri kutsal bulan toplumun gelişmesine ve biyolojik ve ekonomik refahını artırmaya yaramazsa, o toplum eninde sonunda Tanrısıyla birlikte yok olur.

Tanrıyı sorumlu tutma eğiliminin epey bir geçmişi var; Tanrılar semaya hicret etti ama yine de insanların ithamlarından, olur olmaz her şeyden insanlar tarafından sorumlu tutulup suçlanmaktan kurtulamıyorlar. Buna rağmen tanrıların işi eskiden daha zormuş.

Avcı toplayıcılıktan yerleşik tarıma geçince, insanlar yağmurların peşinde gitmeyi bırakıp, yerleştikleri yerde yağmuru bekler oldular.

Ancak işler her zaman umulduğu gibi gitmeyince yüzlerini tanrılara çevirdiler. Tanrı dediğin böyle zor durumlar için lazım zaten. Dolayısıyla insanlar tanrılardan, mevsimi gelince yağmuru yağdırmasını, güneşi açtırmasını, ürünü olgunlaştırmasını bekler oldular.

Ancak tanrıları desteği için ona yakarmak yetmiyor, onu mutlu edip gönlünü alacak bir şeyler de yapmak gerekiyordu.

Antik Mezopotamya ve Mısırda bira üretimi yazılı tarihin başlarına kadar gider. Gordon Childe, daha o tarihlerde, en eski Sümer tanrılarını büyük iyilikler yapmaya elverişli duruma getirmek için onlara bira ikram edildiğini söyler. Sarhoşun keyfi yerine gelince cömertliği tutar diye.

Bazen de tanrıları zorlamak gerekiyor. Türkçeye Altın Dal adıyla çevrilen kitabında James G. Frazer; Çin’de yağmur tanrısını temsil eden bir ejder, törenle çevrede gezdirilir, ama bunun sonucunda yağmur gelmezse, ejdere sövülür ve parça parça edilirdi der.

Afrika’da yağmur yağdırmayan tanrılar tarlalarda tozlu yollarda yerlerde sürüklenir, yağmur yağıncaya kadar hakaretlerin her çeşidine maruz kalırdı.

Bazen de tanrıyı yakarışlarla, ziyaretlerle, sık sık kapısını çalmakla harekete mecbur bırakmak gerekir. Onu keyfini bozmalı ki sinirlenip ağzını açsın, öfkeli bağırışlarıyla saçtığı tükürükler tarlalara yağmur olarak yağsın.

Kimi durumda tanrıyı kızdırmak yerine, ona kendimize acındırmak daha çok fayda sağlayabilir; Tarlalar susuzluktan kavrulurken, tarladaki üründe ortağımız olan kuşlardan, börtü böcekten en alımlısını öldürüp kanlı leşini tarlaya bırakmak gibi. Gökler kuşun ölümüne ağlayınca gözyaşları yağmur olarak düşer.

Atlantik Okyanusundaki adalarda yaşayanlar, kuraklık durumunda tanrının yüreğini yumuşatmak için açık bir alanda kuzuları analarından ayırarak, tanrının kuzulara acıyarak analara bol ot için yağmur yağdırmasını beklermiş.

Putperest Araplar, tanrıyı korkutma ve tehdit yönteminin daha etkili olduğunu düşünüyor olmalılar ki, kuraklık zamanlarında susuzluktan kırılmakta olan sığırların kuyruğuna tutuşturulmuş çalı bağlayıp, dağlara doğru sürerlermiş. Alevler içindeki sürülerin yaklaşmasıyla korkuya kapılan tanrı alevleri söndürmek için yağmur yağdırmak zorunda kalırmış.

Markiz Adalarında, her bir adanın, tanrılığı soydan gelen bir veya iki tanrısı olurmuş. Bunlar isterlerse bol ürün sağlar, isterse adalıları kuraklıkla terbiye ederler, hastalık ve ölüm getirirlermiş. Bunların gazabından korunmak için istedikleri kişileri onlara kurban ederlermiş. Tıpkı bugün din ırk ve devlet adına insanların çocuklarını savaşlara kurban olarak göndermesi gibi.

Tanrıyla topluluk arasındaki aracılara epey iş düşüyormuş ve kimilerini tanrının gazabından koruyabiliyorlarmış. Bizim şimdiki ünlü tarikat şeyhlerinin, kendilerine hizmet eden müminleri, kayırılması gereken kişiler listesi olarak Allah’a sunmaları gibi.

Afrika’da havalar iyi gittiği sürece tanrılarını tahıl ve sığır hediyelerine boğarlar. Fakat uzun kuraklık ya da yağmur ürünü bozma tehlikesi gösterince, havalar düzelinceye kadar tanrının canı çıkana kadar döver, aşağılarlar.

Tanrılığın babadan oğula geçtiği kimi yerlerde, işler yolunda gittiğinde yüceltilen, hediye ve kurbanlar sunulan tanrıyı, kötü gidişatla baş edemezse öldüresiye döverlermiş.

Dövülerek felç edilen Baba tanrının gidici olduğunu ve tanrılık sırasının kendisine geldiğini gören oğul da çareyi kaçmakta bulacaktır elbet.

Sizce, tanrıyı öldürmeye kalkmak dışında, İlah anlayışı, Tanrıya yüklenen rol ile Tanrıdan beklentiler bakımından, tarikatı ve cemaatiyle, şeyhi ve çobanıyla, çiftçisi ve üniversitelisiyle yöneteni ve yönetileniyle bizim, misal verilen bu topluluklardaki anlayış ve beklentilerden farkımız ne?

M. Şirin ÖZTÜRK
Latest posts by M. Şirin ÖZTÜRK (see all)